BÖLÜM 3: KORUYUŞ

08 Mayıs 2026

BÖLÜM 3: KORUYUŞ "Bazen birini korumak, kendi kaleni terk etmektir."

Dışarı çıktıklarında bahçede tatlı bir rüzgâr esiyordu. Ağaçların dalları hafifçe sallanıyor, yapraklar toprağın üzerine dalgalı gölgeler düşürüyordu. Hava, beklenmedik şekilde güzeldi.

 

Sayra, bahçedeki bir bankı işaret ederek, “Şuraya oturalım mı?” diye sordu.

 

Umay otururken çantasını yanına koydu, ellerini çantasına götürdü. Aslında içinde aradığı bir şey yoktu. Ama bir şeylerle meşgulmüş gibi yapmak, içindeki karmaşadan daha kolay geliyordu.

 Mehram gözleriyle etrafı süzdü. O sesi… Kalbine huzur veren, her şeyin yolunda olduğunu hissettiren o sesi artık duymuyordu. Ne de ondan bir iz bulabilmişti. İçindeki huzursuzluk giderek büyürken, gözleri refleksi olarak hareketli bir noktaya kaydı.

 

Yan bankta oturan iki kız hararetli bir şekilde konuşuyordu. Mehram, onların arasındaki gerginliği hemen fark etti. Tam o anda, okuldan biri yanlarına yaklaşıp kızlardan birine küçük bir kâğıt parçası uzattı.

 

Kâğıdı alan kız önce göz gezdirdi, sonra bir anda yüzü öfkeyle kasıldı. Parmağıyla kâğıdın üzerindeki satırları sıkıca kavradı, sanki onu buruşturup atmak istermiş gibi. Nefesi hızlandı, sinirle mırıldandı:

 

“Bana neden notlar gönderiyor ya? Görüşmek istemiyorum onunla! Neden anlamıyor?”

 

Yanındaki arkadaşı gözlerini devirdi ve sabırsızca, “Git şunun ağzının payını ver artık! Bu kadarı fazla,” dedi.

 

Bu sırada, notu getiren çocuk hafifçe arkasına yaslandı, umursamaz bir ifadeyle kollarını kavuşturdu. Olayın devamını bekleyen biri gibi gözüküyordu ama sonra başını yana eğip kısa bir cümle fısıldadı:

 

“Arka bahçede seni bekliyor.”

 

Ve hiçbir şey olmamış gibi uzaklaştı.

 

O ana kadar sadece dinleyen kız bir anda yerinden fırladı. Yumrukları sıkılmış, nefesi düzensizleşmişti. Gözleri öfkeyle kıvılcımlar saçıyordu. Kararlı adımlarla ilerlemeye başladığında, etrafındaki herkes gerilimli bir şeyler olacağını sezmiş gibiydi.

 

Mehram’ın bakışları giderek ciddileşirken, Umay onun gözlerinin bir noktaya kilitlendiğini fark etti. O da istemsizce başını çevirerek Mehram’ın baktığı yere odaklandı.

Mehram, gözlerini kıstı, kaşlarını hafifçe çatarak mırıldandı: “Bu işte bir gariplik var.”

 

Sonra aniden yerinden kalktı.

 

Umay, onun hızla hareketlenmesine şaşkınlıkla karşılık verdi ve kolundan tuttu. “Nereye Mehram? Otur Allah aşkına, bak kahveler geldi. Karışma sen bu işe, lütfen.”

 

Mehram, Umay’ın sözlerini duymamış gibi davranarak hızla ilerlemeye devam etti. Umay bir an duraksadı, ama içindeki huzursuzluk onu yerinde tutmaya yetmedi. Derin bir nefes alıp, “Of Mehram, bekle!” diye homurdanarak arkasından gitti.

 

Bu sırada Aral ve Sayra, Umay’ın apar topar kalktığını görünce şaşkınca bakakaldılar. Aral gözlerini kısarak sordu: “Nereye gençler? Hayırdır?”

 

Umay, aceleyle arkasına bakmadan, “Siz kahveleri için, biz hemen geliyoruz,” diyerek uzaklaştı.

 

Aral, Sayra’ya döndü. “Ne oldu bunlara?”

 

Sayra omuzlarını silkti, hiç anlamadığı belliydi. “Bilmiyorum ki,” diyerek kahvesinden bir yudum aldı.

Mehram, okulun arka tarafındaki duvarın köşesine sessizce yaslandı. Gözleri, az ileride duran kızı ve karşısındaki çocuğu dikkatle izliyordu. O sırada Umay da nefes nefese yanına vardı.

 

Mehram, ona dönerek kaşlarını kaldırdı. “Senin burada ne işin var, Umay?”

 

Umay gözlerini devirdi. “Seni yalnız bırakamazdım, Mehram. Bu delilik.”

 

Mehram, Umay’a sus işareti yaparak fısıldadı: “Şşş! Neler oluyor, bir bakalım.”

 

İkisi de sessizce duvarın arkasına saklandı ve konuşmalara kulak kabarttı.

 

Kızın sesi aniden yükseldi: “Bana notlar gönderip duruyorsun, sürekli karşıma çıkıyorsun! Bu saçmalık, bu bildiğin zorbalık!”

 

Tam o anda, öfkeli bir erkek sesi duyuldu: “Seni seviyorum, ne yapayım, Eflal!”

 

Bu sesi tanıyordum. Daha önce de karşılaşmıştım onunla. Masamıza bir eşkıya edasıyla dalan, gözü dönmüş, çete lideri gibi ortalıkta dolaşan o çocuktu. “Alaca”.

 

Eflal ’in sesi sinirliydi ama benim dikkatimi çeken başka bir şey vardı. O gün, otururken dinlediğim ses tonu hoşuma gitmişti. O zamandan beri farkında olmadan onun sesini daha çok dinler olmuştum. Eflal ‘in ses tonu gibiydi.

 

Ama bu Alaca… Sürekli bir olayın içinde karşıma çıkıyordu. Onun derdi neydi?

 Eflal, sinirle geri çekildi ve gözleri öfkeyle parladı. “Ama ben seni sevmiyorum, Alaca! Aramızdaki fark da tam olarak bu! Seninki sevgi değil, takıntı!”

 

Alaca, başını hafif yana eğip alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi. “Takıntılık da istersen, sevgi de istersen saçmalık. Müzik yarışmasına katılacaksın, öyle mi? Peki, kiminle?” dedi ve aniden Eflal ‘in kolunu sıktı.

 

Eflal hızla kolunu çekmeye çalışarak öfkeyle karşılık verdi. “Kiminle istersem onunla katılırım! Bu seni ilgilendirmez! Bırak kolumu!”

 

Bu sahne, Mehram’ın sabrını taşıran son damla olmuştu. Öfkeyle elini duvara vurdu. Yanında duran Umay’la göz göze geldi.

 

Umay, endişeyle Mehram’ın kolunu tuttu. “Hadi gidelim, Mehram. Okul yönetimine bildirmek daha doğru olur.”

 

Ama Mehram çoktan kararını vermişti. Umay’ın sözünü bile duymadan ileri atıldı ve sert bir sesle bağırdı: “Bırak lan kızın kolunu!”

 

Alaca, kaşlarını çattı ve yavaşça Mehram’a döndü. Onu süzdü, gözleri hafif kısıldı. Sonra sinsi bir gülümsemeyle konuştu: “Sen niye karışıyorsun oğlum? Bir dakika dur… Seni bir yerden tanıyorum.”

 

Bir anda gözleri aydınlandı ve alaycı bir kahkaha attı. “Tabii ya! O gün yine kavganın ortasına burnunu sokan lavuk değil misin?”

 

Mehram, gözünü kırpmadan ileri bir adım attı. “Lavuk değil, Mehram diyeceksin.”

 

“Kızın kolunu bırak.”

 

Alaca, dişlerini sıktı ve sesi yükseldi: “Ya sen kimsin be? Sanane? Git işine!”

 

Olayın büyümesiyle Eflal, panikle arkasına bir adım attı. Ellerini karnında birleştirip olan biteni şaşkınlıkla izliyordu. Bir an titrediğini fark etti. Umay, bir yandan Mehram’ı tutmaya çalışırken, sesi titreyerek fısıldadı:

 

“Sakın bir delilik yapma, Mehram. Hadi gidelim buradan.”

 

Ama çok geçti.

 

Mehram, hafifçe başını yana eğerek, net bir sesle konuştu: “Ben müzik yarışmasına Eflal’le katılıyorum. Kim olduğumu öğrendin, sanırım.”

 

Bu söz, Alaca’nın öfkesini bıçak gibi kesti. O an gözleri karardı. Yumruğunu sıktı, sinirle Mehram’ın üzerine yürüdü ve ilk yumruğu savurdu. Mehram ani bir refleksle yana çekildi, ama kavga başlamıştı.

 

Bir anda ortalık karıştı. Kalabalık başlarına üşüştü, herkes kavgayı ayırmaya çalışıyordu. Derken, Aral ve Sayra hızla olay yerine koştu. Sayra’nın sesi endişeyle yankılandı:

 

“Ne oluyor burada?”

 

Kalabalığın içinde arbede devam ederken, birkaç öğrenci araya girip Mehram ve Alaca’yı ayırmaya çalıştı. Birkaç dakika sonra nihayet kavgayı durdurdular. Alaca, arkadaşlarının yardımıyla geri çekilirken, elinin tersiyle burnundan akan kanı sildi. Sonra sert bir bakışla Mehram’a döndü.

 

“Bu iş burada bitmedi, Mehram! Seninle sonra hesaplaşacağız!” diye bağırdı.

 

Mehram, hiçbir tereddüt göstermeden, soğukkanlı bir ifadeyle cevap verdi:

 

“Ne zaman istersen. Ben buradayım.”

 

Kalabalık yavaş yavaş dağılırken, geride kalan tek şey, havada asılı kalan gerginlikti.

Olayın ardından bahçede kalanlar hâlâ şaşkınlık içindeydi. Kavga bitmişti ama geride bıraktığı gergin hava kolay dağılacağa benzemiyordu.

 

Mehram, nefesini düzenlemeye çalışarak olduğu yerde dikiliyordu. Yumruklarını sıkmış, hâlâ tetikte gibiydi. Umay ise yanına yaklaşıp koluna dokundu.

 

“İyi misin?” diye sordu fısıltıyla.

 

Mehram gözlerini kısmış, uzaklaşan Alaca’yı izliyordu. Derin bir nefes aldı, sonra başını Umay’a çevirdi. “İyiyim.” Ama sesi, içindeki öfkenin hâlâ geçmediğini belli ediyordu.

 

O sırada Aral, hızlı adımlarla yanlarına geldi. “Ne oluyor burada? Bir geldik, kavganın ortasına düştük!”

 

Sayra da nefes nefese yetişmişti. “Okulda dövüş kulübü mü açıldı da haberimiz yok?” diye sitem etti.

 

Umay, olanları anlatmak için ağzını açtı ama Eflal ‘in titreyen sesi onu böldü.

 

“Teşekkür ederim.”

 

Bütün gözler Eflal’e çevrildi. Kız, hâlâ gergin görünüyordu ama gözlerinde bir rahatlama vardı. Mehram’a bakarak, “Gerçekten… Teşekkür ederim,” dedi.

 

Mehram, kısa bir an kıza baktı, sonra hafifçe başını salladı. “Önemli değil.”

 

Ama Umay, onun gözlerindeki hafif yumuşamayı fark etmişti. Daha önce görmediği bir ifadeydi bu. İçindeki garip hisleri bastırmaya çalışırken, kendini suçladı. Neden böyle hissediyorum?

 

Alaca’nın arkadaşları onu uzaklaştırmıştı ama bu işin burada bitmeyeceği belliydi. Umay, içindeki huzursuzluğu atamıyordu. Aral ile Sayra da durumun ciddiyetini fark etmişti.

 

Aral, Mehram’a dönüp kaşlarını kaldırdı. “Peki, şimdi ne yapıyoruz kahraman?”

 

Mehram, gözlerini hâlâ boşlukta bir noktaya dikmişti. Sonra yavaşça gülümsedi.

 

“Beni müzik yarışması bekliyor.”

 

O anda Umay’ın kalbi hızlı attı. Nedensizce.

 Olayın üzerinden birkaç gün geçmişti ama yankıları hâlâ devam ediyordu. Okulda herkes o günkü kavgadan, Alaca’nın delirmiş gibi saldırmasından ve Mehram’ın ona karşı duruşundan bahsediyordu. Ama en çok konuşulan şey, Mehram’ın Eflal’le müzik yarışmasına katılacağını söylemesiydi.

 

Koridorda yürüyen Umay, etraftaki fısıldaşmaları duydukça içindeki tuhaf sıkıntıyı bastırmaya çalışıyordu. Konu her açıldığında kendini huzursuz hissediyordu ama nedenini kendine bile itiraf edemiyordu.

 

"Neden böyle hissediyorum?"

 

Yanından geçen birkaç kız, heyecanla konuşuyordu.

 

“Mehram çok havalıydı değil mi?”

“Eflal’le sahneye çıkacakmış… Acaba aralarında bir şey var mı?”

“Bilmiyorum ama çok yakışıyorlar.”

 

Umay istemsizce adımlarını yavaşlattı. Boğazında garip bir düğüm oluştu. O sırada Sayra, hızla yanına gelip koluna girdi.

 

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu, sanki Umay’ın aklından geçenleri okumuş gibi.

 

Umay, başını iki yana sallayarak gülümsedi. “Hiç… Bir şey düşünmüyorum.”

 

Ama Sayra’nın kaşları kalkmıştı. “Öyle mi?” dedi alaycı bir sesle. “O zaman neden suratın beş karış?”

 

Umay, kaçamak bir bakışla önüne döndü. “Sadece… Alaca boş durmayacak gibi hissediyorum.”

 

Sayra, gözlerini kıstı. “Alaca mı? Yoksa başkası mı seni düşündüren?”

 

Umay duraksadı. İçinde bir şeyler hareket etti ama bunu Sayra’ya bile söyleyemezdi.

 

"Ben… Sadece Mehram’ın başını belaya sokmasını istemiyorum."

 

Ama içten içe bunun sadece bir bahane olduğunu biliyordu.

 

Alaca ise o gün yaşadığı aşağılanmayı hâlâ sindiremiyordu. Yumruğunu sıktı, gözleri öfkeyle parladı. Mehram. O herif kimdi? Nereden çıkmıştı? Neden sürekli karşısına dikiliyordu?

 

Telefonunu cebinden çıkarıp hızlıca birkaç numara çevirdi. Birkaç saniye içinde aradığı kişi açtı.

 

“Ne oldu Alaca?”

 

“Bir işim var. Şu Mehram dedikleri adam hakkında her şeyi öğrenmek istiyorum. Nereden gelmiş, kimin nesi, kimlerle bağlantılı? Onun hakkında en ufak detayı bile bana getirin.”

 

Telefondaki ses, kısa bir sessizliğin ardından sırıtarak cevap verdi. “Demek biri canını sıktı?”

 

“Fazlasıyla.”

 

“Tamam. Öğreneceklerimiz seni tatmin edecek, merak etme.”

 

Alaca telefonu kapattığında yüzünde sinsice bir gülümseme vardı. İçinde bir his vardı—bu işin sonunda, Mehram’ın geçmişinde onu zayıf kılacak bir şeyler bulacağına emindi.

 

"Kim olduğunu öğrenelim bakalım, kahraman Mehram."

Günler hızla ilerlerken Mehram ve arkadaşları olayların şokunu atlatmış bir şekilde okuldaki derslere dört elle sarılmışlardı. Hem sınav haftası yaklaşmıştı hem de müzik yarışmasına katılacak olan Eflal’le Mehram henüz bir çalışma oluşturmamıştı.

Umay, elindeki kalemi çevirerek dersi dinliyordu. Öğrenciler konuşuyor, öğretmen anlatıyordu ama kendi zihni başka bir şeyle meşguldü.

 

Arka sıralardan gelen alçak sesli konuşmalar dikkatini çekti. Başta önemsemedi. Öğrenciler her zaman bir şeyler fısıldaşırdı. Ama sonra duyduğu isim, düşüncelerini tamamen dağıttı.

 

“Mehram, Eflâl’e ne kadar yardımcı oluyor fark ettin mi?”

 

Umay’ın parmakları, elindeki kalemin etrafında biraz daha sıkılaştı.

 

“Bence Eflâl de ona güveniyor artık,” dedi biri.

 

“Öyle mi diyorsun?”

 

“Kesinlikle. Bir de nasıl bakıyor ona gördün mü?”

 

Bir çıt sesi duyuldu.

Umay farkına bile varmadan elindeki kalemi kırmıştı.

 

Sınıf bir an için sustu, birkaç öğrenci başını çevirdi ama kimse gerçekten bir şeyin farkında değil gibiydi. O da hemen toparlandı, kaleminin kırılan parçalarını avcuna aldı ve ifadesini bozmadan önüne baktı.

 

Ama gözleri istemsizce Mehram’ı aradı.

 

O ise hiçbir şey olmamış gibi dersi dinliyordu. Umay bir şey hissettiğini belli etmiş miydi? Yoksa farkında mıydı?

 

Kendi iç sesiyle savaşırken, dışarıdan tamamen sakindi. Ama avcundaki kırık kalem, içindeki fırtınayı ele veriyordu.

 

Zil çaldığında Umay, derin bir nefes aldı. Ders boyunca ne öğretmenin anlattıklarını tam olarak dinleyebilmişti ne de aklındaki düşünceleri susturabilmişti. Elindeki kırık kalemi fark ettirmeden çantasına attı ve toparlanmaya başladı.

 

Arkasından gelen adımları duyunca hafifçe başını çevirdi. Sayra ona yaklaşmıştı, yüzünde her zamanki enerjik gülümsemesiyle.

 

"Hadi toparlandın mı, Umay? Aral’la Mehram kapıda bizi bekliyor. Temiz hava iyi gelir."

 

Umay, hafifçe başını salladı ama içinden geçen düşünceleri bastırmakta zorlanıyordu. Sayra'nın koluna girip onu kapıya doğru sürüklemesine izin verdi.

 

Koridorda yürürken gözleri farkında olmadan Mehram’ı aradı.

 

Bunu yaptığını kendine bile itiraf etmek istemiyordu ama yine de gözleri onun olduğu köşeye kaydı. Oradaydı. Aral'la konuşuyor ama dikkatini her zamanki gibi dağıtmış gibi görünüyordu.

 

Hep birlikte okulun kapısından çıkarken, Mehram bir an duraksayıp ona döndü.

 

"Bugün suskunluğun üstünde. Bir şey yok, değil mi, Umay?"

 

Umay, içindeki o rahatsız edici dalgalanmayı hızla savuşturmak istercesine yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirdi. Omuzlarını silkerek başını iki yana salladı.

 

"Yok ya, çimen göz. Dün çok geç uyudum, şimdi açılırım."

 

Mehram, ona kısa bir bakış attı. Ardından yanındakilere dönüp rahat bir ifadeyle, "O zaman kahveler benden. Bahçeye çıkın, hemen geliyorum," diyerek kantine yöneldi.

 

Umay, onun arkasından farkında olmadan gözlerini kıstı. Ne gerek vardı şimdi kahve almaya? O sırada içinden geçen garip hisse bir anlam veremiyordu.

 

Sayra bir anda koluna girerek hafifçe salladı.

 

"Hadi ama uyanmalısın artık! Eski enerjini özledim."

 

Umay, hafif bir kahkaha atarak başını iki yana salladı. "Sayra, emin ol iyiyim."

 

Öyle mi? Emin miydi gerçekten?

 

Kendi düşünceleriyle savaşırken, bahçeye doğru ilerlediler. Bahçe her zamanki gibi kalabalıktı. Gözleri hızla etrafı taradı ve boş bir kamelya bulduklarında oraya yöneldiler.

 

Masaya yerleştiklerinde Umay, gözlerini kaçırarak saçlarını düzeltti. Dikkatini başka şeylere vermeye çalıştı ama içinde garip bir huzursuzluk vardı. Bunu reddetmeye çalışmak, alevi söndürmeye çalışan biri gibi hissettiriyordu.

 

Tam o sırada Sayra hafifçe başını kaldırıp bir yöne baktı.

 

"Şuna bak," dedi alçak bir sesle.

 

Umay, neye baktığını görmek için başını çevirdi.

 

Mehram, ellerinde kahvelerle kantinden çıkmıştı ama bir şey olmuştu—adımları yavaşlamış, yüzündeki ifade değişmişti.

 

Gözleri bir noktaya takılmıştı.

 

Umay, farkında olmadan nefesini tuttu. Sayra’nın bakışını takip ederek o noktaya odaklandığında, midesine görünmez bir yumruk yemiş gibi hissetti.

 

Eflâl.

 

Sessizce bir kamelyada oturuyordu. Kitabına dalmış gibiydi ama onun farkında olup olmadığını anlamak zordu. Mehram’ın ise farkında olduğu çok açıktı.

 

Umay, içindeki huzursuzluğu mantıklı bir açıklamaya oturtmaya çalıştı ama başaramadı. Çünkü Mehram’ın bakışındaki şeyi tanıyordu.

 

Tanıdığı bir his, belki de tanımak istemediği bir şeydi.

 

Ama en çok da fark ettiği şey şu oldu:

 

Mehram o sesine âşık olduğu ama henüz bulup tanışamadığı o kızın oturduğu kamelyaya Eflal ‘in oturduğunu gördü. İçi bir tuhaf olmuştu Mehram’ın. Duyguları karışan Mehram ne düşüneceğini bilmiyordu. Mehram, Eflal’le bakışırken Umay’ın Afrodit sesli kızın Eflal ‘in çıkmasından çok korktuğunu kalbinde hissetmişti

 Bir süredir aradığı, sesini defalarca duyup ama yüzünü tam olarak göremediği o kız… O muydu gerçekten?

 

Bunu düşündükçe içindeki tuhaf his giderek büyüyordu. Karşısında oturan kişi Eflâl olamazdı, değil mi? O kadar zamandır arayıp bulamamışken… Bu kadar basit olmamalıydı.

 

Ama içindeki ses aksini söylüyordu.

 

Kendi düşüncelerine dalmışken Sayra’nın sesi onu aniden geri çekti. "Mehram, kahveler soğuyacak," diyerek ona göz kırptı.

 

Mehram, kendini toparlayıp Umay ve diğerlerine kahveleri dağıttı. Ama aklı başka bir yerdeydi.

 

Bir süre masada oturup sohbet ettiler. Ama ne Umay, ne de Mehram tam olarak konuşmalara odaklanıyordu. Umay, arada bir fark ettirmeden Mehram’a bakıyordu. Mehram ise göz ucuyla sürekli Eflâl ’in olduğu masaya kayıyordu.

 

Bir noktada, dayanamadı.

 

Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, masasındakilere kısa bir bakış atarak, "Birazdan gelirim," dedi ve elindeki bardağı bırakıp yerinden kalktı.

 

Doğrudan Eflâl ‘in oturduğu kamelyaya yöneldi.

 

Umay’ın elindeki kahve bardağı aniden daha sıkı kavrandı.

 

Mehram, Eflâl ‘in masasının önünde durduğunda, Eflâl başını kaldırıp ona baktı. Şaşırmış gibiydi ama ifadesi çabuk toparlandı.

 

"Mehram?"

 

Mehram, gözlerini kısmış, onu tartıyormuş gibi bakıyordu.

 

"Sen…" diye başladı, sesi her zamanki gibi sakindi ama içinde gizli bir gerilim vardı. "Bana bir şey söyle. Sahiden… Seni hiç daha önce görmedim mi?"

 

Eflâl ‘in yüzünde kısa bir tereddüt belirdi. Ardından hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme belirsizdi.

 

"Neden sordun?"

 

Mehram gözlerini kısmaya devam etti. Bunu ona doğrudan sormak istiyordu ama kelimeler boğazında düğümlenmişti.

 

"Sesin," dedi sonunda. "Bana birini hatırlatıyor."

Eflâl ‘in eli masanın yüzeyinde hafifçe kıpırdadı. Ama sonra çenesini hafifçe kaldırarak gözlerini kaçırmadan konuştu:

 

"Öyle mi? Kim olduğunu merak ettim."

 

Mehram bir adım geri çekildi. Onu analiz etmeye çalışıyordu.

 

Birkaç saniye süren sessizlik… Bahçedeki diğer seslerin arasında kayboldu.

 

Sonunda, Mehram başını hafifçe eğdi ve gülümsedi. Ama bu gülümsemede hafif bir meydan okuma vardı.

 

"Öğreneceğim," dedi, sesi alçaktı ama kesindi.

 

Ve tam o an, Umay’ın göğsünde, adını koyamadığı bir şey çatırdadı.

 

Mehram’ın "Öğreneceğim," deyişi havada asılı kalırken, Eflâl ‘in yüzündeki gülümseme belli belirsiz soldu. Ama bir şey söylemedi.

 

Mehram bir an daha orada durdu, cevap bekler gibi, Eflâl ‘in bakışlarında bir şey arıyormuş gibi. Sonra, küçük bir baş hareketiyle geri çekildi ve hiçbir şey olmamış gibi masasına döndü.

 

Ama hiçbir şey olmamış gibi değildi.

 

Umay bunu hissediyordu.

 

Mehram masaya geri dönerken, Umay elinde tuttuğu kahve bardağını farkında olmadan sıktığını fark etti. Parmaklarını gevşetip derin bir nefes aldı ama içindeki huzursuzluğu bastıramıyordu.

 

Sayra hemen atıldı. "Ne yaptın bakalım, gizemli adam? Eflâl ‘in yanına gidip büyük bir keşif mi yaptın?"

 

Mehram umursamaz bir ifadeyle omuz silkti. "Yok, sadece konuşuyorduk."

 

Ama Umay, onun umursamaz gibi davranmasına rağmen içten içe bir şeyler düşündüğünü görebiliyordu. Çünkü o da aynı şeyi yapıyordu.

 

Aral, kahvesinden bir yudum alıp kaşlarını kaldırdı. "Eflâl’le mi? Hayırdır, bir mesele mi var?"

 

Mehram, hafif bir gülümsemeyle başını iki yana salladı. "Sadece merak ettim."

 

Merak.

 

Umay’ın içinde bir şey titredi. Mehram’ın Eflâl’e duyduğu bu merak neden ona bu kadar batıyordu?

 

Sayra kıkırdayarak Umay’ın omzuna hafifçe vurdu. "Sen ne diyorsun bu işe, Umay?"

 

Umay irkildi. "Ne?"

 

Sayra gözlerini kısarak ona baktı. "Dalıp gittin. Aklın nerede?"

 

Umay hızla toparlanıp kahvesinden bir yudum aldı. "Hiçbir şey, sadece düşündüm."

 

Ama kimse onun ne düşündüğünü bilmiyordu.

 

Ve o da düşüncelerinden kaçamayacağını biliyordu.

 

Tam o sırada, Eflâl masalarına yaklaştı.

 

"Ben de yarışma hakkında konuşmak için gelmiştim," dedi, sesi her zamanki gibi sakindi ama gözleri kısa bir an Mehram ’la buluştu.

 

Bu bakışmayı gören sadece Umay’dı.

 

Ve o an anladı.

 

Bu işin sonunda bir şeyler değişecekti.

 

Ama değişecek şeyin ne olduğunu bilmemek, onu daha çok korkutuyordu.

 

Eflâl, masaya oturduğunda, hava aniden değişti.

 

Sayra konuşmayı sürdürüyor, Aral bir şeyler anlatıyordu ama Umay için her şey arka planda kalmış gibiydi. Gözleri farkında olmadan Eflâl ile Mehram’a kaydı.

 

Mehram, kahvesini alıp geriye yaslandı. Yüzünde her zamanki gibi rahat bir ifade vardı ama Umay onun aslında ne kadar dikkatli olduğunu biliyordu. O her zaman dikkatliydi.

 

Eflâl, kısa bir sessizliğin ardından, "Bu yarışma hakkında konuşmak istiyorum," dedi ve sesi beklediğinden biraz daha yumuşaktı.

 

Mehram, kaşlarını hafifçe kaldırarak ona döndü. "Evet, konuşalım."

 

Eflâl, dudaklarını ısırıp kısa bir tereddüt yaşadı. Sonra, gözlerini kaçırmadan sordu:

 

"Gerçekten ciddi misin? Yoksa… Alaca’nın karşısında beni korumak için mi söyledin?"

 

Bu cümle masadaki herkesi susturdu.

 

Sayra gözlerini kırpıştırarak onlara döndü, Aral kaşlarını kaldırdı. Umay ise elinde tuttuğu kahve bardağını farkında olmadan daha sıkı kavradı.

 

Mehram, kahvesinden bir yudum aldı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Ama bu gülümseme, cevap verip vermemek arasında kalan birinin gülümsemesiydi.

 

"Bunu gerçekten merak mı ediyorsun?"

 

Eflâl, onun doğrudan gözlerinin içine bakamadı. Hafifçe başını eğdi, parmakları masasının kenarında küçük daireler çizmeye başladı. "Bilmek istiyorum," dedi sessizce.

 

Mehram, bir süre onu izledi. Umay, bu bakışın bir anlamı olduğunu hissediyordu.

 

Sonunda, Mehram hafifçe omuz silkti. "Bence hangisinin doğru olduğuna sen karar vermelisin."

 

Eflâl, kaşlarını çatıp ona baktı. "Kaçamak cevap verme."

 

Mehram hafifçe gülerek, "Ben hiç kaçamak cevap vermem," dedi ama gözlerindeki ifadeyle tam tersini söylüyordu.

 

Eflâl, bunu duyunca daha da gerildi. Ellerini masanın üzerine koydu, ama gözleri hâlâ biraz çekingen bakıyordu. "Yani?"

 

Mehram eğilip biraz daha ona yaklaştı. Sesini kısıp alaycı bir ifadeyle fısıldadı:

 

"Sence?"

 

Eflâl ‘in yüzü hafifçe kızardı. Bu tepkiyi Umay bile fark etti.

 

Umay’ın içinde bir şey sıkıştı. Bu sohbetin onu neden bu kadar rahatsız ettiğini bilmiyordu.

 

Belki de biliyordu…

 

Ama bunu kendine bile itiraf edecek cesareti yoktu.

 

Eflâl ‘in yanaklarına yayılan belli belirsiz kızarıklık, Mehram’ın bakışlarındaki oyunu daha da belirgin hale getirmişti.

 

Eflâl, gözlerini kaçırarak dudaklarını sıktı. "Sadece basit bir soru sordum," dedi, sesi normale dönmeye çalışıyordu ama belli ki içine düştüğü durumdan pek hoşnut değildi.

 

Mehram, dudaklarında tembelce bir gülümsemeyle kahvesinden bir yudum aldı. "Ve ben de sana bir cevap verdim," dedi sakince.

 

"Vermedin," diye atıldı Eflâl. "Sadece laf çevirdin."

 

Mehram eğleniyormuş gibi hafifçe başını yana eğdi. "O zaman sormayı denediğin şey aslında şu mu: Bu yarışmaya gerçekten katılmak istiyor muyum, yoksa sırf Alaca’nın gözü önünde seni korumak için mi bunu söyledim?"

 

Eflâl ‘in gözleri anlık bir tereddütle ona kaydı. "Evet," dedi fısıltı gibi bir sesle.

 

Mehram kısa bir an onu inceledi. Umay, onun böyle anlarda nasıl düşündüğünü biliyordu. Gözleri hep bir şeyleri tartıyor, analiz ediyordu. Ama bu sefer sanki bir şeyleri çözmek istemiyormuş gibi kaçamak davranıyordu.

 

Sonunda, göz kırpıp geriye yaslandı.

 

"Sebep ne olursa olsun, bu yarışmaya giriyorum. Sonuçta yeteneğimi göstermek için güzel bir fırsat, değil mi?"

 

Bu, aslında her şeyi söyleyen ama hiçbir şey açıklamayan bir cevaptı.

 

Eflâl ona kısa bir an daha baktı, sonra hafifçe iç çekti. "Bilmiyorum. Senden böyle bir şey beklemezdim."

 

Mehram, "İlginç," diye mırıldandı. "Benden ne beklediğini bilmek isterdim."

 

Eflâl bir şey söyleyecekti ama tam o sırada Sayra konuşmaya dâhil oldu. "Hadi ama! Konu ne olursa olsun, bu yarışma harika bir fırsat. Hepimiz destek olmalıyız."

 

Aral başını salladı. "Evet, sonuçta işin sonunda büyük bir sahnede olacaksınız."

 

Mehram, Eflâl ’den gözlerini ayırmadan "Kesinlikle," diye onayladı.

 

Umay, dişlerini sıktı. Bu sahnede Mehram ve Eflâl ‘in birlikte olması fikri… Nedense içini rahatsız ediyordu.

 

Belki de en kötüsü buydu.

Sohbet yarışmaya doğru kayınca, Eflâl yavaşça rahatlamış gibi görünse de, Mehram’ın gözlerindeki belli belirsiz alaycı parıltı hâlâ oradaydı.

 

"Yani," dedi Sayra, kahvesinden bir yudum alarak, "nasıl bir performans sergileyeceğinizi düşündünüz mü? Mehram, hangi enstrümanı çalacaksın?"

 

Mehram gözlerini kısarak gülümsedi. "Bu biraz sürpriz olsun."

 

Eflâl kaşlarını kaldırdı. "Senin bile hâlâ kesin bir planın yok, değil mi?"

 

Mehram hafifçe güldü. "Belki var, belki yok. Ama heyecanı kaçırmak istemem."

 

Umay farkında olmadan gözlerini devirdi. Bu adamın net bir cevap vermemesi artık gerçekten can sıkıcıydı.

 

Eflâl ona hafifçe yana eğildi, sesi alçaldı. "Eğer bunu sırf Alaca’nın gözünün içine bakarak yaptıysan, bilmek isterim. Çünkü eğer gerçekten istemiyorsan, ben tek başıma da yapabilirim."

 

Mehram, kahvesini masaya koydu ve ona doğru biraz daha yaklaştı. "Sana tek başına yapamayacağını mı söyledim?"

 

Eflâl anlık bir duraksamayla gözlerini kaçırdı. "Hayır ama—"

 

Mehram hafifçe başını yana eğdi, "Ama?"

 

Eflâl, yanaklarına yayılan hafif kızarıklığı saklamak istercesine gözlerini başka bir noktaya dikti. "Bilmiyorum, sadece net olmak istiyorum."

 

Mehram kısa bir sessizlikten sonra, "Bazı şeylerin net olmaması daha iyidir," diye mırıldandı.

 

Umay, bunu duyduğunda bir şeylerin içini sıkıştırdığını hissetti.

 

Bunun anlamı neydi? Mehram, neden hep bu kadar muğlaktı?

 

Eflâl, sessizleşti. Umay onun yan gözle Mehram’a baktığını fark etti. Kelimeler söylenmese bile, bazı hisler havada asılı kalıyordu.

 

Ve Umay, bu hislerden kaçamayacağını biliyordu.

Tam bu konuşmanın üstüne köşeyi döndüklerinde, ileride Alaca’nın bir grup arkadaşıyla birlikte durduğunu gördüler. Onları fark etmiş gibi görünmüyordu ama atmosfer bir anda gerginleşti.

 

Eflâl ’in yüzü sertleşti, adımları yavaşladı. Umay, onun elini istemsizce sıktığını fark etti.

 

Mehram, hiç hız kesmeden yürümeye devam etti. Ama gözlerindeki kararlılık çok netti.

 

Tam yanlarından geçerken, Alaca başını kaldırdı ve göz göze geldiler.

 

O an hava adeta buz kesti.

 

Alaca gülümsedi. O tehlikeli, kendinden emin gülümsemesiyle. “Ne tesadüf,” dedi, sesi alaycıydı. “Demek yarışma konusunda ciddisiniz?”

 

Mehram duraksamadan, “Sence?” diye karşılık verdi.

 

Alaca gözlerini hafifçe kıstı, sonra başını Eflâl’e çevirdi. “Bakalım gerçekten sahnede kalabilecek misin?”

 

Eflâl bir şey söylemek için ağzını açtı ama Umay, onun hafifçe gerildiğini hissetti.

 

Tam o anda, bir motosiklet sesi duyuldu.

 

Herkes başını çevirirken, siyah bir motosiklet hızla okulun giriş kapısında durdu. Sürücü, kaskını çıkardı ve etrafa göz gezdirdi.

 

Gözleri doğrudan Mehram’a kilitlendi.

 

Ve Mehram’ın ifadesi ilk kez tamamen değişti.

 

Umay’ın içi bir anda buz kesti. Bu kişi kimdi?

 

Ve neden doğrudan Mehram’ı arıyormuş gibi görünüyordu?

Kitabın bölümlerinde gittikçe gerilim artıyor. 😎 Siz olsaydınız hangi sahneyi değiştirirdiniz? İlham nöbetlerim, İlham kaynaklarım sizin düşünceleriniz benim için çok önemli. 🥰

Nasıldı?