GRİHAT KAYIP RUHLAR ORKESTRASI
01 Mayıs 2026
"Kalbimden kalbinize bir köprü kurduk, hoş geldiniz." ❤️🙏🏻
BÖLÜM 1 :GÖRÜLMEYEN SES 🖤🗝️
[Prolog – Uçurumun Kıyısı]
“Bazı insanlar düşmez… Sadece tutunmayı bırakır. İşte orası, hayatın uçurumudur. Sessizce düşmeyi öğrenirsin.”
Sabahtı. Güneşin gülümsemesi, içimde ağlayan küçük bir çocuğun hıçkırıklarına karışan bir sıcaklık gibiydi. O sıcaklık, öylesine derindi ki, uykusuz geçen bir gecenin ardından, içimdeki tüm boşlukları doldurmaya yetmiyordu. Pencerenin pervazına konan serçe, gözlerini kaybettiği zamanlardan ve gri şehre boyanmış ışıklardan bihaberdi. O hiç büyümemişti. Dünyayı susturduğumda, ben de büyümek istememiştim aslında.
Masamda soğumuş bir kahve vardı. Hala var olduğunu bilmek, içindeki buharın kaybolmuş olması gibi bir şeydi. O soğuk kahve, hiçbir zaman içimi ısıtmamıştı. Zihnimin en karanlık köşesine dokunmuş bir hatıra gibiydi. Bazen soğuyan bir kahve, hiç içmediğimizden çok daha fazla şey anlatır insana. Bir yudumdan sonra, onca zamanın ne kadar anlamsız olduğu fark edilir. Ama yine de içilmiştir, içmemek, hâlâ bir şeyleri kaybetmek gibi bir şey olurdu.
Gözlerim masamın köşesindeki çerçeveye kaydı. Bir resim. Bir geçmiş. Beni sürekli izleyen o gözler… Tıpkı bir zamanlar beni, her bakışında sırtımdan düşen ağırlıklardan habersiz izleyen birisi gibiydi. Aynı ses, aynı bakış, aynı senaryo kafamda yankı yapıyordu. Kulaklarımı iki elimle kapatıp, içimdeki boşluğu hissettim. Bu boşluk, sesleri susturmanın kolay olmadığını hatırlatıyordu. Ve işte, yine bir kapının eşiğindeydim. Yine o dönüm noktasıydı. Yine bilmediğim bir zaman dilimindeydim. Hangi kaçıştı bu?
Bazen insanlar, her şeyin gidişatına karar veren bir son noktaya varırlar. O son nokta, her şeyin başladığı anla öylesine iç içedir ki, biri olmadan diğeri hiçbir anlam taşımaz. Denizin mavi ve yansımasız suları bile, nehir gibi aksa da, içimde bir kırgınlık bırakıyordu. O denizin huzuru, beni daha da içsel bir karanlığa sürüklüyordu. Benim denizle ilişkim hiç hoş olmadı, hep uzak kaldım. Şimdi ise, bir uçurumun kenarındaydım, o susturamadığım seslerin tüm ağırlığını sırtımda hissederek. Nereye gideceğimi, neyi bekleyeceğimi bilmiyordum.
Ayaklarım yerden kayarken, gözlerim karanlıkta bir adım daha atmaya hazırdı. Hani o an vardır ya, her şeyin bittiğini sandığınız an, o andan sonra bir şeyin kalmadığını hissedersiniz… O anın kokusu, her şeyin vedasını taşır. Yanaklarımdan süzülen yaşlar, bana geride kalanları hatırlatıyordu. Her şey veda kokuyordu. İçimdeki yorgunluk, yılların birikmiş acısını sessizce anlatıyordu
Uçurumun kenarındaydım. Ayaklarımın altındaki taş, usulca yerinden oynamıştı ama düşmek için bir neden yetmiyordu. Düşmemek için de bir neden kalmamış gibiydi. Sessizlik, yırtılmış bir göğüs gibi içimi acıtıyordu. Deniz, aşağıda geceyi soluyordu. Gözlerimi kapattım. Kulağımda bir ses yankılandı—eski, yavaş, ağır bir ses.
> “Sevdiğim insanlar o vakitte gitti, evlat...
Ben de o vakitte kaldım.”
Hemen, gözlerimi araladım. Bu cümleyi ilk kez duyduğumda, Râmi Vefa, cebinden kırık cep saatini çıkarmış, avucunda kayıp zamanı tartar gibi susmuştu. Saat çalışmıyordu. Ne akrebi ne yelkovanı ilerliyordu. Sadece bir an vardı onda—bir ömürlük sessizlik gibi duran o an.
“05.13,” demişti bilge adam, gözlerini uzaklara dikerek. “Zamanı orada bıraktım. Zaman da beni…”
İşte şimdi, kendi sessizliğimde o cümle ağır ağır yükseliyordu. Sevdiği insanlar… Vakit… Kayıp…
Kalbime bir şey dokundu. Ne zaman denize bakan bir uçurum bulsam, ne zaman gökyüzü bu kadar gri olsa, içimde kıpırdayan o yaralı çocukla göz göze gelirdim.
İşte tam o an…
Rüzgâr hafifçe yüzüme vurdu. Ellerimi cebime götürdüm. Onun gibi… Râmi Vefa gibi… Belki o da zamanı bir yerde bırakmalıydı. Belki hâlâ tutunduğu, aslında çoktan yıkılmış bir binanın gölgesiydi.
“Zaman bazen akmaz,” demişti bir gün daha, “bazen bir insanla beraber donar. Herkes yürürken sen orada bekliyor olursun. Beklemek de bir tür yastır evlat. En sessizinden.”
Ve ben şimdi anlamıştım…
Uçurum bazen insanın içinde başlardı.
Ve bazen bir ses, bir cümle, bir kırık saat…
Şimdi ben de oradaydım işte.
Zamanın akmadığı, sadece sızladığı bir yerde.
Ve belki de Râmi Vefa gibi…
Ben de içimde bir saati durduruyordum.
İnce, kırık bir çizgi gibi…
Bir daha ilerlemeyecek bir ibre gibi…
Bir fısıltı duydum, o an dünyayı ilk kez hissettim.
"Seni seviyorum..."
Eflal ‘in sesi, içimdeki son sızıyı uyandırdı.
Beni tutan tek şeydi, bu söz.
Ah Eflal! Ah Eflal adın gibi bende sende bir yara olarak kalacağım.
Belki bir başlangıçtı bu fısıldanan söz. Ama belki de, sadece bir gecikmiş veda...
Önümde duran uçurum, yine aynı şekilde beni çağırıyordu.
Ve ben hâlâ, o fısıltıya sığarak hayatta kalmaya çalışıyordum.
“Kendine iyi bak,” dedim içimden.
“Çünkü ben beceremedim, Vişne Kraliçesi.”
Ve o an, içimde her şey birdenbire durdu. Bu söz, her şeyin anlam kazandığı an oldu, her şeyin kaybolduğu…
Ve zaman, bir kez daha kırıldı içimde.
Tıpkı Rami Vefa’nın saati gibi…
BÖLÜM ADI: GÖRÜLMEYEN SES
AFORİZMA: "Bazen en derin iz, gözle görülmeyen bir seste gizlidir."
Sabah, ince bir sızıyla başladı.
Boynumdaki ağrıyla irkildim, uykunun bıraktığı tortu hâlâ kemiklerimin arasında dolaşıyordu. Masada sızmışım. Başımı kitapların üzerine düşürmüş olmalıyım. Kalemim açık bir sayfada durmuş, cümleler tamamlanmayı bekler gibi boynu bükük. Sınavın yükü omuzlarımı ağırlaştırmışken, zihnim çoktan teslim olmuştu geceye. Şimdi ise sabah, beni uykudan değil, gerçeklikten uyandırıyordu.
Bir an başımı kaldırıp odaya baktım. Duvardaki takvim değişmişti, zaman bir gün daha yaşlanmıştı benden habersiz. Burnuma gelen o tanıdık koku, geçmişin sıcak bir hatırası gibi odama sızıyordu: Kızarmış ekmek… Anne kokusu... Ev kokusu… Hayatın en kırılgan ama en güvenli hâli.
Dolabın kapağını açtım. Gözüm yeşil çizgili gömleğe takıldı. Umay’ın “çimen göz” diye gülerek seslenişi geldi aklıma. Bu sabah sıradan olamazdı. Bu sabah kendim için, ona ait bir çağrıyı giyinmek istedim. Aynanın karşısına geçtim. Saçlarımı yana tararken gözlerimin içindeki yorgunluğu değil, içimde taşıdığım bir umudu düzeltmeye çalıştım sanki.
Merdivenlerden inerken annemin sesi yankılandı arkamdan, telaşlı ama sevgi dolu:
“Yavaş ol, oğlum! Düşeceksin merdivenlerden, Allah korusun. Kahvaltı hazır, senin için ekmekleri kızarttım. Börek de var. Hadi otur, çayını koyuyorum.”
O an, zaman yavaşladı. Masanın üzerindeki o kahvaltı, bir sofradan daha fazlasıydı. Bir anne duası, bir evin kalbi, bir çocuğun büyümeyen yanıydı. Annemin ellerinden öptüm. “Mis gibi kokuyordu yukarıdan, yine harikalar yaratmışsın,” dedim. Sanki hayatın tüm zorlukları birkaç lokmalık huzura dönüşüyordu onun elinden.
Kahvaltının ortasında telefonum titredi. Umay’dan bir mesaj:
“Sınav var bugün, çimen göz. Neredesin? Seni bekliyoruz.”
Gülümsedim.
"Geliyorum, az kaldı."
Cümle kısa ama içimden geçenler bir paragraftı. Belki de bu sabah, her şey bir parantez içinde yeniden başlayacaktı.
Peçeteyle ağzımı sildim, ayakkabılarımı giydim. Tam çıkarken annem seslendi arkamdan:
“Oğlum, akşam babanın bir arkadaşı var, hastaneye gideceğiz. Sen de gelmek istersen orada oluruz.”
Arkamı dönmeden elimi kaldırıp onayladım. Belki de bazen bir baş hareketi, sayfalarca cümleden daha fazlasını anlatırdı.
Ve sonra, okul yolu beni içine aldı. Şehir uyanıyordu. Ama ben...
Ben içimde çoktan başka bir sabaha uyanmıştım.
Sokağa adım attığımda, şehir çoktan uyanmış, telaşını üzerime giydirmişti. Sınav… Aklımın bir köşesinde bir çocuk gibi oturuyor, dikkatimi çekmek ister gibi ayağını yere vuruyordu ama içimden bir ses, “Dün gece elinden geleni yaptın,” diyordu. Yine de iç huzur dediğimiz şey, insanın kendini kandırmak için kullandığı en süslü yalandı belki de.
Yeşil çizgili gömleğim rüzgârla birlikte üzerimde dalgalanıyor, ben ise ona gizli bir anlam yüklemiş gibi omuzlarımı geriyor, yürürken vücuduma bir kararlılık kazandırıyordum. Aynada gördüğüm hâlimin dış dünyaya nasıl yansıdığını kestiremiyordum ama o an, birini görmesem bile görülmek istiyordum. Güldüm kendime. Bu özgüven nereden çıkıyordu, bilmiyordum. Belki de sabahları insan, kendini olduğundan daha cesur sanıyordu.
Metrodan indiğimde saat beni biraz sıkıştırsa da içimde hâlâ bir rahatlık vardı. Okula yaklaşırken, kalbim sıradan bir sabaha ait gibi atıyordu. Ta ki, o koyu renkli arabanın siyah camlarının önümde fren sesine karışarak zihnimi bir anda susturmasına kadar.
Ayaklarım, birkaç santim daha ilerleseydi, belki de başka bir hikâyenin başkarakteri olacaktım. İçimde bir anlık ürperti belirdi. Araba, öylece önümde duruyordu. Camlar ardında saklı duran suret, merakımı gıdıklıyor ama bir yandan da içimde tanımlayamadığım bir tedirginlik bırakıyordu. Sürücü, sonunda kapısını açıp indi ve gözlerimin içine bakarak, nazik ama biraz da kibirli bir tonda konuştu:
“İyi misiniz? Dikkatli olun, az kalsın çarpıyordum size.”
Cümle, ne kadar düzgün ve endişeli görünse de arkasında belli belirsiz bir suçlama gizliydi. Cevap verirken sesimi yumuşatmadım:
“Ben gayet dikkatliyim. Sanırım siz çevrenizi doğru okumuyorsunuz. Patronunuza da iletin lütfen, insanların hayatı bu kadar basit bir kazaya kurban edilmemeli.”
Kelimeler ağzımdan döküldükçe sokağın sessizliği, söylediklerime yankı oldu. Arkama dönmeden yürümeye devam ettim. Kalbim biraz hızlı atıyordu. Yoluma devam ederken, arka camın açıldığını fark ettim. Sanki biri, kelimelerimden bir parça alıp saklamak ister gibi… Ama ben dönmedim. O bakışı görmeye cesaretim olsa bile, ihtiyacım yoktu. Sessizlik bazen bir cevap kadar netti. Belki de içinden biri sadece izlemeyi tercih etti. Belki de hayatımdan geçen ama ismimi hiç öğrenmeyecek biriydi. Ama o an, varlığıyla içimde bir iz bırakmıştı.
Yolun geri kalanı daha sessiz geçti. Kendi içime döndüm. Az önce yaşanan o kısa ama yoğun anın içinde, doğruyu mu söyledim, yoksa içimdeki öfkeyi mi konuşturdum, karar veremiyordum. Ama bir şeyi biliyordum: Artık sıradan bir sabah değildi bu.
Okulun demir kapısından içeri adımımı attığımda, çocukların, gençlerin, dostlukların birbirine karıştığı o tanıdık karmaşa karşıladı beni. Bahçe, her zamanki gibi cıvıltılıydı. Güneş çimenlerin üzerine yumuşak bir perde gibi serilmiş, herkes kendi sahnesinde görünmeyen bir oyun sergiliyordu. Kimse sınavdan bahsetmiyordu ama herkesin içinde bir şey saklıydı, tıpkı benim içimde olduğu gibi.
Gözlerim arkadaşlarımı aradı kalabalığın içinde. Her yüz tanıdık, her adım alışılmıştı ama içimde bir şey değişmişti. Sabahın başlangıcında değil, bir geçişin eşiğindeydim artık.
Onca kalabalığın içinde tanıdık bir yüz bulmakta zorlanırken, Umay’ın uzaktan beni fark edip elini havaya kaldırarak enerjik bir şekilde sallaması içimdeki belirsizliği kısa bir anlığına yatıştırdı. Elimi hafifçe kaldırıp selam vererek onların bulunduğu masaya doğru yürüdüm. “Selam gençler!” dedim, içten ama kendime bile yabancı gelen bir ses tonuyla. Sohbetlerin orta yerine yerleştim. Sayra, her zamanki içtenliğiyle başını bana çevirerek, ağzında tatlı bir sitemle, “Şükür geldin Mehram! Valla bugün sınavı ekeceksin sandık!” dedi. Gülümsedim, omzumu silkerek geçiştirdim. Ama o an, gözüm Aral’a takıldı. Yüzünde alışık olmadığım bir ifade vardı. Gözleri donuktu, bedeni buradaydı ama zihni bambaşka bir yerde geziniyordu.
“Aral?” dedim, merakımı saklamadan. “Nereye daldın öyle? Hayırdır? Bize de dön biraz, ne demeye bu kadar düşüncelisin?”
Aral, gözlerini hâlâ bir noktadan ayırmadan, sesi neredeyse bir fısıltı gibi düşürerek konuştu: “Abi… Duymuyor musunuz? Bu ses… Ne kadar güzel bir ses bu. Kulaklarım başka hiçbir şeyi algılamıyor şu an. Resmen büyüleniyorum.”
O an, duraksadım. Gözlerimi Aral’ın baktığı yöne çevirdim ve dikkatle kulak verdim. İlk başta ayırt edemedim. Kalabalığın uğultusu, uzak kahkahalar, sandalye gıcırtıları arasında bir tını… Sonra o ses usulca kulağıma değdi. İnce, berrak, kırılgan ama bir o kadar güçlü bir melodi. Sözler yoktu belki, ama her notada bir kelime, her tonda bir hikâye vardı. Bir insan sesi, ancak bu kadar güzel dokunabilirdi içe. Bu ses… İnsana ait ama bir o kadar da öte. Sanki gökyüzünden süzülmüş de çimenlere inmişti.
Başımı kaldırdım, sesin geldiği yöne bakmaya çalıştım. Bahçenin kenarlarında, küçük bir grup insanın ortasında bir figür… Ama kalabalık birbirine o kadar girmişti ki, sesi çıkaran yüzü seçemedim. Sadece o anın büyüsüne kapıldım. Zaman durmuştu. Rüzgâr yoktu ama saçlarım hareket etti sanki. Kalbim bir ritmi kaçırdı. Bu ses… Evet, bu ses bir yerime dokundu. Belki geçmişimde kapanmamış bir boşluğa, belki de adını henüz bilmediğim bir geleceğe…
Ama o büyü, Umay’ın keskin sesiyle parçalandı: “Hadi hadi toparlanın artık! Sınav saati geldi. Fırat Hoca bizi bekliyor! Yürü beyler!”
Herkes homurdanarak yerinden kalktı. Ben de yavaşça doğruldum ama ruhum orada kalmıştı. O sesin geldiği noktada. Kimdi o? Neden bu kadar etkilendim? Tanımadığım bir ses, tanıdığım herkesten daha gerçekti bir anda.
---
Sınavdan çıktığımda hava ağırdı. Sadece baharın nemi değil, içimde biriken sorular da üzerime çökmüştü. Ve bu soruların kaynağı tek bir kişide düğümleniyordu—o sesi çıkaran kişide. Bahçeye adım atar atmaz gözlerim çevreyi taramaya başladı. Yüzler, yüzlerce yüz… Belki aynı kantinde yemek yediğim, koridorlarda omuz attığım ya da asansörde sessizce yanımda bekleyen biri. Ama şimdi hepsi yabancı. Oysa birini arıyordum. Bir sesin sahibini.
Melodi artık duyulmuyordu ama yankısı zihnimde dolanıyordu hâlâ. Sanki kulağımdan içeri girmiş de kalbime yerleşmişti. Onu tekrar duymak istiyordum. Daha yakından, daha net… Belki de sadece sesini değil, varlığını da tanımak istiyordum. Ama bu şehir gibi okul da kalabalıktı, bu kalabalıkta yalnızca sesiyle var olan birini nasıl bulurdum?
Banklardan birine oturdum, gözlerim hâlâ kalabalığı tarıyordu. Kimse dikkatimi çekmiyordu. Belki de zaten beni görmemesi gereken biriydi o. Ama ben onu bulacaktım. O sesi… Bir kez daha duymadan geçemeyecektim bu okulun içinden.
Ve içimde bir his vardı artık, susturulması mümkün olmayan bir dürtü: O sesi bulmadan hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Bahçenin ortasında bir an durdum. Rüzgârın yüzüme çarpışındaki hafif serinlik bile aklımdaki karmaşayı dindirmeye yetmiyordu. İçimde, nereden geldiğini bilmediğim bir aceleyle, etrafıma bakındım. Sanki dünya dönüyordu ama ben olduğu yerde kalan tek şeydim. Nefes aldığım her saniyede bir ihtimal daha uzaklaşıyordu önümden, ama hangi yöne koşmalıydım, bilmiyordum.
Kendi etrafımda bir kez döndüm. Çaresizce. Kafamdaki tek soru, bu sesi bırakan kızın nerede olduğuydu. Kimdi? Adı neydi? Ve neden kalbimde bu kadar yankılanıyordu?
Birkaç adım attıktan sonra, daha önce o küçük grubun oturduğunu hatırladığım yere yöneldim. Fakat orası artık terk edilmişti; geriye ne bir ayak izi ne de bir tını kalmıştı. Sanki varlığı bir hayalden ibaretti. Ama ben gerçeğe inanmak istiyordum.
İçimdeki çekingen sesi susturup ilk kez bu kadar cesur bir adım attım. Etraftaki birkaç kişiye yaklaştım. Normalde kimseye bir şey sormaktan hoşlanmam ama bu, farklıydı.
“Burada... Bir kız şarkı söylüyordu,” dedim, gözlerimde saklayamadığım bir umutla. “Onu tanıyor musunuz? Ya da nerede olduğunu bilen var mı?”
Sanki dudaklarım bile soruları kendi isteğiyle söylemiyordu; kalbim, sesimi kullanarak birini bulmaya çalışıyordu. Belki de hiç tanımadığım birine bu kadar bağlanmanın ilk adımıydı bu. Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, o sesi yeniden duymam gerektiğiydi.
Tam o sırada tanıdık adımlar duydum. Umay ve Aral, telaşla yanıma yaklaştılar. Aral, klasik alaycı gülümsemesiyle, “Nereye kayboldun sen böyle, Mehram? Sınavın iyi geçti herhalde,” dedi.
Bakışlarım hâlâ çevrede dolaşırken, kuru bir tebessümle, “Çok çalıştım dememiş miydim zaten?” dedim. Gözlerimse hâlâ onu arıyordu. O bilinmez ama ezber bozan sesi. Belki de ilk kez bu kadar yoğun bir duygunun içinde, bu kadar yalnızdım.
Umay, gözlerinde ince bir kuşkuyla ama dudaklarında muzır bir ifadeyle, “Yoksa birini mi arıyorsun?” diye sordu.
O an içgüdüsel bir savunmayla, hiç düşünmeden, “Sayra’ya baktım,” dedim. Bu bir yalandı, evet. Ama bazı yalanlar, duyguların üstünü örtecek kadar ince ve korunaklı olurdu.
Aral da buna hemen eşlik etti: “Sayra kantine gitti, biraz kafasını dağıtacaktı. Kahve alıp geleceğini söyledi.” Sonra koluma hafifçe dokunarak, “Hadi şu masada oturalım, milletin ortasında ayakta kaldık,” dedi.
Oturduk. Kahkahalar, konuşmalar, güneşin altında devinen sesler... Hepsi bana uzakta gibi geliyordu. Ben, kalabalığın içinde sesin izini sürmeye çalışan tek kişiydim. İçimde bir yer, sessizce bağırıyordu: “O burada bir yerde, biliyorum.”
Tam o anda, Sayra elinde dikkatle taşıdığı tepsiyle belirdi. Adımları aceleci ama özenliydi. Etrafta göz gezdiriyor, gözleriyle bizi arıyordu. Yüzündeki ifade, bir an önce ulaşması gereken bir hedefi gösteriyordu. Kahveleri taşırken gösterdiği çaba, o an hepimizi gülümsetmeye yetti.
“Ya bu ne kalabalık böyle! Okul pazaryerine dönmüş. Kahveleri dökmeden buraya getirmek için bin takla attım resmen,” dedi. Sesindeki espri, yorgunlukla karışmış ama o tipik Sayra neşesiyle örtülmüştü.
Hep birlikte güldük. O an, ses değil, kahkahalar sardı bahçeyi. Kısacık bir mutluluk çemberiydi kurulan.
Ben de, biraz uzak ama aynı halkaya aitmişim gibi hissettim kendimi. Hafifçe gülümsedim.
“E yani Sayracığım,” dedim, sesimde hafif bir şakacılık. “Görücüye çıksan, sen kahveyi taşıyamadan ‘elde var sıfır’ deyip kaçarlar herhalde.”
Sayra, kahkahalara boğulmuş grubun arasından hafifçe kaşlarını çatarak baktı. “Of, çok komik gerçekten!” dedi ama o da gülüyordu. İstemese bile.
Ve o an, sanki her şey dondu. O sesin eksikliğinde, diğer tüm sesler birbirine karıştı. Sanki hepsi aynı anda susmuş, sadece içimdeki soru yankılanmıştı:
“Kimdi o kız?”
Ama bu cevabı sadece ben arıyordum. Ve bu, artık kimseyle paylaşamayacağım kadar bana ait bir soruydu.
Kahkahalarımızın yankısı henüz bahçenin sessizliğinde dağılmamışken, havayı yaran sert bir bağırış sesi aniden tüm sohbetleri susturdu. Kahve fincanları elimizde, tebessümlerimiz dudak kenarlarında dondu kaldı. O an zaman, bir anlığına duraksamış gibiydi; herkesin bakışları aynı noktada kenetlendi. Kalabalığın içinden yükselen öfke, önce ince bir uğultu gibi geldi kulağımıza, sonra hızla büyüyerek üzerimize çöktü.
Ve ansızın…
İki gölge, bir rüzgâr gibi masamıza çarptı. Sandalyeler devrildi, fincanlar havada savruldu, sıcak kahveler yerlere saçıldı. Masamızın üzerindeki o küçük düzen, bir savaş alanına dönmüştü. Çevremizdeki herkes panikle geriye çekilirken, yumruk sesleri kulaklarımızda tok bir yankı bırakıyordu. Kimin kime vurduğu, kimin neden bağırdığı belli değildi. Gözlerde yalnızca öfke, hareketlerde yalnızca saldırganlık vardı.
Bir an, içimde garip bir dürtü doğdu. Duruma müdahale etmezsem daha büyük bir felaketin yaşanacağına dair tarif edemediğim bir his… Ayağa kalktım. Kalabalığın içinden hızla sıyrılan bir adam, gözlerini bana dikmiş, adımlarını öfkeyle sıklaştırarak üzerime geliyordu. Yüzü, insanın içini ürperten bir boşlukla doluydu. Ne öfkesinde mantık vardı ne de bakışlarında bir insaf kırıntısı.
Tam önümde durduğunda, anlık bir refleksle kaldırdığı kolu göz hizama kadar geldi. Bu savrulan el, sadece fiziksel bir tehdit değil, içimde bastırmaya çalıştığım tüm öfkenin ve geçmişin bir yankısıydı. Bileğini sertçe tuttum. “Kendine gel aslanım,” dedim, sesim sakin ama içten içe titrekti. “Masamızı zaten dağıttın. Daha fazlasını yapma.”
Bakışlarım onun bakışlarına değdiğinde, kısa ama yoğun bir suskunluk oldu aramızda. Gözleri derin bir boşluk gibiydi; sanki yıllardır taşınan ve bir türlü ifade edilemeyen bir yükün izleri orada saklıydı.
O sırada, kalabalığın arkasından tiz ama tanıdık bir ses duyuldu. “Alaca, hadi abi gidelim!”
Alaca mı?
İsmini duyar duymaz içimde bir şeyler yerinden kıpırdadı. Duyduğum bu tek kelime, bilinmeyen bir hikâyenin anahtarı gibi düştü zihnime. Genç adam, tereddütsüz şekilde geri çekildi. Gözlerini bir an üzerimde tuttu, sonra hızla yanındakilerle birlikte kalabalığın arasında kayboldu. Gidişinin ardından geriye yalnızca çarpık bir masa, dökülmüş kahve kokusu ve derin bir sessizlik kalmıştı.
Ama ben…
Ben yerimde donakalmış, ‘Alaca’ ismini zihnimde evirip çeviriyordum. Bu ismi daha önce duymuştum; sessiz bir notta, bir gözyaşında, belki de gecenin en karanlık anında yankılanan bir tınıda…
Kimdi bu adam? Neden bu kadar öfkeliydi? Ve neden onun varlığı, içimde henüz tanımlayamadığım ama giderek büyüyen bir tedirginliği tetikliyordu?
Sorular, o an kahkahalarla başlayan bu günün sonunda ardı ardına yığılmaya başladı zihnime. Cevaplar uzak bir adresteydi belki… Ama artık emin olduğum tek bir şey vardı:
Bu “Alaca” yalnızca bir isim değildi.
Bir gölgenin, yaklaşmakta olan bir fırtınanın habercisiydi. Ve ben, bu hikâyenin tam ortasında, istemeden de olsa çoktan yerimi almıştım.
Metroda cam kenarına yaslanmış, yağmurun cama bıraktığı izleri seyrederken kafamın içinde birbirine karışan düşünceler giderek ağırlaşıyordu. İçimde biriken soruların hiçbiri, net bir cevapla karşılık bulmuyordu. O gizemli sesin sahibi kız, zihnime kazınmıştı. Adeta bir rüya gibi geçmişti hayatımdan ama bıraktığı etki gerçekti. Bir yandan onun kim olduğunu merak ediyor, bir yandan da Alaca ile yaşanan gerginliğin üzerimde bıraktığı kırgınlığı atamıyordum. Tüm bunlar yaşanırken içimde anlamlandıramadığım bir boşluk vardı; sanki bilmediğim ama bana ait bir şeyler yüzeye çıkmak için bekliyordu.
Metrodan inip yürüyüş yoluna adım attığımda yağmur hızını iyice artırmıştı. Sırılsıklam olmuş kitaplarımı göğsüme bastırdım, üzerimdeki kapüşonu biraz daha sıkı çektim başıma. O sırada birden aklıma annemle babamın hastaneye bir aile dostunu ziyarete gidecekleri geldi. Önce eve gitmeyi düşündüm, ama sonra içimde tarif edemediğim bir dürtüyle yönümü değiştirdim. Belki de onların yanında olmak istiyordum, belki de içimde bir şey beni oraya çekiyordu. Cebimden telefonu çıkarıp aradım; uzun uzun çaldı ama açan olmadı. Muhtemelen telefonlarını duymamışlardı. Ben de vakit kaybetmeden yönümü değiştirdim ve diğer yeraltı treni hattına geçip hastanenin yolunu tuttum.
Hastanenin griye çalan duvarları ve floresan ışıkları arasında yürürken, içimde tuhaf bir tedirginlik vardı. Kalbim, normalden hızlı atıyor gibiydi. Annemle babama ulaşamamak, odayı bulmakta zorlanmak bu hissi daha da derinleştirmişti. Birkaç kişiye danışarak, sonunda rastgele verilen bir oda numarasına yöneldim. Kapının yarı açık olduğunu görünce, adımlarımı yavaşlattım. İçeriden babamın sesini duydum. Tanıdık sesler arasında bir yabancının sesi de karışıyordu:
"Mehram hâlâ bilmiyor, değil mi? Zaman nasıl geçti, yaşlandık… Ne güzel günlerdi o hizmet ettiğimiz günler, yaşamı satmadık, yaşatmak içindi her şey.”
Tam o sırada telefonum çaldı. “Kahretsin,” dedim alçak bir sesle ve telaşla kapattım. Ama çok geçti. Annem kapıya yöneldi, ardından babam. Gözlerinde suçüstü yakalanmış bir ifadeyle bana bakıyorlardı.
Annem, sanki beni ilk defa görüyormuş gibi tedirgin bir sesle, “Oğlum,” dedi.
Odadaki havayı birden garip bir yoğunluk sardı. Az önce duyduklarım kafamda dönüp duruyor, bir anlam çıkarmaya çalışıyordum. Babamın yanındaki adam bana dikkatle baktı.
“Beni görmek ne güzel... Babana çok benziyorsun,” dedi.
Bu cümlede, bana ait ama henüz bilmediğim bir geçmişin kokusu vardı.
O andan itibaren içimde sadece tek bir düşünce büyümeye başladı:
Ben gerçekten kimdim?
Annem, “Oğlum…” dedi, sesi alışılmışın dışında yumuşak ve titrekti.
O an, o tek sözcükle, odadaki her şey dondu.
Göz göze geldiğimizde bakışlarını kaçırdı. Babam, dudaklarını birbirine bastırmış, konuşmakla susmak arasında gidip gelen bir adam gibiydi. Yanlarındaki adam hâlâ odadaydı; bana tuhaf şekilde dikkatlice bakıyordu. Yüzü yabancıydı, ama içinde bir şeyler tanıdık. Gözlerindeki bakış, yıllar öncesinden gelen bir hatıranın tozlu kutusunu açar gibiydi.
"Ziyarete geldim," dedim, sesi çok zor çıkardım. Ellerim cebimde, kitaplarım kolumun altında ezilmişti.
Annemle babam kısa bir bakıştılar. Aralarında gözle görülmez bir anlaşma geçmişti o an; kelimeler değil, suskunluk konuşmuştu.
“Biz de birazdan çıkacaktık zaten,” dedi babam, çabuk toparlanan bir ifadeyle.
O an neyi gizlediklerini, neden ismim geçerken bu kadar çekingenleştiklerini, o adamla olan bağlarının ne olduğunu bilmiyordum. Ama içimde tarif edemediğim bir his kabarıyordu: Sıradan bir genç olmadığımı ilk defa o anda hissetmiştim.
Hayatımın perdesi az önce aralanmış, sahnenin ucundan gölgeler süzülmüştü.
Yanlarındaki adam gülümsedi, ama o gülümsemenin içinde bir burukluk vardı. “Seni görmek ne güzel… Babana ne çok benziyorsun,” dedi.
Kafamda çakan soruların hiçbirine açık bir cevap yoktu. Ama artık sormam gereken sorular olduğunu çok iyi biliyordum. Ve daha önemlisi, bu soruların birçoğunun cevabı sadece kelimelerde değil, insanların suskunluklarında gizliydi.
O günün sonunda, o loş hastane odasından çıkarken hissettiğim şey ne korkuydu ne şaşkınlık.
Bir şeyler başlıyordu.
Ve bu, yalnızca bir ailenin geçmişiyle ilgili değildi.
Kendi hikâyemin karanlık köşelerinde, "Mehram"ın kim olduğunu yeniden keşfetmeye başlamıştım.
Bir an için, hiçbir şeyin doğru gitmediğini hissettim. İçimdeki boşluk daha da büyüdü. Anne ve babamın bana gösterdiği endişe, onları tanımadığımı hissettirdi. Odayı bulmamdan sonra gizlice dinlediğim o konuşma, bir şeyi değiştirmişti. Ailemin geçmişi, belki de yıllardır bana sakladıkları o karanlık sır, bir şekilde açığa çıkmaya başlamıştı.
Annemin yüzündeki o korku ifadesi, o sırada her şeyden daha fazla şey söylüyordu. Konuştukları her kelime, geçmişin gölgelerini üzerine taşıyor gibiydi. Annemin ve babamın bana sakladığı, kim bilir ne kadar karanlık bir geçmiş vardı?
“Ne demek istediler?” diye sordum, sesimdeki titremeyi fark ettim. Babamın gözlerinde kısa bir an için kaçamak bir bakış belirdi. Ama sonra, eski tavrıyla yine soğukkanlı bir şekilde konuşmaya başladı:
“Mehram, bazı şeyleri öğrenmek için erken. Bunu hazmedebilecek durumda değilsin.”
O an, içimde yankılanan bir ses vardı. O ses, bana her şeyin çok daha derin ve tuhaf olduğunu fısıldıyordu. Bu açıklamalar, cevaplardan çok daha fazla soru yaratıyordu. Her kelime, içimdeki belirsizliği daha da körüklüyor, sanki zihnimin duvarlarına çarpıp yankılanıyordu.
Annem tam konuşmaya yeltenmişti ki, içeriden bir ses yükseldi:
“Mehram... Buraya gel evlat.”
Bir anda bulunduğum odadan kopup, ağır adımlarla sesin geldiği yöne yöneldim. Kalbim garip bir şekilde hızlanmıştı. Bu çağrı, o kadar tanıdık ve bir o kadar yabancıydı ki… Kapıya yaklaştım, elim terlemişti. Yavaşça kapıyı araladım ve içeri adım attım. Yatakta yarı dik oturur vaziyette, yaşlı bir adam yatıyordu. Yanında annem yaşlarında bir kadın oturmuştu. Kadının gözleri hafif bulanıktı ama dikkatle bana bakıyordu. Gözleri... Sanki yıllardır beni arıyormuş gibi.
“Ooo, nasıl da büyümüşsün aslanım,” dedi adam, sesi yorgun ama sıcaktı. “Tanımadın mı beni? Tabii uzun zaman oldu, hatırlamaman normaldir. Küçüktün o zamanlar…”
İçimde, baş edemediğim bir karmaşa vardı. Sesindeki tanıdıklık, yüzündeki belli belirsiz tebessüm, sanki geçmişten bir yankıydı. Ama tam yerine oturmuyordu hiçbir şey.
“Hatırlamıyorum,” dedim, sesim kısık çıktı. “Ama simanız hiç yabancı gelmiyor.”
Kadın hafifçe gülümsedi, ama gülümsemesi zoraki gibiydi. Gözlerindeki kırılgan parıltı, saklanan bir gerçeğin izlerini taşıyordu.
Adam başını sallayarak devam etti:
“Olabilir evlat. Benim hastalığımı bilmeni istemem. Çünkü beni böyle hatırlamanı istemiyorum. Biz seninle çok iyiydik… Bir zamanlar. Ama bazı yollar, insanı mecburen uzaklaştırır. O yolları seçmek zorunda kaldım.”
Söyledikleri, kafamda yankılanıyor, ama hiçbir yere tutunamıyordu. Sözleriyle beraber içimde derin bir huzursuzluk dolaşmaya başladı. Kalbim tuhaf biçimde sıkıştı.
“Biz senin hayatından usulca çekildik, Mehram,” dedi adam, bakışlarını camdan dışarıya çevirdi. “Bazen, sevdiklerimize zarar vermemek için görünmez oluruz. Bu suskunluk bir ceza değildi, bir korunmaydı.”
Kadın başını önüne eğdi. Annem kapının eşiğinde durmuş, hiçbir şey söylemeden olanları izliyordu. Babam ise gözlerini kaçırmıştı. Odaya, geçmişin yükü sinmişti.
“Ben çocukken…” dedim ansızın, “Birinin bana gitar çaldığını hatırlıyorum. Bir ninni gibi. Sessiz bir geceydi. Pencereden yıldızlara bakıyordum…”
Adamın gözleri bir anlığına doldu. Dudaklarının kenarında beliren titrek gülümseme, yılların arkasına saklanmış bir özlemi ele veriyordu.
“Unutulmayan sesler vardır,” dedi. “Ve senin kalbin, onları susturmaz. Yalnızca zamanla duymayı öğrenir.”
Sözleriyle birlikte odanın içinde, adı konulmamış bir gerçek dolaşmaya başladı. Kalbim sıkıştı, gözlerim anneme döndü. O ise hâlâ susuyordu. Yüzündeki ifade, her şeyin cevabını taşıyordu ama kelimelere dökülmüyordu.
“Kim bu adam?” dedim, sesim çatallandı. “Ve ben neden hiçbir şey bilmiyorum?”
Hiçbir yanıt gelmedi.
Sadece, gecenin derin sessizliği. Ve onun içinde biriken bütün karanlık.
Evet, ben bu hastalığı bilmiyordum. Ailem bana bu konuda hiç detaylı bir açıklama yapmamıştı. Bu anlık açıklama, daha önce hissettiğim eksikliği bir nebze doldurdu. O anda, annemle babamın yüzündeki rahatlama hissi de çok belirgindi. Gözlerindeki o huzurlu ifade, sanki yıllardır taşıdıkları bir yükten kurtulmuş gibi görünmelerine neden oluyordu. Ama o rahatlama, içimde bir başka soru işaretine yol açtı. Gerçekten neydi bu hastalık? Neden böyle bir şey gizlenmişti?
Annem, eliyle demirin ucunu tutarak, oturacak bir yer bulup yığılır gibi serildi. Hıçkırıklarını zar zor bastırıyordu. Odaya adım atarken fark ettiğim şey, içimdeki huzursuzluğun daha da derinleşmiş olmasıydı. Her şey bana anlatılmamıştı.
O konuşmanın ardından ortamı sessizlik sarmıştı. Sadece kalp atışlarımın ve uzaktaki bir saatin tik taklarının sesi duyuluyordu. Bir anda kapı açıldı. Rutin kontrol için içeri giren hemşire, gözleriyle odayı süzdü, ardından pencereye yürüyerek camı açtı.
“Biraz oksijen girmesi lazım, öyle değil mi, İskender Bey?” dedi hafif bir tebessümle. Gözlerindeki ifade, söylediklerini onaylıyordu.
“İskender...” Adı kulağıma çalındığında içimde bir şeyler kıpırdadı. Tanıdık bir his… Ama nereden?
“İskender?” diye mırıldandım, zihnimde beliren görüntüleri yakalamaya çalışarak. Sonra birdenbire anılar gözümün önünde canlandı.
Evet, buldum! Çocukken bize sık sık gelen adamdı o. Her gelişinde bana bir şeyler getirir, mutlu etmeyi iyi bilirdi. En son, babama bir gitar getirdiğini hatırladım. Ama… O gitar kimindi?
Gözümün önüne eskitme ahşap rengi, parmak izleriyle solmuş cilası geldi. Sanki birine ait, geçmişten yadigâr bir şeydi. İşte o an, hafızamda kopuk bir parça yerine oturdu.
Karşımda duran adam çocukluk oyunlarımın başkahramanıydı.
Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Yılların yüzüne çizdiği izleri, gözlerindeki derinliği fark ettim. Çocukluğumun o neşeli, hediyelerle dolu adamı… Şimdi karşımda, tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı.
“İskender Bey…” sesim titrek çıktı. “Siz… Beni hatırlıyor musunuz?”
İskender, başını yavaşça kaldırıp, önce beni süzdü, sonra gözleri bir noktaya takılıp uzaklara daldı. Sanki zihninde bir şeyleri tartıyordu. Birkaç saniye sessizlik oldu, derin bir nefes aldı ve yavaşça, zorlanarak ama kararlı bir şekilde söyledi:
“Tabii ki hatırlıyorum…” dedi tekrar, bu kez daha alçak bir tonda, neredeyse fısıltı gibi. “Sen, bahçede top oynarken yere düşüp dizini kanattığında ağlamayıp, yere çöküp karıncaları izlemeye başlamıştın. Hatırlıyor musun? Gözlerini hiç unutmam. Merakla bakan ama içine gömülmüş, bir şeyleri sorgulayan gözlerdi onlar.”
Sözleri, zihnimin kuytularında saklanmış eski bir pencereyi araladı. O anı, o sessiz öğleden sonrayı, dizimdeki sızıyı ve karıncaların usul usul yürüyüşünü hatırladım. Ama en çok da, başımı kaldırdığımda bana doğru eğilmiş bir adamı… İşte oydu. İskender.
Yutkundum. İçimde bir şey kabardı. Sorular, cevapsızlıklar, yıllarca saklanmış boşluklar… Hepsi tek tek uyanıyordu.
“Siz... Neden gittiniz?” dedim usulca. “Neden bir daha hiç gelmediniz?”
İskender, bu kez başını kaldırdı. Gözlerindeki o kırılgan ifade, artık gizlenemeyecek kadar açıktı. İçinde hem pişmanlık hem de çaresizlik vardı. Belki de, hayatın kimseye açıklamadığı o keskin yüzünü taşıyordu gözlerinde.
İskender’in sesi yeniden yükseldi, bu kez biraz daha kararlıydı:
“Mehram… Senin doğduğun gün, hastaneye ilk ben vardım. Annenin elini tutan ilk kişi bendim. Babana, seni kucağına nasıl alması gerektiğini gösteren… Bendim.”
“Ben…” dedi sonra. “Ben seni hep uzaktan izledim, hep bildim, hep sevdim. Ama bazen sevmek, yanında olmakla olmuyor. Bazen, sessizce uzaktan bakmak zorunda kalıyor insan. Bazen, sadece bakabilmek bile bir lütuf oluyor.”
Annem gözyaşlarını daha fazla tutamamıştı. Başını öne eğmiş, elleriyle yüzünü kapatmıştı. Babam, hâlâ ayakta ama başı eğikti. Onun da gözleri dolmuştu, ama belli etmiyordu.
O an, her şey durdu. Bir anda o eski anılar, zihnimde canlandı. Ama İskender’in gözlerinde, geçmişin üzerine örtülen bir sır vardı. Konuşmadı, sadece yüzünde tanıdık bir hüzün vardı.
Hemşire, pencereyi açıp derin bir nefes alırken, “Hava değişimi iyi gelir,” dedi ve masaya doğru yöneldi.
Zihnimdeyse bambaşka bir şey dönüyordu. O gitar... O eski hediye... Çocuk aklımla anlamlandıramadığım ama yüreğimde tuhaf bir iz bırakan o gün... Ne olmuştu tam olarak?
Hatırladıklarım eksikti. Kırık dökük bir hikâyeydi elimde kalan. Parçaları bir araya getirmeye çalıştıkça daha da dağılır gibi oluyordu.
Gözlerimi İskender’e kilitledim. O da bir an için uzaklara daldı. Gözlerinde beliren o solgun ışık, geçmişin bir kıvılcımı gibiydi. O an fark ettim. O da tıpkı benim gibi geçmişi düşünüyordu. Belki de daha fazlasını… Belki de hiç anlatmadığı bir yükü taşıyordu omuzlarında.
İskender’in gözleri, geçmişin ağırlığıyla gölgelenmişti. Yüzündeki çizgiler belirginleşti. Her biri ayrı bir hikâye anlatıyor gibiydi. Beni hatırladığını söylemişti… Ama sesindeki o küçük tereddüt… O kırık tını… Bazı anıların üstünün örtülmeye çalışıldığını fısıldıyordu.
İçimde beliren huzursuzlukla kıpırdandım. Damarlarımdan geçen kan, hızını artırmıştı. Yutkundum.
“O gitar…” dedim, farkında olmadan sesim biraz yükselmişti. “Babamın gitarı... Onu… Nereden bulmuştunuz?”
İskender’in bakışları bir anlığına kararır gibi oldu. Yüz kaslarında belli belirsiz bir kasılma… Parmakları dizinin üzerinde kıpırdadı, sanki eski bir yara yeniden kanıyordu. Gözlerini benden kaçırdı. Ardından pencereye yönelerek uzaklara baktı; dışarıdaki çınar ağacının çıplak dallarına…
“O gitar…” diye mırıldandı. Sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü. Ardından cümlelerini yumuşatarak devam etti. “Babana aitti, evlat. Kime olacak başka?”
Yüzünde aniden beliriveren tebessüm, bir yandan savunma mekanizması gibiydi, bir yandan da içten. Hafifçe başını iki yana sallayarak o günleri anımsadı.
Tam o sırada babam da konuşmaya katıldı. Sesinde eski bir neşenin kırıntısı vardı. “Ben zamanında çok gitar çalıp şarkı söylerdim,” dedi. “İskender’le birlikte akşamları felekten bir gece çalardık. Deli doluyduk o zamanlar.”
Ardından, gözleri bir noktaya takılarak iç çekti:
“Hey gidi günler, hey…”
İskender kısa bir kahkaha attı. Yorgun ama içten bir kahkahaydı. Ardından gözlerini bana çevirip, sesi bir ton yumuşadı:
“Bak evlat, aynen babana benziyorsun. Müzik bölümündeydin değil mi?”
Bir an duraksadım. Soru, kulağımda yankılandı. İçimde bir yer, yıllar sonra onay bekler gibi titredi.
“Evet,” dedim. “Konservatuvar öğrencisiyim.”
Başımı hafifçe eğerek söyledim bu cümleyi, sanki bu bilgiyi daha önce onun da bilmesini istermişim gibi.
Hemşire, odaya yeniden girerek nazik ama kesin bir tonda konuştu:
“Artık hastamızın dinlenme vakti. Lütfen odayı daha fazla meşgul etmeyelim.”
Sözleri, odadaki geçmişin büyüsünü dağıttı. Ayak sesleri, vedalaşmaların gölgesinde yankılandı.
Odadaki o ağır hava, koridora da taşmıştı. Sessizce yürürken, hastanenin beyaz duvarları boyunca ilerleyen adımlarımızın sesi, içimdeki düşünceleri bölüyordu. Ama hiçbir şeyin sesi, babamın az önce söylediği o sözü bastıramıyordu:
“Hey gidi günler, hey…”
İskender’in yüzündeki ifadeyi düşündüm. Gözlerine dolan o gölge, bir an için geçmişin kapılarını aralamıştı. Ama hemen ardından kapanmış, kilitlenmişti yeniden.
İçimde bir şeylerin eksik kaldığını hissediyordum. Bir parça daha… Belki de o gitarın ardında saklı bir anı… Ya da hiç anlatılmamış bir hikâye… Henüz bilmiyordum. Ama biliyordum ki İskender’in sustuğu yerde, gerçeğin izi saklıydı.
Ve ben, o izlerin peşinden gitmekten başka bir yol bulamıyordum.
Koridorun sonunda bir süre sessizce yürüdük. Adımlarımız yankılandıkça, içimdeki düşünceler de ağırlaşıyordu. Babam, asansörlere birkaç adım kala duraksadı. Omzunu hafifçe bana çevirdi. Gözlerinde o tanıdık ama çoktan yitip gitmiş bir şeyin kırıntısı vardı.
“Evlat,” dedi, sesi alıştığım o yorgun ama sıcak tondaydı. “İyi misin?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra başımı hafifçe salladım.
“Sadece…” dedim. “O gitarın hikâyesini merak ediyorum.”
Babam gözlerini kaçırmadı bu kez. Sanki bekliyormuş gibi. Derin bir nefes aldı. Göğsü usulca inip kalktı. Sonra bakışlarını uzaklara çevirdi, sanki kelimeler kolay çıkmasın diye zamana tutunuyordu.
“O gitar…” dedi yavaşça, “eskiden çok şey anlatırdı bize. Her notası, bir anıya dokunurdu. Ama bazı hikâyeler zamanla sessizleşir, evlat.”
Bir duraksama oldu. Gözleri boşluğa takılı kalmıştı.
“Benim gitar çalmayı bıraktığım gibi… O da sessizleşti.”
Sonra yüzüne belli belirsiz bir tebessüm yerleşti. Yorgundu, ama içten.
“Belki bir gün… Seninle birlikte yeniden hayat bulur, ha? Ne dersin?”
Sözleri yüreğime dokundu. Gözlerimin içine baktığında, o an sanki eski bir çağrı, bir miras, sessizce bana bırakılıyordu.
“Tabii baba,” dedim, dudaklarıma yayılan bir tebessümle. “Neden olmasın?”
Birlikte dış kapıya doğru ilerledik. Zihnimde babamın sözleri evirilip duruyordu. Her kelimesi, geçmişin sisinden çıkıp bugüne uzanan bir köprü gibiydi.
Kapıdan çıktığımızda gecenin serinliği yüzüme vurdu. Derin bir nefes aldım. Hastanenin loş ışıkları ardımızda kaldı. Gökyüzü açıktı; yıldızlar, sanki biraz daha yakın görünüyordu bu gece.
Tam karşıdaki parkın köşesinde, soluk bir sokak lambasının altında eski bir sokak müzisyeni duruyordu. Elleriyle gitarına sarılmıştı; parmakları tellerin üzerinde zarifçe dans ediyordu. Hafif bir melodi yükseldi, tanıdık olmayan ama ruhuma dokunan bir ezgiyle.
İçimde tuhaf bir şey kıpırdadı. Müziğe kulak verdim. Tellerden dökülen notalar, sanki geçmişin yankılarını taşıyordu.
Ve o an fark ettim.
Bu hikâyenin peşini bırakmayacaktım.
Eve döndüğümüzde saat geceyi çoktan geçmişti. Koridorlar sessizdi, evin içindeki her şey uyuyormuş gibi. Günün ağırlığı omuzlarıma çökmüştü; hem bedenim hem zihnim yorgundu. Sessizce odama çıktım. Kıyafetlerimi çıkarıp sepete attım, sıcak suyu açtım. Suyun buğusu aynayı yavaşça kaplamaya başlamıştı. Duş, sadece bedeni değil, ruhu da yıkardı bazen. Bugün buna ihtiyacım vardı.
Banyonun sessizliğinde düşünceler birbirine karıştı. Gitar... Hastane... O sokak müzisyeni... Ve masamda gördüğüm bir ayrıntı: Proje ödevimin teslim tarihi. Göz ucuyla fark ettiğim tarihle içimdeki bütün karmaşa yeniden canlandı. Yarın teslim etmem gereken bir ödev vardı. Son birkaç paragrafı hâlâ eksikti. Bugünün tüm duygularını sırtımda taşırken nasıl toparlanacaktım, bilmiyordum.
Duştan çıkınca havluyu üzerime doladım. Saçlarımdan damlayan suyla birlikte yavaş adımlarla odaya geçtim. Gördüğüm manzara karşısında bir an duraksadım.
Babam, odamdaki sandalye kenarına oturmuştu. Elinde bir kupa kahve vardı. Masamın üzerindeki ödevime göz gezdirirken bana döndü.
“Duştan sonra kahve iyi gelir diye düşündüm, oğlum,” dedi. Gülümsedi. Yüzü yorgundu ama gözleri canlıydı. “Sanırım iyi düşünmüşüm. Bu gece hayli uzun gibi.”
Elindeki kahveyi bana uzattı. Sonra tekrar ödeve baktı.
“İstersen yardımcı olabilirim. Daha erken biter,” dedi. Sesi yumuşaktı, yıllardır işitmeye alıştığım o baba tonuyla. Onay almak ister gibi bir tebessümle baktı yüzüme.
Her şey üst üste binmişti. Proje, o gitarın geçmişi ve babamla giderek daha da derinleşen bağımız… Ama bu düşünceleri ona açmak istemedim. Gecenin ağırlığını biraz hafifletmek için konuyu başka bir yöne çekmeye karar verdim.
“Bugün, okulda o eski öğretmeni gördüm. Hatırlıyor musun? Çok konuşan vardı ya hani…”
Babam gülümsedi. Hafifçe başını salladı.
“Tabii,” dedi. “Ona ‘dünyanın en uzun hikâyeleri’ veren öğretmen derdik.” Sesindeki ton geçmişe uzanıyordu. “Hangi hikâyesinden bahsediyorsun?”
Omzumu silktim. “Bugün biraz karışıktı aslında. Bir öğretmen, bir arkadaş… Ama sanırım bizi dinlemesi gerekirdi. Hızlıca bitirebileceği bir konuya takılıp kaldı.”
Babam bir an düşündü. Kahvesini karıştırırken konuştu.
“Bazen insanlar, gerçekten anlamak yerine sadece kendi seslerini duymak isterler,” dedi. “O yüzden bazen susmak en iyisidir. Dinlemek, gerçek anlamda duyduğunda anlamlıdır.”
Bir süre sessizce düşündüm. Bu sözler, gün boyunca zihnimde yankılanan karmaşaya usulca bir pencere açtı. Her şeyin bir anlamı vardı; bazen konuşmak değil, dinlemek gerekiyordu.
“Baba,” dedim sonra. Konuyu yine hafifçe çevirdim. “Geçen hafta birlikte bir kitap almıştık, hatırlıyor musun?”
Başını kaldırdı. “Evet, her zaman kitaplara düşkünsün. Ne oldu, beğenmedin mi?”
Gözlerim kitaplığa kaydı. Sırtı hâlâ yeni olan o kitabı gördüm. “İlgimi çekti aslında. Ama bu gece okumak yerine biraz daha proje üzerinde çalışmalıyım. Çok fazla şey birikti sanki… Bazen zor oluyor.”
Babam başını salladı. “Hayat bazen gerçekten karmaşık olur,” dedi. “Ama her şeyi tek seferde çözmeye çalışmanın bir faydası yok. Bir adım geri atmak... Her şeyin zamanla çözülmesine izin vermek de önemli.”
Sözleri zihnimde bir yerlere değdi. Belki gitarın sırrını da bir çırpıda çözmem gerekmiyordu. Belki doğru zaman, doğru his… Hepsi birer parça olarak gelecekti. O anı yaşamak, o müziği gerçekten duymak gerekiyordu.
Ve belki de, önce gerçekten dinlemeyi öğrenmeliydim.
Bir an daha sessizlik çöktü odaya. Yalnızca kahvenin son yudumu fincanda yankı buldu. Babam kupayı yavaşça bıraktı, sonra ayağa kalktı. Hareketleri yavaştı ama gözleri hâlâ bende takılıydı; sanki söylemek istediği başka şeyler vardı, ama kelimeler yerini bakışlara bırakmıştı.
“Eğer istersen,” dedi, sesi biraz daha kısıktı bu kez, “bu gece de biraz daha çalışırım seninle. Ama… Belki de önce biraz uyuman gerek. Bazen sabah, geceyi aşar.”
Sözleri yumuşak ama derindi. Zihnimde yankılandı. Belki de gerçekten ödevi tamamlamaya çalışmak yerine, geceye teslim olmak gerekiyordu. Bazı şeyler, üzerine gitmekle değil, bekleyerek çözülüyordu.
Başımı hafifçe salladım. “Evet,” dedim. “Biraz dinlenmek iyi olabilir.” Sonra, ona doğru gülümseyerek, “Ama seni çok konuşturuyorum. Kahveni bitir, sen de biraz dinlen artık.”
Babam hafifçe güldü. Yorgun ama huzurlu bir tebessüm vardı yüzünde. Kapıya yönelirken, durdu. Omzunun üzerinden bana döndü ve bir kez daha baktı.
“Düşünme, evlat,” dedi. “Her şeyin zamanı vardır.”
Söylediği bu son cümle, içimdeki düğümlere usulca dokundu. Bu kez gözlerinde yalnızca babama özgü bir bilgelik değil, geçmişten gelen bir anlam da vardı sanki. Sözlerinin içinde, söylenmeyen başka cümleler gizliydi. Gitarın sırrı, geçmişin izleri ve henüz bilmediğim bir şeyler…
O gece, projeyi tamamladım.
Ama zihnimde bir şeyler yerli yerine oturmuştu.
Ve sabah, gerçekten geceyi aşacaktı.
Aşağıdaki ankete katılarak Grihat orkestrasına sesinizi katmayı unutmayın! İlhamın nöbetinde, bir sonraki seansa kadar takipte kalın. 🎻🖤""Kübra’nın bu ilham nöbeti sizin ruhunuzda nasıl bir iz bıraktı?"
BÖLÜM 1 :GÖRÜLMEYEN SES 🖤🗝️
[Prolog – Uçurumun Kıyısı]
“Bazı insanlar düşmez… Sadece tutunmayı bırakır. İşte orası, hayatın uçurumudur. Sessizce düşmeyi öğrenirsin.”
Sabahtı. Güneşin gülümsemesi, içimde ağlayan küçük bir çocuğun hıçkırıklarına karışan bir sıcaklık gibiydi. O sıcaklık, öylesine derindi ki, uykusuz geçen bir gecenin ardından, içimdeki tüm boşlukları doldurmaya yetmiyordu. Pencerenin pervazına konan serçe, gözlerini kaybettiği zamanlardan ve gri şehre boyanmış ışıklardan bihaberdi. O hiç büyümemişti. Dünyayı susturduğumda, ben de büyümek istememiştim aslında.
Masamda soğumuş bir kahve vardı. Hala var olduğunu bilmek, içindeki buharın kaybolmuş olması gibi bir şeydi. O soğuk kahve, hiçbir zaman içimi ısıtmamıştı. Zihnimin en karanlık köşesine dokunmuş bir hatıra gibiydi. Bazen soğuyan bir kahve, hiç içmediğimizden çok daha fazla şey anlatır insana. Bir yudumdan sonra, onca zamanın ne kadar anlamsız olduğu fark edilir. Ama yine de içilmiştir, içmemek, hâlâ bir şeyleri kaybetmek gibi bir şey olurdu.
Gözlerim masamın köşesindeki çerçeveye kaydı. Bir resim. Bir geçmiş. Beni sürekli izleyen o gözler… Tıpkı bir zamanlar beni, her bakışında sırtımdan düşen ağırlıklardan habersiz izleyen birisi gibiydi. Aynı ses, aynı bakış, aynı senaryo kafamda yankı yapıyordu. Kulaklarımı iki elimle kapatıp, içimdeki boşluğu hissettim. Bu boşluk, sesleri susturmanın kolay olmadığını hatırlatıyordu. Ve işte, yine bir kapının eşiğindeydim. Yine o dönüm noktasıydı. Yine bilmediğim bir zaman dilimindeydim. Hangi kaçıştı bu?
Bazen insanlar, her şeyin gidişatına karar veren bir son noktaya varırlar. O son nokta, her şeyin başladığı anla öylesine iç içedir ki, biri olmadan diğeri hiçbir anlam taşımaz. Denizin mavi ve yansımasız suları bile, nehir gibi aksa da, içimde bir kırgınlık bırakıyordu. O denizin huzuru, beni daha da içsel bir karanlığa sürüklüyordu. Benim denizle ilişkim hiç hoş olmadı, hep uzak kaldım. Şimdi ise, bir uçurumun kenarındaydım, o susturamadığım seslerin tüm ağırlığını sırtımda hissederek. Nereye gideceğimi, neyi bekleyeceğimi bilmiyordum.
Ayaklarım yerden kayarken, gözlerim karanlıkta bir adım daha atmaya hazırdı. Hani o an vardır ya, her şeyin bittiğini sandığınız an, o andan sonra bir şeyin kalmadığını hissedersiniz… O anın kokusu, her şeyin vedasını taşır. Yanaklarımdan süzülen yaşlar, bana geride kalanları hatırlatıyordu. Her şey veda kokuyordu. İçimdeki yorgunluk, yılların birikmiş acısını sessizce anlatıyordu
Uçurumun kenarındaydım. Ayaklarımın altındaki taş, usulca yerinden oynamıştı ama düşmek için bir neden yetmiyordu. Düşmemek için de bir neden kalmamış gibiydi. Sessizlik, yırtılmış bir göğüs gibi içimi acıtıyordu. Deniz, aşağıda geceyi soluyordu. Gözlerimi kapattım. Kulağımda bir ses yankılandı—eski, yavaş, ağır bir ses.
> “Sevdiğim insanlar o vakitte gitti, evlat...
Ben de o vakitte kaldım.”
Hemen, gözlerimi araladım. Bu cümleyi ilk kez duyduğumda, Râmi Vefa, cebinden kırık cep saatini çıkarmış, avucunda kayıp zamanı tartar gibi susmuştu. Saat çalışmıyordu. Ne akrebi ne yelkovanı ilerliyordu. Sadece bir an vardı onda—bir ömürlük sessizlik gibi duran o an.
“05.13,” demişti bilge adam, gözlerini uzaklara dikerek. “Zamanı orada bıraktım. Zaman da beni…”
İşte şimdi, kendi sessizliğimde o cümle ağır ağır yükseliyordu. Sevdiği insanlar… Vakit… Kayıp…
Kalbime bir şey dokundu. Ne zaman denize bakan bir uçurum bulsam, ne zaman gökyüzü bu kadar gri olsa, içimde kıpırdayan o yaralı çocukla göz göze gelirdim.
İşte tam o an…
Rüzgâr hafifçe yüzüme vurdu. Ellerimi cebime götürdüm. Onun gibi… Râmi Vefa gibi… Belki o da zamanı bir yerde bırakmalıydı. Belki hâlâ tutunduğu, aslında çoktan yıkılmış bir binanın gölgesiydi.
“Zaman bazen akmaz,” demişti bir gün daha, “bazen bir insanla beraber donar. Herkes yürürken sen orada bekliyor olursun. Beklemek de bir tür yastır evlat. En sessizinden.”
Ve ben şimdi anlamıştım…
Uçurum bazen insanın içinde başlardı.
Ve bazen bir ses, bir cümle, bir kırık saat…
Şimdi ben de oradaydım işte.
Zamanın akmadığı, sadece sızladığı bir yerde.
Ve belki de Râmi Vefa gibi…
Ben de içimde bir saati durduruyordum.
İnce, kırık bir çizgi gibi…
Bir daha ilerlemeyecek bir ibre gibi…
Bir fısıltı duydum, o an dünyayı ilk kez hissettim.
"Seni seviyorum..."
Eflal ‘in sesi, içimdeki son sızıyı uyandırdı.
Beni tutan tek şeydi, bu söz.
Ah Eflal! Ah Eflal adın gibi bende sende bir yara olarak kalacağım.
Belki bir başlangıçtı bu fısıldanan söz. Ama belki de, sadece bir gecikmiş veda...
Önümde duran uçurum, yine aynı şekilde beni çağırıyordu.
Ve ben hâlâ, o fısıltıya sığarak hayatta kalmaya çalışıyordum.
“Kendine iyi bak,” dedim içimden.
“Çünkü ben beceremedim, Vişne Kraliçesi.”
Ve o an, içimde her şey birdenbire durdu. Bu söz, her şeyin anlam kazandığı an oldu, her şeyin kaybolduğu…
Ve zaman, bir kez daha kırıldı içimde.
Tıpkı Rami Vefa’nın saati gibi…
BÖLÜM ADI: GÖRÜLMEYEN SES
AFORİZMA: "Bazen en derin iz, gözle görülmeyen bir seste gizlidir."
Sabah, ince bir sızıyla başladı.
Boynumdaki ağrıyla irkildim, uykunun bıraktığı tortu hâlâ kemiklerimin arasında dolaşıyordu. Masada sızmışım. Başımı kitapların üzerine düşürmüş olmalıyım. Kalemim açık bir sayfada durmuş, cümleler tamamlanmayı bekler gibi boynu bükük. Sınavın yükü omuzlarımı ağırlaştırmışken, zihnim çoktan teslim olmuştu geceye. Şimdi ise sabah, beni uykudan değil, gerçeklikten uyandırıyordu.
Bir an başımı kaldırıp odaya baktım. Duvardaki takvim değişmişti, zaman bir gün daha yaşlanmıştı benden habersiz. Burnuma gelen o tanıdık koku, geçmişin sıcak bir hatırası gibi odama sızıyordu: Kızarmış ekmek… Anne kokusu... Ev kokusu… Hayatın en kırılgan ama en güvenli hâli.
Dolabın kapağını açtım. Gözüm yeşil çizgili gömleğe takıldı. Umay’ın “çimen göz” diye gülerek seslenişi geldi aklıma. Bu sabah sıradan olamazdı. Bu sabah kendim için, ona ait bir çağrıyı giyinmek istedim. Aynanın karşısına geçtim. Saçlarımı yana tararken gözlerimin içindeki yorgunluğu değil, içimde taşıdığım bir umudu düzeltmeye çalıştım sanki.
Merdivenlerden inerken annemin sesi yankılandı arkamdan, telaşlı ama sevgi dolu:
“Yavaş ol, oğlum! Düşeceksin merdivenlerden, Allah korusun. Kahvaltı hazır, senin için ekmekleri kızarttım. Börek de var. Hadi otur, çayını koyuyorum.”
O an, zaman yavaşladı. Masanın üzerindeki o kahvaltı, bir sofradan daha fazlasıydı. Bir anne duası, bir evin kalbi, bir çocuğun büyümeyen yanıydı. Annemin ellerinden öptüm. “Mis gibi kokuyordu yukarıdan, yine harikalar yaratmışsın,” dedim. Sanki hayatın tüm zorlukları birkaç lokmalık huzura dönüşüyordu onun elinden.
Kahvaltının ortasında telefonum titredi. Umay’dan bir mesaj:
“Sınav var bugün, çimen göz. Neredesin? Seni bekliyoruz.”
Gülümsedim.
"Geliyorum, az kaldı."
Cümle kısa ama içimden geçenler bir paragraftı. Belki de bu sabah, her şey bir parantez içinde yeniden başlayacaktı.
Peçeteyle ağzımı sildim, ayakkabılarımı giydim. Tam çıkarken annem seslendi arkamdan:
“Oğlum, akşam babanın bir arkadaşı var, hastaneye gideceğiz. Sen de gelmek istersen orada oluruz.”
Arkamı dönmeden elimi kaldırıp onayladım. Belki de bazen bir baş hareketi, sayfalarca cümleden daha fazlasını anlatırdı.
Ve sonra, okul yolu beni içine aldı. Şehir uyanıyordu. Ama ben...
Ben içimde çoktan başka bir sabaha uyanmıştım.
Sokağa adım attığımda, şehir çoktan uyanmış, telaşını üzerime giydirmişti. Sınav… Aklımın bir köşesinde bir çocuk gibi oturuyor, dikkatimi çekmek ister gibi ayağını yere vuruyordu ama içimden bir ses, “Dün gece elinden geleni yaptın,” diyordu. Yine de iç huzur dediğimiz şey, insanın kendini kandırmak için kullandığı en süslü yalandı belki de.
Yeşil çizgili gömleğim rüzgârla birlikte üzerimde dalgalanıyor, ben ise ona gizli bir anlam yüklemiş gibi omuzlarımı geriyor, yürürken vücuduma bir kararlılık kazandırıyordum. Aynada gördüğüm hâlimin dış dünyaya nasıl yansıdığını kestiremiyordum ama o an, birini görmesem bile görülmek istiyordum. Güldüm kendime. Bu özgüven nereden çıkıyordu, bilmiyordum. Belki de sabahları insan, kendini olduğundan daha cesur sanıyordu.
Metrodan indiğimde saat beni biraz sıkıştırsa da içimde hâlâ bir rahatlık vardı. Okula yaklaşırken, kalbim sıradan bir sabaha ait gibi atıyordu. Ta ki, o koyu renkli arabanın siyah camlarının önümde fren sesine karışarak zihnimi bir anda susturmasına kadar.
Ayaklarım, birkaç santim daha ilerleseydi, belki de başka bir hikâyenin başkarakteri olacaktım. İçimde bir anlık ürperti belirdi. Araba, öylece önümde duruyordu. Camlar ardında saklı duran suret, merakımı gıdıklıyor ama bir yandan da içimde tanımlayamadığım bir tedirginlik bırakıyordu. Sürücü, sonunda kapısını açıp indi ve gözlerimin içine bakarak, nazik ama biraz da kibirli bir tonda konuştu:
“İyi misiniz? Dikkatli olun, az kalsın çarpıyordum size.”
Cümle, ne kadar düzgün ve endişeli görünse de arkasında belli belirsiz bir suçlama gizliydi. Cevap verirken sesimi yumuşatmadım:
“Ben gayet dikkatliyim. Sanırım siz çevrenizi doğru okumuyorsunuz. Patronunuza da iletin lütfen, insanların hayatı bu kadar basit bir kazaya kurban edilmemeli.”
Kelimeler ağzımdan döküldükçe sokağın sessizliği, söylediklerime yankı oldu. Arkama dönmeden yürümeye devam ettim. Kalbim biraz hızlı atıyordu. Yoluma devam ederken, arka camın açıldığını fark ettim. Sanki biri, kelimelerimden bir parça alıp saklamak ister gibi… Ama ben dönmedim. O bakışı görmeye cesaretim olsa bile, ihtiyacım yoktu. Sessizlik bazen bir cevap kadar netti. Belki de içinden biri sadece izlemeyi tercih etti. Belki de hayatımdan geçen ama ismimi hiç öğrenmeyecek biriydi. Ama o an, varlığıyla içimde bir iz bırakmıştı.
Yolun geri kalanı daha sessiz geçti. Kendi içime döndüm. Az önce yaşanan o kısa ama yoğun anın içinde, doğruyu mu söyledim, yoksa içimdeki öfkeyi mi konuşturdum, karar veremiyordum. Ama bir şeyi biliyordum: Artık sıradan bir sabah değildi bu.
Okulun demir kapısından içeri adımımı attığımda, çocukların, gençlerin, dostlukların birbirine karıştığı o tanıdık karmaşa karşıladı beni. Bahçe, her zamanki gibi cıvıltılıydı. Güneş çimenlerin üzerine yumuşak bir perde gibi serilmiş, herkes kendi sahnesinde görünmeyen bir oyun sergiliyordu. Kimse sınavdan bahsetmiyordu ama herkesin içinde bir şey saklıydı, tıpkı benim içimde olduğu gibi.
Gözlerim arkadaşlarımı aradı kalabalığın içinde. Her yüz tanıdık, her adım alışılmıştı ama içimde bir şey değişmişti. Sabahın başlangıcında değil, bir geçişin eşiğindeydim artık.
Onca kalabalığın içinde tanıdık bir yüz bulmakta zorlanırken, Umay’ın uzaktan beni fark edip elini havaya kaldırarak enerjik bir şekilde sallaması içimdeki belirsizliği kısa bir anlığına yatıştırdı. Elimi hafifçe kaldırıp selam vererek onların bulunduğu masaya doğru yürüdüm. “Selam gençler!” dedim, içten ama kendime bile yabancı gelen bir ses tonuyla. Sohbetlerin orta yerine yerleştim. Sayra, her zamanki içtenliğiyle başını bana çevirerek, ağzında tatlı bir sitemle, “Şükür geldin Mehram! Valla bugün sınavı ekeceksin sandık!” dedi. Gülümsedim, omzumu silkerek geçiştirdim. Ama o an, gözüm Aral’a takıldı. Yüzünde alışık olmadığım bir ifade vardı. Gözleri donuktu, bedeni buradaydı ama zihni bambaşka bir yerde geziniyordu.
“Aral?” dedim, merakımı saklamadan. “Nereye daldın öyle? Hayırdır? Bize de dön biraz, ne demeye bu kadar düşüncelisin?”
Aral, gözlerini hâlâ bir noktadan ayırmadan, sesi neredeyse bir fısıltı gibi düşürerek konuştu: “Abi… Duymuyor musunuz? Bu ses… Ne kadar güzel bir ses bu. Kulaklarım başka hiçbir şeyi algılamıyor şu an. Resmen büyüleniyorum.”
O an, duraksadım. Gözlerimi Aral’ın baktığı yöne çevirdim ve dikkatle kulak verdim. İlk başta ayırt edemedim. Kalabalığın uğultusu, uzak kahkahalar, sandalye gıcırtıları arasında bir tını… Sonra o ses usulca kulağıma değdi. İnce, berrak, kırılgan ama bir o kadar güçlü bir melodi. Sözler yoktu belki, ama her notada bir kelime, her tonda bir hikâye vardı. Bir insan sesi, ancak bu kadar güzel dokunabilirdi içe. Bu ses… İnsana ait ama bir o kadar da öte. Sanki gökyüzünden süzülmüş de çimenlere inmişti.
Başımı kaldırdım, sesin geldiği yöne bakmaya çalıştım. Bahçenin kenarlarında, küçük bir grup insanın ortasında bir figür… Ama kalabalık birbirine o kadar girmişti ki, sesi çıkaran yüzü seçemedim. Sadece o anın büyüsüne kapıldım. Zaman durmuştu. Rüzgâr yoktu ama saçlarım hareket etti sanki. Kalbim bir ritmi kaçırdı. Bu ses… Evet, bu ses bir yerime dokundu. Belki geçmişimde kapanmamış bir boşluğa, belki de adını henüz bilmediğim bir geleceğe…
Ama o büyü, Umay’ın keskin sesiyle parçalandı: “Hadi hadi toparlanın artık! Sınav saati geldi. Fırat Hoca bizi bekliyor! Yürü beyler!”
Herkes homurdanarak yerinden kalktı. Ben de yavaşça doğruldum ama ruhum orada kalmıştı. O sesin geldiği noktada. Kimdi o? Neden bu kadar etkilendim? Tanımadığım bir ses, tanıdığım herkesten daha gerçekti bir anda.
---
Sınavdan çıktığımda hava ağırdı. Sadece baharın nemi değil, içimde biriken sorular da üzerime çökmüştü. Ve bu soruların kaynağı tek bir kişide düğümleniyordu—o sesi çıkaran kişide. Bahçeye adım atar atmaz gözlerim çevreyi taramaya başladı. Yüzler, yüzlerce yüz… Belki aynı kantinde yemek yediğim, koridorlarda omuz attığım ya da asansörde sessizce yanımda bekleyen biri. Ama şimdi hepsi yabancı. Oysa birini arıyordum. Bir sesin sahibini.
Melodi artık duyulmuyordu ama yankısı zihnimde dolanıyordu hâlâ. Sanki kulağımdan içeri girmiş de kalbime yerleşmişti. Onu tekrar duymak istiyordum. Daha yakından, daha net… Belki de sadece sesini değil, varlığını da tanımak istiyordum. Ama bu şehir gibi okul da kalabalıktı, bu kalabalıkta yalnızca sesiyle var olan birini nasıl bulurdum?
Banklardan birine oturdum, gözlerim hâlâ kalabalığı tarıyordu. Kimse dikkatimi çekmiyordu. Belki de zaten beni görmemesi gereken biriydi o. Ama ben onu bulacaktım. O sesi… Bir kez daha duymadan geçemeyecektim bu okulun içinden.
Ve içimde bir his vardı artık, susturulması mümkün olmayan bir dürtü: O sesi bulmadan hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Bahçenin ortasında bir an durdum. Rüzgârın yüzüme çarpışındaki hafif serinlik bile aklımdaki karmaşayı dindirmeye yetmiyordu. İçimde, nereden geldiğini bilmediğim bir aceleyle, etrafıma bakındım. Sanki dünya dönüyordu ama ben olduğu yerde kalan tek şeydim. Nefes aldığım her saniyede bir ihtimal daha uzaklaşıyordu önümden, ama hangi yöne koşmalıydım, bilmiyordum.
Kendi etrafımda bir kez döndüm. Çaresizce. Kafamdaki tek soru, bu sesi bırakan kızın nerede olduğuydu. Kimdi? Adı neydi? Ve neden kalbimde bu kadar yankılanıyordu?
Birkaç adım attıktan sonra, daha önce o küçük grubun oturduğunu hatırladığım yere yöneldim. Fakat orası artık terk edilmişti; geriye ne bir ayak izi ne de bir tını kalmıştı. Sanki varlığı bir hayalden ibaretti. Ama ben gerçeğe inanmak istiyordum.
İçimdeki çekingen sesi susturup ilk kez bu kadar cesur bir adım attım. Etraftaki birkaç kişiye yaklaştım. Normalde kimseye bir şey sormaktan hoşlanmam ama bu, farklıydı.
“Burada... Bir kız şarkı söylüyordu,” dedim, gözlerimde saklayamadığım bir umutla. “Onu tanıyor musunuz? Ya da nerede olduğunu bilen var mı?”
Sanki dudaklarım bile soruları kendi isteğiyle söylemiyordu; kalbim, sesimi kullanarak birini bulmaya çalışıyordu. Belki de hiç tanımadığım birine bu kadar bağlanmanın ilk adımıydı bu. Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, o sesi yeniden duymam gerektiğiydi.
Tam o sırada tanıdık adımlar duydum. Umay ve Aral, telaşla yanıma yaklaştılar. Aral, klasik alaycı gülümsemesiyle, “Nereye kayboldun sen böyle, Mehram? Sınavın iyi geçti herhalde,” dedi.
Bakışlarım hâlâ çevrede dolaşırken, kuru bir tebessümle, “Çok çalıştım dememiş miydim zaten?” dedim. Gözlerimse hâlâ onu arıyordu. O bilinmez ama ezber bozan sesi. Belki de ilk kez bu kadar yoğun bir duygunun içinde, bu kadar yalnızdım.
Umay, gözlerinde ince bir kuşkuyla ama dudaklarında muzır bir ifadeyle, “Yoksa birini mi arıyorsun?” diye sordu.
O an içgüdüsel bir savunmayla, hiç düşünmeden, “Sayra’ya baktım,” dedim. Bu bir yalandı, evet. Ama bazı yalanlar, duyguların üstünü örtecek kadar ince ve korunaklı olurdu.
Aral da buna hemen eşlik etti: “Sayra kantine gitti, biraz kafasını dağıtacaktı. Kahve alıp geleceğini söyledi.” Sonra koluma hafifçe dokunarak, “Hadi şu masada oturalım, milletin ortasında ayakta kaldık,” dedi.
Oturduk. Kahkahalar, konuşmalar, güneşin altında devinen sesler... Hepsi bana uzakta gibi geliyordu. Ben, kalabalığın içinde sesin izini sürmeye çalışan tek kişiydim. İçimde bir yer, sessizce bağırıyordu: “O burada bir yerde, biliyorum.”
Tam o anda, Sayra elinde dikkatle taşıdığı tepsiyle belirdi. Adımları aceleci ama özenliydi. Etrafta göz gezdiriyor, gözleriyle bizi arıyordu. Yüzündeki ifade, bir an önce ulaşması gereken bir hedefi gösteriyordu. Kahveleri taşırken gösterdiği çaba, o an hepimizi gülümsetmeye yetti.
“Ya bu ne kalabalık böyle! Okul pazaryerine dönmüş. Kahveleri dökmeden buraya getirmek için bin takla attım resmen,” dedi. Sesindeki espri, yorgunlukla karışmış ama o tipik Sayra neşesiyle örtülmüştü.
Hep birlikte güldük. O an, ses değil, kahkahalar sardı bahçeyi. Kısacık bir mutluluk çemberiydi kurulan.
Ben de, biraz uzak ama aynı halkaya aitmişim gibi hissettim kendimi. Hafifçe gülümsedim.
“E yani Sayracığım,” dedim, sesimde hafif bir şakacılık. “Görücüye çıksan, sen kahveyi taşıyamadan ‘elde var sıfır’ deyip kaçarlar herhalde.”
Sayra, kahkahalara boğulmuş grubun arasından hafifçe kaşlarını çatarak baktı. “Of, çok komik gerçekten!” dedi ama o da gülüyordu. İstemese bile.
Ve o an, sanki her şey dondu. O sesin eksikliğinde, diğer tüm sesler birbirine karıştı. Sanki hepsi aynı anda susmuş, sadece içimdeki soru yankılanmıştı:
“Kimdi o kız?”
Ama bu cevabı sadece ben arıyordum. Ve bu, artık kimseyle paylaşamayacağım kadar bana ait bir soruydu.
Kahkahalarımızın yankısı henüz bahçenin sessizliğinde dağılmamışken, havayı yaran sert bir bağırış sesi aniden tüm sohbetleri susturdu. Kahve fincanları elimizde, tebessümlerimiz dudak kenarlarında dondu kaldı. O an zaman, bir anlığına duraksamış gibiydi; herkesin bakışları aynı noktada kenetlendi. Kalabalığın içinden yükselen öfke, önce ince bir uğultu gibi geldi kulağımıza, sonra hızla büyüyerek üzerimize çöktü.
Ve ansızın…
İki gölge, bir rüzgâr gibi masamıza çarptı. Sandalyeler devrildi, fincanlar havada savruldu, sıcak kahveler yerlere saçıldı. Masamızın üzerindeki o küçük düzen, bir savaş alanına dönmüştü. Çevremizdeki herkes panikle geriye çekilirken, yumruk sesleri kulaklarımızda tok bir yankı bırakıyordu. Kimin kime vurduğu, kimin neden bağırdığı belli değildi. Gözlerde yalnızca öfke, hareketlerde yalnızca saldırganlık vardı.
Bir an, içimde garip bir dürtü doğdu. Duruma müdahale etmezsem daha büyük bir felaketin yaşanacağına dair tarif edemediğim bir his… Ayağa kalktım. Kalabalığın içinden hızla sıyrılan bir adam, gözlerini bana dikmiş, adımlarını öfkeyle sıklaştırarak üzerime geliyordu. Yüzü, insanın içini ürperten bir boşlukla doluydu. Ne öfkesinde mantık vardı ne de bakışlarında bir insaf kırıntısı.
Tam önümde durduğunda, anlık bir refleksle kaldırdığı kolu göz hizama kadar geldi. Bu savrulan el, sadece fiziksel bir tehdit değil, içimde bastırmaya çalıştığım tüm öfkenin ve geçmişin bir yankısıydı. Bileğini sertçe tuttum. “Kendine gel aslanım,” dedim, sesim sakin ama içten içe titrekti. “Masamızı zaten dağıttın. Daha fazlasını yapma.”
Bakışlarım onun bakışlarına değdiğinde, kısa ama yoğun bir suskunluk oldu aramızda. Gözleri derin bir boşluk gibiydi; sanki yıllardır taşınan ve bir türlü ifade edilemeyen bir yükün izleri orada saklıydı.
O sırada, kalabalığın arkasından tiz ama tanıdık bir ses duyuldu. “Alaca, hadi abi gidelim!”
Alaca mı?
İsmini duyar duymaz içimde bir şeyler yerinden kıpırdadı. Duyduğum bu tek kelime, bilinmeyen bir hikâyenin anahtarı gibi düştü zihnime. Genç adam, tereddütsüz şekilde geri çekildi. Gözlerini bir an üzerimde tuttu, sonra hızla yanındakilerle birlikte kalabalığın arasında kayboldu. Gidişinin ardından geriye yalnızca çarpık bir masa, dökülmüş kahve kokusu ve derin bir sessizlik kalmıştı.
Ama ben…
Ben yerimde donakalmış, ‘Alaca’ ismini zihnimde evirip çeviriyordum. Bu ismi daha önce duymuştum; sessiz bir notta, bir gözyaşında, belki de gecenin en karanlık anında yankılanan bir tınıda…
Kimdi bu adam? Neden bu kadar öfkeliydi? Ve neden onun varlığı, içimde henüz tanımlayamadığım ama giderek büyüyen bir tedirginliği tetikliyordu?
Sorular, o an kahkahalarla başlayan bu günün sonunda ardı ardına yığılmaya başladı zihnime. Cevaplar uzak bir adresteydi belki… Ama artık emin olduğum tek bir şey vardı:
Bu “Alaca” yalnızca bir isim değildi.
Bir gölgenin, yaklaşmakta olan bir fırtınanın habercisiydi. Ve ben, bu hikâyenin tam ortasında, istemeden de olsa çoktan yerimi almıştım.
Metroda cam kenarına yaslanmış, yağmurun cama bıraktığı izleri seyrederken kafamın içinde birbirine karışan düşünceler giderek ağırlaşıyordu. İçimde biriken soruların hiçbiri, net bir cevapla karşılık bulmuyordu. O gizemli sesin sahibi kız, zihnime kazınmıştı. Adeta bir rüya gibi geçmişti hayatımdan ama bıraktığı etki gerçekti. Bir yandan onun kim olduğunu merak ediyor, bir yandan da Alaca ile yaşanan gerginliğin üzerimde bıraktığı kırgınlığı atamıyordum. Tüm bunlar yaşanırken içimde anlamlandıramadığım bir boşluk vardı; sanki bilmediğim ama bana ait bir şeyler yüzeye çıkmak için bekliyordu.
Metrodan inip yürüyüş yoluna adım attığımda yağmur hızını iyice artırmıştı. Sırılsıklam olmuş kitaplarımı göğsüme bastırdım, üzerimdeki kapüşonu biraz daha sıkı çektim başıma. O sırada birden aklıma annemle babamın hastaneye bir aile dostunu ziyarete gidecekleri geldi. Önce eve gitmeyi düşündüm, ama sonra içimde tarif edemediğim bir dürtüyle yönümü değiştirdim. Belki de onların yanında olmak istiyordum, belki de içimde bir şey beni oraya çekiyordu. Cebimden telefonu çıkarıp aradım; uzun uzun çaldı ama açan olmadı. Muhtemelen telefonlarını duymamışlardı. Ben de vakit kaybetmeden yönümü değiştirdim ve diğer yeraltı treni hattına geçip hastanenin yolunu tuttum.
Hastanenin griye çalan duvarları ve floresan ışıkları arasında yürürken, içimde tuhaf bir tedirginlik vardı. Kalbim, normalden hızlı atıyor gibiydi. Annemle babama ulaşamamak, odayı bulmakta zorlanmak bu hissi daha da derinleştirmişti. Birkaç kişiye danışarak, sonunda rastgele verilen bir oda numarasına yöneldim. Kapının yarı açık olduğunu görünce, adımlarımı yavaşlattım. İçeriden babamın sesini duydum. Tanıdık sesler arasında bir yabancının sesi de karışıyordu:
"Mehram hâlâ bilmiyor, değil mi? Zaman nasıl geçti, yaşlandık… Ne güzel günlerdi o hizmet ettiğimiz günler, yaşamı satmadık, yaşatmak içindi her şey.”
Tam o sırada telefonum çaldı. “Kahretsin,” dedim alçak bir sesle ve telaşla kapattım. Ama çok geçti. Annem kapıya yöneldi, ardından babam. Gözlerinde suçüstü yakalanmış bir ifadeyle bana bakıyorlardı.
Annem, sanki beni ilk defa görüyormuş gibi tedirgin bir sesle, “Oğlum,” dedi.
Odadaki havayı birden garip bir yoğunluk sardı. Az önce duyduklarım kafamda dönüp duruyor, bir anlam çıkarmaya çalışıyordum. Babamın yanındaki adam bana dikkatle baktı.
“Beni görmek ne güzel... Babana çok benziyorsun,” dedi.
Bu cümlede, bana ait ama henüz bilmediğim bir geçmişin kokusu vardı.
O andan itibaren içimde sadece tek bir düşünce büyümeye başladı:
Ben gerçekten kimdim?
Annem, “Oğlum…” dedi, sesi alışılmışın dışında yumuşak ve titrekti.
O an, o tek sözcükle, odadaki her şey dondu.
Göz göze geldiğimizde bakışlarını kaçırdı. Babam, dudaklarını birbirine bastırmış, konuşmakla susmak arasında gidip gelen bir adam gibiydi. Yanlarındaki adam hâlâ odadaydı; bana tuhaf şekilde dikkatlice bakıyordu. Yüzü yabancıydı, ama içinde bir şeyler tanıdık. Gözlerindeki bakış, yıllar öncesinden gelen bir hatıranın tozlu kutusunu açar gibiydi.
"Ziyarete geldim," dedim, sesi çok zor çıkardım. Ellerim cebimde, kitaplarım kolumun altında ezilmişti.
Annemle babam kısa bir bakıştılar. Aralarında gözle görülmez bir anlaşma geçmişti o an; kelimeler değil, suskunluk konuşmuştu.
“Biz de birazdan çıkacaktık zaten,” dedi babam, çabuk toparlanan bir ifadeyle.
O an neyi gizlediklerini, neden ismim geçerken bu kadar çekingenleştiklerini, o adamla olan bağlarının ne olduğunu bilmiyordum. Ama içimde tarif edemediğim bir his kabarıyordu: Sıradan bir genç olmadığımı ilk defa o anda hissetmiştim.
Hayatımın perdesi az önce aralanmış, sahnenin ucundan gölgeler süzülmüştü.
Yanlarındaki adam gülümsedi, ama o gülümsemenin içinde bir burukluk vardı. “Seni görmek ne güzel… Babana ne çok benziyorsun,” dedi.
Kafamda çakan soruların hiçbirine açık bir cevap yoktu. Ama artık sormam gereken sorular olduğunu çok iyi biliyordum. Ve daha önemlisi, bu soruların birçoğunun cevabı sadece kelimelerde değil, insanların suskunluklarında gizliydi.
O günün sonunda, o loş hastane odasından çıkarken hissettiğim şey ne korkuydu ne şaşkınlık.
Bir şeyler başlıyordu.
Ve bu, yalnızca bir ailenin geçmişiyle ilgili değildi.
Kendi hikâyemin karanlık köşelerinde, "Mehram"ın kim olduğunu yeniden keşfetmeye başlamıştım.
Bir an için, hiçbir şeyin doğru gitmediğini hissettim. İçimdeki boşluk daha da büyüdü. Anne ve babamın bana gösterdiği endişe, onları tanımadığımı hissettirdi. Odayı bulmamdan sonra gizlice dinlediğim o konuşma, bir şeyi değiştirmişti. Ailemin geçmişi, belki de yıllardır bana sakladıkları o karanlık sır, bir şekilde açığa çıkmaya başlamıştı.
Annemin yüzündeki o korku ifadesi, o sırada her şeyden daha fazla şey söylüyordu. Konuştukları her kelime, geçmişin gölgelerini üzerine taşıyor gibiydi. Annemin ve babamın bana sakladığı, kim bilir ne kadar karanlık bir geçmiş vardı?
“Ne demek istediler?” diye sordum, sesimdeki titremeyi fark ettim. Babamın gözlerinde kısa bir an için kaçamak bir bakış belirdi. Ama sonra, eski tavrıyla yine soğukkanlı bir şekilde konuşmaya başladı:
“Mehram, bazı şeyleri öğrenmek için erken. Bunu hazmedebilecek durumda değilsin.”
O an, içimde yankılanan bir ses vardı. O ses, bana her şeyin çok daha derin ve tuhaf olduğunu fısıldıyordu. Bu açıklamalar, cevaplardan çok daha fazla soru yaratıyordu. Her kelime, içimdeki belirsizliği daha da körüklüyor, sanki zihnimin duvarlarına çarpıp yankılanıyordu.
Annem tam konuşmaya yeltenmişti ki, içeriden bir ses yükseldi:
“Mehram... Buraya gel evlat.”
Bir anda bulunduğum odadan kopup, ağır adımlarla sesin geldiği yöne yöneldim. Kalbim garip bir şekilde hızlanmıştı. Bu çağrı, o kadar tanıdık ve bir o kadar yabancıydı ki… Kapıya yaklaştım, elim terlemişti. Yavaşça kapıyı araladım ve içeri adım attım. Yatakta yarı dik oturur vaziyette, yaşlı bir adam yatıyordu. Yanında annem yaşlarında bir kadın oturmuştu. Kadının gözleri hafif bulanıktı ama dikkatle bana bakıyordu. Gözleri... Sanki yıllardır beni arıyormuş gibi.
“Ooo, nasıl da büyümüşsün aslanım,” dedi adam, sesi yorgun ama sıcaktı. “Tanımadın mı beni? Tabii uzun zaman oldu, hatırlamaman normaldir. Küçüktün o zamanlar…”
İçimde, baş edemediğim bir karmaşa vardı. Sesindeki tanıdıklık, yüzündeki belli belirsiz tebessüm, sanki geçmişten bir yankıydı. Ama tam yerine oturmuyordu hiçbir şey.
“Hatırlamıyorum,” dedim, sesim kısık çıktı. “Ama simanız hiç yabancı gelmiyor.”
Kadın hafifçe gülümsedi, ama gülümsemesi zoraki gibiydi. Gözlerindeki kırılgan parıltı, saklanan bir gerçeğin izlerini taşıyordu.
Adam başını sallayarak devam etti:
“Olabilir evlat. Benim hastalığımı bilmeni istemem. Çünkü beni böyle hatırlamanı istemiyorum. Biz seninle çok iyiydik… Bir zamanlar. Ama bazı yollar, insanı mecburen uzaklaştırır. O yolları seçmek zorunda kaldım.”
Söyledikleri, kafamda yankılanıyor, ama hiçbir yere tutunamıyordu. Sözleriyle beraber içimde derin bir huzursuzluk dolaşmaya başladı. Kalbim tuhaf biçimde sıkıştı.
“Biz senin hayatından usulca çekildik, Mehram,” dedi adam, bakışlarını camdan dışarıya çevirdi. “Bazen, sevdiklerimize zarar vermemek için görünmez oluruz. Bu suskunluk bir ceza değildi, bir korunmaydı.”
Kadın başını önüne eğdi. Annem kapının eşiğinde durmuş, hiçbir şey söylemeden olanları izliyordu. Babam ise gözlerini kaçırmıştı. Odaya, geçmişin yükü sinmişti.
“Ben çocukken…” dedim ansızın, “Birinin bana gitar çaldığını hatırlıyorum. Bir ninni gibi. Sessiz bir geceydi. Pencereden yıldızlara bakıyordum…”
Adamın gözleri bir anlığına doldu. Dudaklarının kenarında beliren titrek gülümseme, yılların arkasına saklanmış bir özlemi ele veriyordu.
“Unutulmayan sesler vardır,” dedi. “Ve senin kalbin, onları susturmaz. Yalnızca zamanla duymayı öğrenir.”
Sözleriyle birlikte odanın içinde, adı konulmamış bir gerçek dolaşmaya başladı. Kalbim sıkıştı, gözlerim anneme döndü. O ise hâlâ susuyordu. Yüzündeki ifade, her şeyin cevabını taşıyordu ama kelimelere dökülmüyordu.
“Kim bu adam?” dedim, sesim çatallandı. “Ve ben neden hiçbir şey bilmiyorum?”
Hiçbir yanıt gelmedi.
Sadece, gecenin derin sessizliği. Ve onun içinde biriken bütün karanlık.
Evet, ben bu hastalığı bilmiyordum. Ailem bana bu konuda hiç detaylı bir açıklama yapmamıştı. Bu anlık açıklama, daha önce hissettiğim eksikliği bir nebze doldurdu. O anda, annemle babamın yüzündeki rahatlama hissi de çok belirgindi. Gözlerindeki o huzurlu ifade, sanki yıllardır taşıdıkları bir yükten kurtulmuş gibi görünmelerine neden oluyordu. Ama o rahatlama, içimde bir başka soru işaretine yol açtı. Gerçekten neydi bu hastalık? Neden böyle bir şey gizlenmişti?
Annem, eliyle demirin ucunu tutarak, oturacak bir yer bulup yığılır gibi serildi. Hıçkırıklarını zar zor bastırıyordu. Odaya adım atarken fark ettiğim şey, içimdeki huzursuzluğun daha da derinleşmiş olmasıydı. Her şey bana anlatılmamıştı.
O konuşmanın ardından ortamı sessizlik sarmıştı. Sadece kalp atışlarımın ve uzaktaki bir saatin tik taklarının sesi duyuluyordu. Bir anda kapı açıldı. Rutin kontrol için içeri giren hemşire, gözleriyle odayı süzdü, ardından pencereye yürüyerek camı açtı.
“Biraz oksijen girmesi lazım, öyle değil mi, İskender Bey?” dedi hafif bir tebessümle. Gözlerindeki ifade, söylediklerini onaylıyordu.
“İskender...” Adı kulağıma çalındığında içimde bir şeyler kıpırdadı. Tanıdık bir his… Ama nereden?
“İskender?” diye mırıldandım, zihnimde beliren görüntüleri yakalamaya çalışarak. Sonra birdenbire anılar gözümün önünde canlandı.
Evet, buldum! Çocukken bize sık sık gelen adamdı o. Her gelişinde bana bir şeyler getirir, mutlu etmeyi iyi bilirdi. En son, babama bir gitar getirdiğini hatırladım. Ama… O gitar kimindi?
Gözümün önüne eskitme ahşap rengi, parmak izleriyle solmuş cilası geldi. Sanki birine ait, geçmişten yadigâr bir şeydi. İşte o an, hafızamda kopuk bir parça yerine oturdu.
Karşımda duran adam çocukluk oyunlarımın başkahramanıydı.
Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Yılların yüzüne çizdiği izleri, gözlerindeki derinliği fark ettim. Çocukluğumun o neşeli, hediyelerle dolu adamı… Şimdi karşımda, tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı.
“İskender Bey…” sesim titrek çıktı. “Siz… Beni hatırlıyor musunuz?”
İskender, başını yavaşça kaldırıp, önce beni süzdü, sonra gözleri bir noktaya takılıp uzaklara daldı. Sanki zihninde bir şeyleri tartıyordu. Birkaç saniye sessizlik oldu, derin bir nefes aldı ve yavaşça, zorlanarak ama kararlı bir şekilde söyledi:
“Tabii ki hatırlıyorum…” dedi tekrar, bu kez daha alçak bir tonda, neredeyse fısıltı gibi. “Sen, bahçede top oynarken yere düşüp dizini kanattığında ağlamayıp, yere çöküp karıncaları izlemeye başlamıştın. Hatırlıyor musun? Gözlerini hiç unutmam. Merakla bakan ama içine gömülmüş, bir şeyleri sorgulayan gözlerdi onlar.”
Sözleri, zihnimin kuytularında saklanmış eski bir pencereyi araladı. O anı, o sessiz öğleden sonrayı, dizimdeki sızıyı ve karıncaların usul usul yürüyüşünü hatırladım. Ama en çok da, başımı kaldırdığımda bana doğru eğilmiş bir adamı… İşte oydu. İskender.
Yutkundum. İçimde bir şey kabardı. Sorular, cevapsızlıklar, yıllarca saklanmış boşluklar… Hepsi tek tek uyanıyordu.
“Siz... Neden gittiniz?” dedim usulca. “Neden bir daha hiç gelmediniz?”
İskender, bu kez başını kaldırdı. Gözlerindeki o kırılgan ifade, artık gizlenemeyecek kadar açıktı. İçinde hem pişmanlık hem de çaresizlik vardı. Belki de, hayatın kimseye açıklamadığı o keskin yüzünü taşıyordu gözlerinde.
İskender’in sesi yeniden yükseldi, bu kez biraz daha kararlıydı:
“Mehram… Senin doğduğun gün, hastaneye ilk ben vardım. Annenin elini tutan ilk kişi bendim. Babana, seni kucağına nasıl alması gerektiğini gösteren… Bendim.”
“Ben…” dedi sonra. “Ben seni hep uzaktan izledim, hep bildim, hep sevdim. Ama bazen sevmek, yanında olmakla olmuyor. Bazen, sessizce uzaktan bakmak zorunda kalıyor insan. Bazen, sadece bakabilmek bile bir lütuf oluyor.”
Annem gözyaşlarını daha fazla tutamamıştı. Başını öne eğmiş, elleriyle yüzünü kapatmıştı. Babam, hâlâ ayakta ama başı eğikti. Onun da gözleri dolmuştu, ama belli etmiyordu.
O an, her şey durdu. Bir anda o eski anılar, zihnimde canlandı. Ama İskender’in gözlerinde, geçmişin üzerine örtülen bir sır vardı. Konuşmadı, sadece yüzünde tanıdık bir hüzün vardı.
Hemşire, pencereyi açıp derin bir nefes alırken, “Hava değişimi iyi gelir,” dedi ve masaya doğru yöneldi.
Zihnimdeyse bambaşka bir şey dönüyordu. O gitar... O eski hediye... Çocuk aklımla anlamlandıramadığım ama yüreğimde tuhaf bir iz bırakan o gün... Ne olmuştu tam olarak?
Hatırladıklarım eksikti. Kırık dökük bir hikâyeydi elimde kalan. Parçaları bir araya getirmeye çalıştıkça daha da dağılır gibi oluyordu.
Gözlerimi İskender’e kilitledim. O da bir an için uzaklara daldı. Gözlerinde beliren o solgun ışık, geçmişin bir kıvılcımı gibiydi. O an fark ettim. O da tıpkı benim gibi geçmişi düşünüyordu. Belki de daha fazlasını… Belki de hiç anlatmadığı bir yükü taşıyordu omuzlarında.
İskender’in gözleri, geçmişin ağırlığıyla gölgelenmişti. Yüzündeki çizgiler belirginleşti. Her biri ayrı bir hikâye anlatıyor gibiydi. Beni hatırladığını söylemişti… Ama sesindeki o küçük tereddüt… O kırık tını… Bazı anıların üstünün örtülmeye çalışıldığını fısıldıyordu.
İçimde beliren huzursuzlukla kıpırdandım. Damarlarımdan geçen kan, hızını artırmıştı. Yutkundum.
“O gitar…” dedim, farkında olmadan sesim biraz yükselmişti. “Babamın gitarı... Onu… Nereden bulmuştunuz?”
İskender’in bakışları bir anlığına kararır gibi oldu. Yüz kaslarında belli belirsiz bir kasılma… Parmakları dizinin üzerinde kıpırdadı, sanki eski bir yara yeniden kanıyordu. Gözlerini benden kaçırdı. Ardından pencereye yönelerek uzaklara baktı; dışarıdaki çınar ağacının çıplak dallarına…
“O gitar…” diye mırıldandı. Sesi neredeyse bir fısıltıya dönüşmüştü. Ardından cümlelerini yumuşatarak devam etti. “Babana aitti, evlat. Kime olacak başka?”
Yüzünde aniden beliriveren tebessüm, bir yandan savunma mekanizması gibiydi, bir yandan da içten. Hafifçe başını iki yana sallayarak o günleri anımsadı.
Tam o sırada babam da konuşmaya katıldı. Sesinde eski bir neşenin kırıntısı vardı. “Ben zamanında çok gitar çalıp şarkı söylerdim,” dedi. “İskender’le birlikte akşamları felekten bir gece çalardık. Deli doluyduk o zamanlar.”
Ardından, gözleri bir noktaya takılarak iç çekti:
“Hey gidi günler, hey…”
İskender kısa bir kahkaha attı. Yorgun ama içten bir kahkahaydı. Ardından gözlerini bana çevirip, sesi bir ton yumuşadı:
“Bak evlat, aynen babana benziyorsun. Müzik bölümündeydin değil mi?”
Bir an duraksadım. Soru, kulağımda yankılandı. İçimde bir yer, yıllar sonra onay bekler gibi titredi.
“Evet,” dedim. “Konservatuvar öğrencisiyim.”
Başımı hafifçe eğerek söyledim bu cümleyi, sanki bu bilgiyi daha önce onun da bilmesini istermişim gibi.
Hemşire, odaya yeniden girerek nazik ama kesin bir tonda konuştu:
“Artık hastamızın dinlenme vakti. Lütfen odayı daha fazla meşgul etmeyelim.”
Sözleri, odadaki geçmişin büyüsünü dağıttı. Ayak sesleri, vedalaşmaların gölgesinde yankılandı.
Odadaki o ağır hava, koridora da taşmıştı. Sessizce yürürken, hastanenin beyaz duvarları boyunca ilerleyen adımlarımızın sesi, içimdeki düşünceleri bölüyordu. Ama hiçbir şeyin sesi, babamın az önce söylediği o sözü bastıramıyordu:
“Hey gidi günler, hey…”
İskender’in yüzündeki ifadeyi düşündüm. Gözlerine dolan o gölge, bir an için geçmişin kapılarını aralamıştı. Ama hemen ardından kapanmış, kilitlenmişti yeniden.
İçimde bir şeylerin eksik kaldığını hissediyordum. Bir parça daha… Belki de o gitarın ardında saklı bir anı… Ya da hiç anlatılmamış bir hikâye… Henüz bilmiyordum. Ama biliyordum ki İskender’in sustuğu yerde, gerçeğin izi saklıydı.
Ve ben, o izlerin peşinden gitmekten başka bir yol bulamıyordum.
Koridorun sonunda bir süre sessizce yürüdük. Adımlarımız yankılandıkça, içimdeki düşünceler de ağırlaşıyordu. Babam, asansörlere birkaç adım kala duraksadı. Omzunu hafifçe bana çevirdi. Gözlerinde o tanıdık ama çoktan yitip gitmiş bir şeyin kırıntısı vardı.
“Evlat,” dedi, sesi alıştığım o yorgun ama sıcak tondaydı. “İyi misin?”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra başımı hafifçe salladım.
“Sadece…” dedim. “O gitarın hikâyesini merak ediyorum.”
Babam gözlerini kaçırmadı bu kez. Sanki bekliyormuş gibi. Derin bir nefes aldı. Göğsü usulca inip kalktı. Sonra bakışlarını uzaklara çevirdi, sanki kelimeler kolay çıkmasın diye zamana tutunuyordu.
“O gitar…” dedi yavaşça, “eskiden çok şey anlatırdı bize. Her notası, bir anıya dokunurdu. Ama bazı hikâyeler zamanla sessizleşir, evlat.”
Bir duraksama oldu. Gözleri boşluğa takılı kalmıştı.
“Benim gitar çalmayı bıraktığım gibi… O da sessizleşti.”
Sonra yüzüne belli belirsiz bir tebessüm yerleşti. Yorgundu, ama içten.
“Belki bir gün… Seninle birlikte yeniden hayat bulur, ha? Ne dersin?”
Sözleri yüreğime dokundu. Gözlerimin içine baktığında, o an sanki eski bir çağrı, bir miras, sessizce bana bırakılıyordu.
“Tabii baba,” dedim, dudaklarıma yayılan bir tebessümle. “Neden olmasın?”
Birlikte dış kapıya doğru ilerledik. Zihnimde babamın sözleri evirilip duruyordu. Her kelimesi, geçmişin sisinden çıkıp bugüne uzanan bir köprü gibiydi.
Kapıdan çıktığımızda gecenin serinliği yüzüme vurdu. Derin bir nefes aldım. Hastanenin loş ışıkları ardımızda kaldı. Gökyüzü açıktı; yıldızlar, sanki biraz daha yakın görünüyordu bu gece.
Tam karşıdaki parkın köşesinde, soluk bir sokak lambasının altında eski bir sokak müzisyeni duruyordu. Elleriyle gitarına sarılmıştı; parmakları tellerin üzerinde zarifçe dans ediyordu. Hafif bir melodi yükseldi, tanıdık olmayan ama ruhuma dokunan bir ezgiyle.
İçimde tuhaf bir şey kıpırdadı. Müziğe kulak verdim. Tellerden dökülen notalar, sanki geçmişin yankılarını taşıyordu.
Ve o an fark ettim.
Bu hikâyenin peşini bırakmayacaktım.
Eve döndüğümüzde saat geceyi çoktan geçmişti. Koridorlar sessizdi, evin içindeki her şey uyuyormuş gibi. Günün ağırlığı omuzlarıma çökmüştü; hem bedenim hem zihnim yorgundu. Sessizce odama çıktım. Kıyafetlerimi çıkarıp sepete attım, sıcak suyu açtım. Suyun buğusu aynayı yavaşça kaplamaya başlamıştı. Duş, sadece bedeni değil, ruhu da yıkardı bazen. Bugün buna ihtiyacım vardı.
Banyonun sessizliğinde düşünceler birbirine karıştı. Gitar... Hastane... O sokak müzisyeni... Ve masamda gördüğüm bir ayrıntı: Proje ödevimin teslim tarihi. Göz ucuyla fark ettiğim tarihle içimdeki bütün karmaşa yeniden canlandı. Yarın teslim etmem gereken bir ödev vardı. Son birkaç paragrafı hâlâ eksikti. Bugünün tüm duygularını sırtımda taşırken nasıl toparlanacaktım, bilmiyordum.
Duştan çıkınca havluyu üzerime doladım. Saçlarımdan damlayan suyla birlikte yavaş adımlarla odaya geçtim. Gördüğüm manzara karşısında bir an duraksadım.
Babam, odamdaki sandalye kenarına oturmuştu. Elinde bir kupa kahve vardı. Masamın üzerindeki ödevime göz gezdirirken bana döndü.
“Duştan sonra kahve iyi gelir diye düşündüm, oğlum,” dedi. Gülümsedi. Yüzü yorgundu ama gözleri canlıydı. “Sanırım iyi düşünmüşüm. Bu gece hayli uzun gibi.”
Elindeki kahveyi bana uzattı. Sonra tekrar ödeve baktı.
“İstersen yardımcı olabilirim. Daha erken biter,” dedi. Sesi yumuşaktı, yıllardır işitmeye alıştığım o baba tonuyla. Onay almak ister gibi bir tebessümle baktı yüzüme.
Her şey üst üste binmişti. Proje, o gitarın geçmişi ve babamla giderek daha da derinleşen bağımız… Ama bu düşünceleri ona açmak istemedim. Gecenin ağırlığını biraz hafifletmek için konuyu başka bir yöne çekmeye karar verdim.
“Bugün, okulda o eski öğretmeni gördüm. Hatırlıyor musun? Çok konuşan vardı ya hani…”
Babam gülümsedi. Hafifçe başını salladı.
“Tabii,” dedi. “Ona ‘dünyanın en uzun hikâyeleri’ veren öğretmen derdik.” Sesindeki ton geçmişe uzanıyordu. “Hangi hikâyesinden bahsediyorsun?”
Omzumu silktim. “Bugün biraz karışıktı aslında. Bir öğretmen, bir arkadaş… Ama sanırım bizi dinlemesi gerekirdi. Hızlıca bitirebileceği bir konuya takılıp kaldı.”
Babam bir an düşündü. Kahvesini karıştırırken konuştu.
“Bazen insanlar, gerçekten anlamak yerine sadece kendi seslerini duymak isterler,” dedi. “O yüzden bazen susmak en iyisidir. Dinlemek, gerçek anlamda duyduğunda anlamlıdır.”
Bir süre sessizce düşündüm. Bu sözler, gün boyunca zihnimde yankılanan karmaşaya usulca bir pencere açtı. Her şeyin bir anlamı vardı; bazen konuşmak değil, dinlemek gerekiyordu.
“Baba,” dedim sonra. Konuyu yine hafifçe çevirdim. “Geçen hafta birlikte bir kitap almıştık, hatırlıyor musun?”
Başını kaldırdı. “Evet, her zaman kitaplara düşkünsün. Ne oldu, beğenmedin mi?”
Gözlerim kitaplığa kaydı. Sırtı hâlâ yeni olan o kitabı gördüm. “İlgimi çekti aslında. Ama bu gece okumak yerine biraz daha proje üzerinde çalışmalıyım. Çok fazla şey birikti sanki… Bazen zor oluyor.”
Babam başını salladı. “Hayat bazen gerçekten karmaşık olur,” dedi. “Ama her şeyi tek seferde çözmeye çalışmanın bir faydası yok. Bir adım geri atmak... Her şeyin zamanla çözülmesine izin vermek de önemli.”
Sözleri zihnimde bir yerlere değdi. Belki gitarın sırrını da bir çırpıda çözmem gerekmiyordu. Belki doğru zaman, doğru his… Hepsi birer parça olarak gelecekti. O anı yaşamak, o müziği gerçekten duymak gerekiyordu.
Ve belki de, önce gerçekten dinlemeyi öğrenmeliydim.
Bir an daha sessizlik çöktü odaya. Yalnızca kahvenin son yudumu fincanda yankı buldu. Babam kupayı yavaşça bıraktı, sonra ayağa kalktı. Hareketleri yavaştı ama gözleri hâlâ bende takılıydı; sanki söylemek istediği başka şeyler vardı, ama kelimeler yerini bakışlara bırakmıştı.
“Eğer istersen,” dedi, sesi biraz daha kısıktı bu kez, “bu gece de biraz daha çalışırım seninle. Ama… Belki de önce biraz uyuman gerek. Bazen sabah, geceyi aşar.”
Sözleri yumuşak ama derindi. Zihnimde yankılandı. Belki de gerçekten ödevi tamamlamaya çalışmak yerine, geceye teslim olmak gerekiyordu. Bazı şeyler, üzerine gitmekle değil, bekleyerek çözülüyordu.
Başımı hafifçe salladım. “Evet,” dedim. “Biraz dinlenmek iyi olabilir.” Sonra, ona doğru gülümseyerek, “Ama seni çok konuşturuyorum. Kahveni bitir, sen de biraz dinlen artık.”
Babam hafifçe güldü. Yorgun ama huzurlu bir tebessüm vardı yüzünde. Kapıya yönelirken, durdu. Omzunun üzerinden bana döndü ve bir kez daha baktı.
“Düşünme, evlat,” dedi. “Her şeyin zamanı vardır.”
Söylediği bu son cümle, içimdeki düğümlere usulca dokundu. Bu kez gözlerinde yalnızca babama özgü bir bilgelik değil, geçmişten gelen bir anlam da vardı sanki. Sözlerinin içinde, söylenmeyen başka cümleler gizliydi. Gitarın sırrı, geçmişin izleri ve henüz bilmediğim bir şeyler…
O gece, projeyi tamamladım.
Ama zihnimde bir şeyler yerli yerine oturmuştu.
Ve sabah, gerçekten geceyi aşacaktı.
Aşağıdaki ankete katılarak Grihat orkestrasına sesinizi katmayı unutmayın! İlhamın nöbetinde, bir sonraki seansa kadar takipte kalın. 🎻🖤""Kübra’nın bu ilham nöbeti sizin ruhunuzda nasıl bir iz bıraktı?"