BÖLÜM 2: ARAYIŞ
08 Mayıs 2026
BÖLÜM 2: ARAYIŞ "Sesin sahibini ararken, aslında kendini bulursun."
Sabah alarm sesiyle uyandım. Ellerimle yüzümü ovuşturarak çalan alarmı yarı açıkgözlerimle kapattım. Yatağa yüz üstü uzandım. Dün geç saatlerde uyuduğum için bu sabah kalkmakta zorlanmıştım en azından ödevimi yetiştirmenin verdiği bir güven vardı içimde.
Kimseye sezdirmeden kapıdan çıktım. Güneş, dün gece yağan yağmurun izlerini silmeye başlamıştı. Serin hava yüzüme çarparken, içimde tuhaf bir rahatlama hissettim. Ödevimi tamamlamış olmanın verdiği huzurla adımlarımı hızlandırarak yola koyuldum. Bugün, her zamanki gibi sıradan bir gün olacaktı—en azından öyle olmasını umuyordum.
Okula vardığımda koridorlardaki tanıdık uğultu beni karşıladı. Herkes kendi telaşındaydı, kimi son dakikada notlarına göz gezdiriyor, kimi arkadaşlarıyla bir şeyler konuşuyordu. Etrafına bakarken aradığı tek şey onun sesiyle karşılanmaktı.
Mehram, o sesi ilk duyduğunda zaman durmuştu.
Kalabalığın, karmaşanın, gürültünün içinde yankılanan o melodi…
Tanımsız, sarsıcı ve içini titreten o ses, sanki kendi iç dünyasının kırılmış notalarından çıkmıştı.
Böyle bir ses, rastgele duyulamazdı. Ve bir daha rastgele kaybolmasına izin veremezdi.
Okulun her köşesi bir haritaya dönüşmüştü artık onun için.
İlk durağı kütüphane oldu.
Kitap raflarının arasında yavaşça dolaştı, sessizliğin arasına gizlenmiş bir nota arar gibi…
Dinledi, bekledi…
Ama sadece kitapların sayfalarının hışırtısı vardı.
Ve kalbindeki eksik bir şeyin daha güçlü bir sessizlikle yankısı…
Ardından bahçeye yürüdü.
Boş banklar, hafifçe esen rüzgâr ve çimlerin arasında güneşi emmiş birkaç serçenin tedirgin bakışları…
Gözleri kapalı bir şekilde oracıkta durdu. Belki rüzgâr aynı sesi tekrar getirirdi diye…
Ama yalnızca kendi nefesini duydu.
Ve içinde büyüyen bir özlemi…
Sonra müzik salonu…
Piyanonun kapağını araladı. Tozlu tuşların üzerinden usulca geçti parmakları.
Çalmak istemedi, çünkü ses onun değildi. Aradığı başka bir yankıydı.
Ama yine… Boşluk.
Sadece o sesin bıraktığı hayal gibi titrek bir iz…
Ve her adımda, kalbindeki eksik şekil yavaşça netleşiyordu.
Bir yüz.
Görmediği ama sanki yıllardır bildiği bir yüz.
Sadece sesiyle tanıdığı bir yüreğin hayali…
Arayış birine değil, kendine dönüşüyordu. O sesi bulduğunda, belki yıllardır aradığı kendiliği de bulacaktı.
---
Öte yandan Eflal, bu arayıştan habersiz, kendi sessizliğinde yürüyordu.
Ama onun sessizliğine bir başka gölge yaklaşmaya başlamıştı.
Alaca…
Bakışları, Eflal ‘in her adımını izliyordu artık.
Sıradan bir merak değil, sarsıcı bir takıntıydı bu.
Bir dokunuş kadar yakın ama bin fırtına kadar huzursuz…
Her sabah aynı bankta oturuşunu, her defterini açarken dudağını ısırışını, saçlarını toplayışını ezberlemişti.
Ve artık bu sessiz ezber, tehditkâr bir karanlığa dönüşüyordu.
Sınıfa girip yerime oturduğumda, yanımdaki Aral başını bana çevirerek hafifçe gülümsedi.
“Bu sabah biraz bitkin görünüyorsun,” dedi. “Dün gece çok mu çalıştın, yoksa yine bir şeyleri kafanda kurup durdun?”
Gözlerimi devirdim ama gülümsemekten kendimi alamadım. “Biraz ondan, biraz bundan,” dedim. “Ödev bitti ama zihnim hala tam olarak boşalmadı.”
Aral kaşlarını kaldırarak başını salladı. “Seni bilmez miyim? Kesin yine bir şeyleri çözmeye çalışıyorsundur.”
Aral’ın beni tanıması hoşuma gitmişti. Sayra, her zamanki gibi kendine has yöntemleriyle dikkat çekmeyi başardı. Arkadan sırtımıza hafifçe dokundu, sonra da homurdanarak söylendi:
“Çok sıkıldım ya! Ders bitince bahçeye çıkalım mı? Şu adam ödevleri ne zaman toplayacak?”
Tam ona dönerken, hocanın gözlüklerinin üzerinden bizi süzdüğünü fark ettim. Sesi sınıfta yankılandı:
“Sayracığım, bir şey mi dedin?”
Sayra hiç bozuntuya vermeden gülümsedi. “Yok, hocam, sadece hava ne kadar güzel, onu söylüyordum arkadaşlara.”
Sınıf kahkahaya boğuldu. Sayra'nın yüzü anında asıldı, çünkü gülüşmelerin hedefi olmayı sevmezdi. Umay, kolundan çekiştirerek fısıldadı:
“Sus kızım, dersten kalacaksın bak. Tut şu dilini!”
Hocamız gülümseyerek sandalyesinden kalktı. “Madem hava bu kadar güzel, o zaman biraz hareket edelim. Sayracığım, hadi bakalım, şu proje ödevlerini sen topla!”
Sayra, yüzü düşmüş halde sıradan sıraya dolaşıp ödevleri toplarken, sınıftaki kıkırdamalar gittikçe arttı. Nihayet zil çaldığında, Sayra kâğıtları hızla masaya bırakıp derin bir iç çekti.
“Şu bahçeye çıkalım artık, yoksa patlayacağım!” dedi ve bizi peşinden sürükledi.
Okulun taş koridorlarında ayak sesleri yankılanırken, teneffüs zilinin ardından ders çıkışı telaşı hâkimdi. Kimi gülüşerek avluya koşuyor, kimi sırasına bir şey unuttuğunu hatırlayıp geri dönüyordu. Fısıltılar, gürültüler, ağır adımlar arasında bir pano önünde iki ayrı gölge belirmişti
Koridorda yürürlerken, Mehram ve Aral biraz geride kalmıştı. Önlerindeki panonun önünde bir kalabalık toplanmış, asılı duyuruyu inceliyordu. Panodaki broşürde büyük harflerle yazılmış bir başlık göze çarpıyordu: Müzik Yarışması.
Pano…
Bazen sadece duyuruların asıldığı bir yerdi, bazen de kaderlerin buluşma noktası.
Mehram ve Aral göz göze geldi. İçinden geçen düşünceyi dile getirmemeye çalışsa da aklındaki tek soru buydu: Acaba sesine âşık olduğu o gizli hayranı bu yarışmaya katılacak mıydı?
Eflal, saçları gevşekçe ensesine dökülmüş halde durmuş, yeni asılmış bir broşüre gözlerini dikmişti.
"Ulusal Genç Sesler Müzik Yarışması – Katılım için son tarih: 12 Nisan"
Kalbi istemsizce hızlandı.
Nazlı, birkaç adım gerisinde durdu.
“Hadi ama bence bu sefer cesaret etmelisin,” dedi usulca.
Eflal, hafifçe gülümsedi ama gözlerinde bir gölge vardı.
“Ya duyulmazsa?”
Nazlı, yanına yanaştı.
“Bazen sesin değil, kalbin yankılanır. Seninkini biri çoktan duymuş olabilir.”
Tam o sırada…
Panonun diğer köşesinden Mehram yaklaştı.
Etraf kalabalıktı ama onun dikkatini çeken tek şey broşürdeki kelimelerdi.
Sanki bu satırların arasında aradığı bir iz saklıydı.
Sesi düşündü.
O gizemli ezgiyi, ilk duyduğu andaki sarsıntıyı…
Ve sonra gözleri kelimeler arasında bir isme takılır gibi oldu. Ama hayır, hâlâ bir ipucu yoktu.
Sadece içindeki boşluğun yankısı büyüyordu.
O an…
Bir rüzgâr esintisi gibi ikisi de aynı anda başlarını kaldırdı.
Bir anlık göz göze geliş…
Ya da sadece bir gölge oyunu.
Eflal hemen başka yöne çevirdi bakışlarını.
Mehram, dikkatlice bir kez daha broşüre baktı.
İçinden geçirdi:
“Belki de buradasın. Belki de sadece susuyorsun…”O bilinmeyen ses…
Eğer yarışmaya katılacaksa, bu broşürdeki bir isimde, bir listede, bir izde bulabilirdi onu.
“Bu sesi yeniden duymalıyım,” dedi kendi kendine, fısıltı kadar yavaş. “Kimse öylesine söyleyemezdi. Kalbimle duyduğum bir sesi, kulağımla da bulmam gerek.”
Ve sonra ikisi de aynı anda uzaklaştı o panonun önünden.
İki ayrı dünya, aynı sessizliğe bakarken birbirlerinden habersizce aynı dileği tuttular içlerinden:
“Keşke onu bulsam…”
Tam o sırada Sayra, heyecanla bir şeyler anlatmaya devam ediyordu ama Umay’ın dikkati dağılıyordu. Farkında bile olmadan birkaç kez başını çevirip Mehram’ın gelip gelmediğine baktı. Sonra hemen toparlandı, sanki hiç ilgilenmiyormuş gibi Sayra’ya döndü.
Sayra, geride kalan ikiliye seslendi. “Hadi ama ne bakıyorsunuz öyle? Ne oluyor orada?”
Mehram ve Aral yanlarına yaklaştı. Mehram, panoyu işaret ederek, “Müzik yarışması için etkinlik açılmış,” dedi. “Oldukça ses getireceğe benziyor.”
Aral, hafif bir gülümsemeyle Mehram’a döndü. “"O büyüleyici ses bu yarışmada yankılanacak mı dersin?"
Mehram hafifçe omuz silkti, göz ucuyla kalabalığa baktı. “Bilmem,” diye yanıtladı, ama içinde bir şey kıpırdamıştı.
Umay ise hissettiklerini belli etmemeye çalışarak, “Hadi artık, çıkalım şuradan. Biraz temiz hava alalım,” dedi. Sonra lafın fazla uzamaması için hemen yürümeye başladı.
2. Bölümde kalp atışlarınızı hissediyorum 😍 Bu bölümde sizi heyecanlandıran ,postitleyeceğiniz kısımlar neler ilham nöbetlerim burada mısınız? 🫠
Sabah alarm sesiyle uyandım. Ellerimle yüzümü ovuşturarak çalan alarmı yarı açıkgözlerimle kapattım. Yatağa yüz üstü uzandım. Dün geç saatlerde uyuduğum için bu sabah kalkmakta zorlanmıştım en azından ödevimi yetiştirmenin verdiği bir güven vardı içimde.
Kimseye sezdirmeden kapıdan çıktım. Güneş, dün gece yağan yağmurun izlerini silmeye başlamıştı. Serin hava yüzüme çarparken, içimde tuhaf bir rahatlama hissettim. Ödevimi tamamlamış olmanın verdiği huzurla adımlarımı hızlandırarak yola koyuldum. Bugün, her zamanki gibi sıradan bir gün olacaktı—en azından öyle olmasını umuyordum.
Okula vardığımda koridorlardaki tanıdık uğultu beni karşıladı. Herkes kendi telaşındaydı, kimi son dakikada notlarına göz gezdiriyor, kimi arkadaşlarıyla bir şeyler konuşuyordu. Etrafına bakarken aradığı tek şey onun sesiyle karşılanmaktı.
Mehram, o sesi ilk duyduğunda zaman durmuştu.
Kalabalığın, karmaşanın, gürültünün içinde yankılanan o melodi…
Tanımsız, sarsıcı ve içini titreten o ses, sanki kendi iç dünyasının kırılmış notalarından çıkmıştı.
Böyle bir ses, rastgele duyulamazdı. Ve bir daha rastgele kaybolmasına izin veremezdi.
Okulun her köşesi bir haritaya dönüşmüştü artık onun için.
İlk durağı kütüphane oldu.
Kitap raflarının arasında yavaşça dolaştı, sessizliğin arasına gizlenmiş bir nota arar gibi…
Dinledi, bekledi…
Ama sadece kitapların sayfalarının hışırtısı vardı.
Ve kalbindeki eksik bir şeyin daha güçlü bir sessizlikle yankısı…
Ardından bahçeye yürüdü.
Boş banklar, hafifçe esen rüzgâr ve çimlerin arasında güneşi emmiş birkaç serçenin tedirgin bakışları…
Gözleri kapalı bir şekilde oracıkta durdu. Belki rüzgâr aynı sesi tekrar getirirdi diye…
Ama yalnızca kendi nefesini duydu.
Ve içinde büyüyen bir özlemi…
Sonra müzik salonu…
Piyanonun kapağını araladı. Tozlu tuşların üzerinden usulca geçti parmakları.
Çalmak istemedi, çünkü ses onun değildi. Aradığı başka bir yankıydı.
Ama yine… Boşluk.
Sadece o sesin bıraktığı hayal gibi titrek bir iz…
Ve her adımda, kalbindeki eksik şekil yavaşça netleşiyordu.
Bir yüz.
Görmediği ama sanki yıllardır bildiği bir yüz.
Sadece sesiyle tanıdığı bir yüreğin hayali…
Arayış birine değil, kendine dönüşüyordu. O sesi bulduğunda, belki yıllardır aradığı kendiliği de bulacaktı.
---
Öte yandan Eflal, bu arayıştan habersiz, kendi sessizliğinde yürüyordu.
Ama onun sessizliğine bir başka gölge yaklaşmaya başlamıştı.
Alaca…
Bakışları, Eflal ‘in her adımını izliyordu artık.
Sıradan bir merak değil, sarsıcı bir takıntıydı bu.
Bir dokunuş kadar yakın ama bin fırtına kadar huzursuz…
Her sabah aynı bankta oturuşunu, her defterini açarken dudağını ısırışını, saçlarını toplayışını ezberlemişti.
Ve artık bu sessiz ezber, tehditkâr bir karanlığa dönüşüyordu.
Sınıfa girip yerime oturduğumda, yanımdaki Aral başını bana çevirerek hafifçe gülümsedi.
“Bu sabah biraz bitkin görünüyorsun,” dedi. “Dün gece çok mu çalıştın, yoksa yine bir şeyleri kafanda kurup durdun?”
Gözlerimi devirdim ama gülümsemekten kendimi alamadım. “Biraz ondan, biraz bundan,” dedim. “Ödev bitti ama zihnim hala tam olarak boşalmadı.”
Aral kaşlarını kaldırarak başını salladı. “Seni bilmez miyim? Kesin yine bir şeyleri çözmeye çalışıyorsundur.”
Aral’ın beni tanıması hoşuma gitmişti. Sayra, her zamanki gibi kendine has yöntemleriyle dikkat çekmeyi başardı. Arkadan sırtımıza hafifçe dokundu, sonra da homurdanarak söylendi:
“Çok sıkıldım ya! Ders bitince bahçeye çıkalım mı? Şu adam ödevleri ne zaman toplayacak?”
Tam ona dönerken, hocanın gözlüklerinin üzerinden bizi süzdüğünü fark ettim. Sesi sınıfta yankılandı:
“Sayracığım, bir şey mi dedin?”
Sayra hiç bozuntuya vermeden gülümsedi. “Yok, hocam, sadece hava ne kadar güzel, onu söylüyordum arkadaşlara.”
Sınıf kahkahaya boğuldu. Sayra'nın yüzü anında asıldı, çünkü gülüşmelerin hedefi olmayı sevmezdi. Umay, kolundan çekiştirerek fısıldadı:
“Sus kızım, dersten kalacaksın bak. Tut şu dilini!”
Hocamız gülümseyerek sandalyesinden kalktı. “Madem hava bu kadar güzel, o zaman biraz hareket edelim. Sayracığım, hadi bakalım, şu proje ödevlerini sen topla!”
Sayra, yüzü düşmüş halde sıradan sıraya dolaşıp ödevleri toplarken, sınıftaki kıkırdamalar gittikçe arttı. Nihayet zil çaldığında, Sayra kâğıtları hızla masaya bırakıp derin bir iç çekti.
“Şu bahçeye çıkalım artık, yoksa patlayacağım!” dedi ve bizi peşinden sürükledi.
Okulun taş koridorlarında ayak sesleri yankılanırken, teneffüs zilinin ardından ders çıkışı telaşı hâkimdi. Kimi gülüşerek avluya koşuyor, kimi sırasına bir şey unuttuğunu hatırlayıp geri dönüyordu. Fısıltılar, gürültüler, ağır adımlar arasında bir pano önünde iki ayrı gölge belirmişti
Koridorda yürürlerken, Mehram ve Aral biraz geride kalmıştı. Önlerindeki panonun önünde bir kalabalık toplanmış, asılı duyuruyu inceliyordu. Panodaki broşürde büyük harflerle yazılmış bir başlık göze çarpıyordu: Müzik Yarışması.
Pano…
Bazen sadece duyuruların asıldığı bir yerdi, bazen de kaderlerin buluşma noktası.
Mehram ve Aral göz göze geldi. İçinden geçen düşünceyi dile getirmemeye çalışsa da aklındaki tek soru buydu: Acaba sesine âşık olduğu o gizli hayranı bu yarışmaya katılacak mıydı?
Eflal, saçları gevşekçe ensesine dökülmüş halde durmuş, yeni asılmış bir broşüre gözlerini dikmişti.
"Ulusal Genç Sesler Müzik Yarışması – Katılım için son tarih: 12 Nisan"
Kalbi istemsizce hızlandı.
Nazlı, birkaç adım gerisinde durdu.
“Hadi ama bence bu sefer cesaret etmelisin,” dedi usulca.
Eflal, hafifçe gülümsedi ama gözlerinde bir gölge vardı.
“Ya duyulmazsa?”
Nazlı, yanına yanaştı.
“Bazen sesin değil, kalbin yankılanır. Seninkini biri çoktan duymuş olabilir.”
Tam o sırada…
Panonun diğer köşesinden Mehram yaklaştı.
Etraf kalabalıktı ama onun dikkatini çeken tek şey broşürdeki kelimelerdi.
Sanki bu satırların arasında aradığı bir iz saklıydı.
Sesi düşündü.
O gizemli ezgiyi, ilk duyduğu andaki sarsıntıyı…
Ve sonra gözleri kelimeler arasında bir isme takılır gibi oldu. Ama hayır, hâlâ bir ipucu yoktu.
Sadece içindeki boşluğun yankısı büyüyordu.
O an…
Bir rüzgâr esintisi gibi ikisi de aynı anda başlarını kaldırdı.
Bir anlık göz göze geliş…
Ya da sadece bir gölge oyunu.
Eflal hemen başka yöne çevirdi bakışlarını.
Mehram, dikkatlice bir kez daha broşüre baktı.
İçinden geçirdi:
“Belki de buradasın. Belki de sadece susuyorsun…”O bilinmeyen ses…
Eğer yarışmaya katılacaksa, bu broşürdeki bir isimde, bir listede, bir izde bulabilirdi onu.
“Bu sesi yeniden duymalıyım,” dedi kendi kendine, fısıltı kadar yavaş. “Kimse öylesine söyleyemezdi. Kalbimle duyduğum bir sesi, kulağımla da bulmam gerek.”
Ve sonra ikisi de aynı anda uzaklaştı o panonun önünden.
İki ayrı dünya, aynı sessizliğe bakarken birbirlerinden habersizce aynı dileği tuttular içlerinden:
“Keşke onu bulsam…”
Tam o sırada Sayra, heyecanla bir şeyler anlatmaya devam ediyordu ama Umay’ın dikkati dağılıyordu. Farkında bile olmadan birkaç kez başını çevirip Mehram’ın gelip gelmediğine baktı. Sonra hemen toparlandı, sanki hiç ilgilenmiyormuş gibi Sayra’ya döndü.
Sayra, geride kalan ikiliye seslendi. “Hadi ama ne bakıyorsunuz öyle? Ne oluyor orada?”
Mehram ve Aral yanlarına yaklaştı. Mehram, panoyu işaret ederek, “Müzik yarışması için etkinlik açılmış,” dedi. “Oldukça ses getireceğe benziyor.”
Aral, hafif bir gülümsemeyle Mehram’a döndü. “"O büyüleyici ses bu yarışmada yankılanacak mı dersin?"
Mehram hafifçe omuz silkti, göz ucuyla kalabalığa baktı. “Bilmem,” diye yanıtladı, ama içinde bir şey kıpırdamıştı.
Umay ise hissettiklerini belli etmemeye çalışarak, “Hadi artık, çıkalım şuradan. Biraz temiz hava alalım,” dedi. Sonra lafın fazla uzamaması için hemen yürümeye başladı.
2. Bölümde kalp atışlarınızı hissediyorum 😍 Bu bölümde sizi heyecanlandıran ,postitleyeceğiniz kısımlar neler ilham nöbetlerim burada mısınız? 🫠