BÖLÜM 4: VAZGEÇİŞ

08 Mayıs 2026

BÖLÜM 4: VAZGEÇİŞ "Korku, bazen yetenekten daha gür seslidir."

Alaca ile aralarındaki gerilimli konuşma sona erdiğinde, Mehram sessizce oradan uzaklaştı. Konuşmanın içini kemiren tarafları vardı ama şu an aklını kurcalayan başka bir şey vardı—o gizemli motosikletin sahibi.

 

Kütüphane binasının yanındaki küçük bahçeye doğru ilerlerken, bir şey dikkatini çekti. Bankın üzerine bırakılmış bir defter.

 

Normalde pek ilgisini çekmezdi ama defterin kapağında küçük bir müzik notası işareti vardı. Tıpkı o ses gibi…

 

Etrafına baktı. Kimse yoktu. Sanki birisi aceleyle bırakmış gibiydi. Hafifçe eğilip defteri açtı.

 

İçinde şarkı sözleri vardı.

 

Bazıları yarım kalmış, bazıları aceleyle yazılmıştı. Ama en dikkat çekici olan şey, bazı kelimelerin silik olmasıydı—sanki yazan kişi yazdıklarını geri almak istemiş gibi.

 

Son sayfaya geldiğinde, sayfanın kenarında küçük bir isim yazılıydı.

 

“E…”

 

Devamı silinmişti.

 

Mehram’ın içinde garip bir his belirdi. Bu… O olabilir mi?

 

Tam o anda, bahçenin diğer ucundan birinin yaklaştığını duydu. Hızla defteri kapattı ve yerine bıraktı.

 

Birkaç saniye sonra, Eflâl köşeden çıktı.

 

Mehram bir an gözlerini onun ellerine kaydırdı. Defter ona mı aitti?

 

Eflâl, onu görünce hafifçe duraksadı. “Burada ne yapıyorsun?”

 

Mehram hafifçe gülümsedi. “Sanırım bir sırrın izini sürüyorum.”

 

Eflâl şaşkınca kaşlarını kaldırdı ama Mehram, ona açıklama yapmadan yürümeye devam etti.

 

Mehram, bankın üzerindeki deftere kısa bir bakış attıktan sonra ilgisini kaybetmiş gibi yoluna devam etti. Belki de sadece biri unuttu, diye düşündü. Sonuçta burada her gün onlarca öğrenci oturuyordu.

 

O uzaklaştıktan kısa bir süre sonra, Eflâl sessizleşmişti. Mehram’ı n bu gizemli tavırlarını ve kaçamak cevaplarına anlam veremiyordu. Gözleri bir noktaya çevrildi.

Bankın üzerinde duran defteri görünce kaşlarını çattı. Bu… Onun defteriydi.

 

Nasıl olurdu? Çantasından mı düşmüştü? Yoksa biri mi getirmişti?

 

Etrafa hızlıca göz gezdirdi. Kimse ona bakmıyordu. Bir an bile tereddüt etmeden defteri aldı ve sıkıca göğsüne bastırdı.

 

Sonra, sanki hiçbir şey olmamış gibi hızla oradan uzaklaştı.

 

Defteri çantasına koyarken, içinde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki biri, ona ait olan eşyalarının izindeydi.

 

Ama kim?

 

Bu sorunun cevabını bilmiyordu.

 

Ve bilmediği bir şey daha vardı… Mehram, ’ın dikkatini çeken bu defter miydi? Ama neden diye düşünerek yürüdü.

 Eflâl, odasına girer girmez kapıyı kapattı ve çantasından defteri çıkardı. Sayfalarına daha önce bakmıştı, ama şimdi farklı bir hisle açıyordu.

 

Sayfaları hızlıca çevirdi. Eski şarkı sözleri, yarım kalmış notlar, bazı satırların üzerine çizilmiş kelimeler…

 

Ama bir şey garipti.

 

Burası onun defteriydi, evet. Ama bazı sayfalar sanki değiştirilmişti.

 

Bir sayfanın kenarında silik bir el yazısı gördü. Bu yazıyı o yazmamıştı.

 

"Sesini kaybeden, kendini de kaybeder."

 

Eflâl ’in kalbi hızlandı. Bu cümleyi daha önce hiç yazmamıştı.

 

Ama biri, onun defterine yazmıştı.

 

Ve daha önemlisi…

 

Bunu neden yapmıştı?

Kendisine bir kahve yapıp sessizleşen kampüsü izlerken Eflal her şeyi düşünmeye başladı.

 

Mehram kaşığı eline aldı, ama yemeğe başlamadan önce babasına baktı. “Bugün nasıldı baba? Yeni bir kitap mı okuyorsun?”

 

Babası, elindeki eski ciltli kitabı hafifçe kaldırdı. “Eski ama değerli bir kitap. İnsan ne kadar okursa okusun, bazı şeyleri hep unutuyor.”

 

Annesi sofraya otururken içini çekti. “Senin gibi bir adam unutuyorsa, bizim hiç şansımız yok demektir.”

 

Mehram gülümseyerek başını salladı. “Ne anlatıyor peki?”

 

Babası gözlüklerini düzeltti. “Bir adam, yıllar önce yaptığı hatalarla yüzleşmek zorunda kalıyor. Ne kadar kaçarsa kaçsın, geçmiş hep peşinden geliyor.”

 

Mehram duraksadı. Geçmiş… Kaçmak…

 

Bunlar ona garip bir şekilde tanıdık geliyordu. Ama düşüncelerini hemen dağıttı. Bu sadece bir kitaptı, değil mi?

 

Annesi, onun uzaklara dalan bakışlarını fark edince konuyu değiştirdi. “Bugün okulda ne yaptın? Dersler nasıl?”

 

Mehram omuz silkti. “Her zamanki gibi. Dersler, arkadaşlar, biraz da gereksiz tartışmalar.”

 

Babası hafifçe gülümsedi. “Tartışmalar mı? Daha şimdiden bir düşmanın mı oldu yoksa?”

 

Mehram hafifçe gülerek başını iki yana salladı. “Düşman değil, ama bazı insanlar fazla konuşuyor.”

 

Annesi başını sallayarak içini çekti. “Eskiden de böyleydin. Küçükken biri sana fazla soru sorsa kaçar giderdin.”

 

Babası kahkaha attı. “Hatta hatırlıyor musun? Beş yaşındayken komşu teyze sana ‘Büyüyünce ne olacaksın?’ diye sorduğunda, sırf cevap vermemek için bütün gün saklanmıştın.”

 

Mehram bir an durdu, sonra istemsizce güldü. “Evet ya, hatırlıyorum. Cevap vermek zorunda kalmamak için bahçedeki kömürlüğe saklanmıştım.”

 

Annesi ona kaşlarını çatarak baktı. “Bunu hâlâ yapıyor olabilirsin. Ama unutma oğlum, bazı sorularla yüzleşmek zorundasın.”

 

Mehram derin bir nefes aldı. Gerçekten de bazı sorular, insanı nereye saklanırsa saklansın buluyordu.

 

Ama şimdilik…

 

Bırakacaktı.

 

Bugünlük en azından.

 

Mehram odasına çekildiğinde saat on bir olmuştu. Masasına oturdu, bilgisayarını açtı ama ekranın ışığına boş boş bakıyordu. Beyninde dolanan onlarca şey vardı ama hiçbirini toparlayamıyordu.

 

Babası geçmişten kaçan adamdan bahsettiğinde, o da kaçtığı şeyleri düşündü. Gerçeklerden kaçıyor muydu? Yoksa henüz yüzleşmeye hazır mı değildi?

 

Bir elini saçlarının arasından geçirdi, içini çekerek arkasına yaslandı. O sırada telefonuna gelen bildirim dikkatini dağıttı. Sayra’nın mesajıydı:

 

Sayra: "Yarın sabah erken kalk, antrenman var. Bahaneleri kabul etmiyorum. "

 

Mehram, antrenman fikrinden pek hoşlanmasa da Sayra’nın vazgeçmeyeceğini biliyordu. Gözlerini devirdi, kısa bir yanıt yazdı:

 

Mehram: "Sabah insanı değilim, biliyorsun. Ama deneyeceğim."

 

Telefonu kenara koyup odanın penceresinden dışarı baktı. Şehir ışıkları, uzakta parlayan yıldızlarla yarışıyordu.

 

O sırada, masasında açık duran defterin sayfalarından biri hafifçe kıpırdadı. İçindeki notları düşününce gözleri kısıldı.

 

Uykunun onu bulmasına izin verdi.

Mehram, telefonunun çılgınca çalan alarmını yarı uykulu bir halde susturdu. Gözlerini açmaya çalıştı ama göz kapakları ona ihanet ediyordu. Sabah insanı değildi ve Sayra’nın onu antrenmana zorla sürüklemesi bir işkence gibiydi.

 

Kapısına vuran sert yumruk sesiyle irkildi. “Hadi ama on dakika geçti! Kalk, yoksa içeri girerim.” Sayra’nın sesi enerjik ve fazlasıyla uyanıktı.

 

Mehram başını yastığa gömüp mırıldandı: “Anlaşmayı hatırlıyor musun? Deneyeceğim demiştim, kesin geleceğim demedim.”

 

Ama Sayra ciddiydi. Kapıyı açmazsan, kahvaltıyı kaçırırsın!”

 

Bu tehdit etkili oldu. Kahvaltı her zaman iyi bir motivasyondu. Mehram battaniyeyi üzerinden attı, gözlerini ovuşturarak doğruldu. Üzerine rahat bir tişört ve eşofman geçirip kapıyı açtı. Saçları dağılmış, yüzü uykusuzlukla savaşan bir adamın yüzüydü.

 

Sayra onu tepeden tırnağa süzüp güldü. “Maşallah, sporcu gibi değil, savaştan çıkmış gibisin.”

 

Mehram gözlerini kıstı. “Henüz geri dönme şansım var mı?”

 

Sayra gözlerini devirdi. “Kesinlikle hayır. Kahvaltıyı hak etmek için önce koşmalısın.”

 

İçini çekerek spor ayakkabılarını giydi ve uykulu adımlarla Sayra’nın peşinden çıktı.

Ya neden ben Umay ile Aral nerede acaba?

Onlar bugün müsait değil diye bende seni seçtim spora ihtiyacın var gibi hissediyorum diyerek kahkaha attı.

Hadi be oradan… Diyerek yürürken hırslandım.

Parktaki sabah serinliği güzeldi ama Mehram hâlâ uyanamamıştı. Sayra esneme hareketleri yaparken ona baktı. “Tamam, ısınma hareketleriyle başlıyoruz.”

 

Mehram kollarını açıp esnemeye çalıştı ama çok tembeldi. “Sence ‘ısınmadan doğrudan kahvaltıya geçelim’ planı nasıl olur?”**

 

Sayra, yan gözle ona baktı. “Bence mide krampı ve pişmanlıkla sonuçlanır.”

 

Mehram iç çekti. “Peki, ne kadar koşuyoruz?”

 

Sayra telefonundaki uygulamayı açıp “5 kilometre” dedi.

 

Mehram’ın gözleri büyüdü. “Beş mi? Yüz kilometre gibi hissettiren beş mi, yoksa gerçekten beş mi?”

 

Sayra kahkaha attı. “Gerçekten beş. Hadi bakalım, harekete geç.”

 

Mehram homurdanarak koşmaya başladı. İlk birkaç dakika idare etti ama sonra ritmi bozuldu. Sayra’nın onu geçtiğini fark ettiğinde içindeki rekabetçi ruh kıpırdanmaya başladı.

 

Bir noktada, yanından geçen bir köpeğin bile ondan hızlı olduğunu görünce moralini tamamen kaybetti. “Bu iş bana göre değil. Bence koşmak yerine meditasyon yapmalıyız.”

 

Sayra geriye dönüp gülerek “Tam bir bahane ustasısın.” dedi.

 

Biraz daha ilerledikten sonra Mehram bir bankta durdu, ellerini dizlerine koyup nefesini toparladı. “Sanırım burada ölsem iyi olur.”

 

Sayra, kıkırdayarak yanına geldi. “Daha fazla dramatik olmadan kahvaltıya geçelim mi?”

 

Mehram hemen doğruldu. “İşte bu, duyduğum en mantıklı teklif.”

 

Sayra başını iki yana salladı. “Biliyor musun, seni sabahın köründe kaldırmak her seferinde ayrı bir macera.”

 

Mehram sırıttı. “Çünkü ben özelim. Ve kahvaltıyı hak ettim.”

 

İkili, parkın çıkışına doğru yürürken birkaç kuşun ağaç dallarından uçuşunu izlediler. Mehram’ın uykulu hali yavaş yavaş geçmiş, sabahın dingin havası ona da iyi gelmişti.

 

Umay, sabahın erken saatlerinde kendini evde tutamamıştı. Biraz temiz hava almak için dışarı çıkmış, şehrin uyanışını izlemeye koyulmuştu. Elinde tuttuğu siyah deri çantasıyla sokakları dolaşırken, içindeki düşünceler peşini bırakmıyordu.

 

Birkaç sokak sonra bir kafeye göz attı. Hâlâ çok sakindi, içeride sadece birkaç müşteri vardı. Sessiz bir köşe bulup oturdu, kahvesinden bir yudum aldı ve pencereden dışarıyı izlemeye başladı.

 

Tam o sırada, kapının açıldığını ve içeri giren kişinin gözleriyle onu taradığını fark etti.

 

Aral.

 

Üzerinde kapüşonlu bir sweatshirt, elleri cebinde, hafif dağınık saçlarıyla tam bir hafta sonu rehavetine bürünmüştü. Ama yüzünde her zamanki o rahat, umursamaz ifade vardı.

 

Göz göze geldiklerinde, Aral hafifçe gülümseyip yanına yaklaştı.

 

“Bunu beklemiyordum.”

 

Umay kaşlarını kaldırdı. “Neyi?”

 

Aral sandalyeyi çekip oturdu. “Sabahın köründe, tek başına, elinde kahve, düşünceli bakışlar... Hava kapalı olsaydı, ‘filmlerdeki hüzünlü sahnelerden biri’ diyebilirdim.”

 

Umay gülümsedi ama gözlerini kaçırdı. “Sadece biraz kafa dinliyordum.”

 

Aral, kahve menüsünü eline alırken göz ucuyla ona baktı. “Ve kafanı dinlemek için tam da bu kafe, tam da bu pencere önü mü seçildi?”

 

Umay içini çekti. “Bazen insanın bir yerlere kaçması gerekir.”

 

Aral, garsona kahve siparişini verdikten sonra masaya yaslandı. “Benden kaçıyor olabilir misin?” dedi, alaycı bir ifadeyle.

 

Umay ona ters ters baktı. “Keşke o kadar önemli bir sebebim olsaydı.”

 

Aral kahkahasını zor tuttu. “Peki, ne düşündürttü seni bu kadar?”

 

Umay fincanını çevirdi, bir an için söyleyip söylememek arasında gidip geldi. Ama Aral’ın rahat tavırları, ona hep içini dökme cesareti verirdi.

 

“Bazen bir şeyin içinde kayboluyormuş gibi hissediyorum. Ama tam olarak ne olduğunu bile bilmiyorum. Sanki etrafımda bir şeyler oluyor ama ben onları kaçırıyorum.”

 

Aral bir an sessiz kaldı. Sonra gözlerini kıstı. “Fazla anlam yükleme Umay. Belki de her şey tam olması gerektiği gibidir.”

 

Umay ona baktı. “Sen hiç böyle hissetmedin mi?”

 

Aral omuz silkti. “Benim için hayat bir nehir gibi. Bazen akışına bırakmak lazım. Suyun yönünü değiştirmeye çalışırsan, ya kendini yorar ya da boğulursun.”

 

Umay dudağını ısırdı. “Bazen bırakmak zor.”

 

Aral hafifçe gülümsedi. “Evet, ama bazen de gerekli.”

 

Garson kahvesini getirdiğinde, Umay elindeki fincanı kaldırıp hafifçe Aral’a doğru kaldırdı. “Peki, bir nehir gibi akan hayata...”

 

Aral da kahvesini kaldırıp gülümsedi. “Ve o nehirde boğulmamaya...”

 

İkisi de bir anlığına sessizleşti. Ama bu sessizlik, huzurluydu.

Eflal, yurt odasında pencerenin önüne oturmuş, dizlerini göğsüne çekmişti. Dışarıda akşamın hüznü çökmeye başlamış, hafif bir rüzgâr perdeyi usulca hareket ettiriyordu. Oda arkadaşı Naz, yatağında kitap okuyor ama arada göz ucuyla Eflal’e bakıyordu.

 

Eflal, başını cama yasladı ve hafifçe mırıldanmaya başladı.

 

İlk başta sesi belli belirsizdi, sanki sadece kendi duymak istiyormuş gibi. Ama notalar içinden dökülmeye başlayınca, sesi biraz daha yükseldi. Odayı yumuşak ama derin bir melodi doldurdu.

 

Naz, kitabını yavaşça kapattı, Eflal ’in yüzüne baktı. Onun şarkıya kendini nasıl kaptırdığını görmek tuhaftı.

 

“Bunu daha önce hiç duymadım,” dedi alçak bir sesle.

 

Eflal, şarkıyı söylemeye devam etti. Gözleri uzaklara dalmıştı, sanki sesiyle bambaşka bir dünyaya açılıyordu.

 

Naz gülümsedi. “Biliyor musun, sesin... Gerçekten başka bir yerdeymişsin gibi hissettiriyor.”

 

Eflal hafifçe omuz silkti. “Belki de başka bir yerde olmayı diliyorumdur.”

 

Naz, onu dikkatle izledi. “Senin böyle içten söylediğin anlarda, kim duysa durup dinler bence.”

 

Eflal, bir an duraksadı. Şimdiye kadar kimseye gerçekten şarkı söylemek istediğini söylememişti. Ama belki de bunu saklamasına gerek yoktu.

 

Şarkının son notaları odanın içinde asılı kaldı. Eflal, derin bir nefes aldı, gözlerini Naz’a çevirdi.

 

“Sence biri gerçekten dinler mi?”

 

Naz hafifçe gülümsedi. “Bence... Kim olduğunu bilmeyen biri bile o sesi duyarsa, kayıtsız kalamaz.”

 

Eflal, şarkısını bitirdiğinde odada derin bir sessizlik vardı. Naz, elindeki kitabı tekrar açtı, ama gözleri hala Eflal’deydi.

 

Bir süre, Eflal pencereye doğru bakarken, Naz cesaretini toplayıp konuştu:

 

“Eflal, bir gün gerçekten bu şarkıları paylaşsan, daha çok insan duysa, nasıl olur?”

 

Eflal, kafasını hafifçe sallayarak, “Bilmiyorum. Korkuyorum, belki de insanlar sadece acemice söylediğimi düşünecek.”

 

Naz, gülümsedi. “Ama herkesin başta acemi olduğu bir nokta vardır. Senin sesin ise bir şekilde insanı sarar. Gerçekten hissediyorum.”

 

Eflal, derin bir nefes aldı. İçindeki ses, hala şarkılarını paylaşmayı reddediyordu ama Naz’ın sözleri ona farklı bir bakış açısı sundu.

 

Birden, telefonunun ekranı yanıp sönmeye başladı. Bir mesaj geldi.

 

Eflal, telefonu eline aldı. Gözleri kısa bir süre mesajı okuduktan sonra dondu.

 

Mesajda, “Eflal, bir şey yapmalıyız. Eğer hazır hissediyorsan, seni dinlemek istiyorum.”

 

Eflal ‘in içi kıpırdadı. Mesajın kimden geldiğini biliyordu. Mehram.

 

Naz, Eflal ‘in sessizliğini fark etti ve “Kimden?” diye sordu.

 

Eflal, telefonu hızla cebine koydu, yüzünde beliren anlamlı gülümsemeyle, “Birisi... Bazen bir şeyler söylemek istiyor gibi ama doğru zamanı bekliyor.”

 

Naz göz kırptı. “Vay be, bu çok derin oldu. Ama hadi bakalım, belki bu sefer onunla konuşmak için doğru zamandır.”

 

Eflal, biraz dağılmış bir şekilde, “Belki de...” diye mırıldandı.

 

Gözlerini tekrar telefonunun ekranına çevirdi. Sanki o mesajla birlikte bir şey değişmişti.

 

  Eflal, mesajı okuduktan sonra bir an için donakaldı. Mehram’ın mesajı kafasında yankı yapıyordu: "Eğer hazır hissediyorsan, seni dinlemek istiyorum."

 

Telefonunu elinde tutarken, derin bir iç çekti. O an içindeki düşünceler birbiriyle çarpışıyordu.

 

Naz, Eflal ‘in yüzündeki değişimi fark etti. “Ne oldu, bir şey mi var?”

 

Eflal gözlerini yavaşça Naz’a çevirdi. “Bilmiyorum... Bu mesaj... Beni çok karıştırdı.”

 

Naz biraz daha yaklaşarak, “Niye? Eğer birinin seni dinlemesini istiyorsan, bundan korkmamalısın.”

 Eflal bir süre sessiz kaldı. “Belki de... Belki de hazır değilim.”

 

Naz başını eğerek, “Hazır olmak için ne gerekiyorsa, onu yapman gerek. Ama bir şey yapmadan önce, gerçekten kendinle yüzleşmelisin.”

 

Eflal, derin bir nefes alarak defterini açtı. O an kafasında bir şeyler çözüme kavuşmuş gibi hissetti ama bir yandan da huzursuzdu.

 

Bir süre yazmaya başladı, ama kalemi defterin üzerinde gezinmekten öteye gitmedi. İçindeki şarkı, şimdilik tamamlanmamıştı.

 

Telefonu yeniden eline alıp, Mehram’a cevap yazmaktan vazgeçti. Müzik yarışması... Girmek istese de, şu an her şey çok karmaşık geliyordu.

 

Eflal, belki de gerçekten hazır değildi. Sadece bir anlık hevesle, bir adım atmaya karar vermişti. Ama içindeki tereddüt ve kararsızlık, onu bir adım daha atmaya engel oluyordu.

 

“Buna hazır değilim,” diye fısıldadı kendi kendine, telefonu tekrar cebine koydu

 Eflal, odadaki huzursuzluğu bir süre daha hissederek, gözlerini defterine çevirdi ve defterdeki yazıyı tekrar okudu. Sesini kaybeden kendinide kaybeder cümlesi ne anlama geliyordu. Alaca’nın tehditkâr bakışları ve her an yanında olma hissi, ona bu kararı vermek için cesaret veremedi. Belki de Mehram'ın onu korumak için atıldığı bu olay onun başına bela olacaktı. Şimdi Mehram'ı koruma sırası Eflaldeydi.

Hafta Sonu Geçiyor – Okulun Günü

 

Eflal, hafta sonunun son gününde biraz daha rahatlamış hissediyordu. Naz ile geçirdiği sohbetin ardından, içindeki korku biraz olsun hafiflemişti ama hâlâ aklında kaybolan bir şey vardı. Müzik yarışması... O fikir hâlâ ona çok uzak geliyordu.

 

Cumartesi günü, yurtta sessizlik hâkimdi. Eflal sabah kahvaltısını yalnız başına yaptı, telefonunu eline alıp Mehram’ın mesajını bir kez daha okudu.

“Eğer hazır hissediyorsan, seni dinlemek istiyorum.”

 

Ama içindeki düşünceler, her geçen dakikayla biraz daha bulanıklaşıyordu. Mehram ’la olan o bağlantı, hala bir gizem gibi duruyordu.

Gün boyunca bir şeyler yapmak, zihnini başka bir şeye yönlendirmek istedi ama hep geri dönüp aynı soruları sormaya başladı. Gerçekten hazır mıydı? Ya da sadece cesaretini kaybetmiş miydi?

 

Pazar günü, yurttaki odasında yalnız geçen saatler, Eflal ‘in kafa karışıklığını artırmıştı. Bir şeyler yapmak istemişti ama... Dışarı çıkmaya da üşendi. O sırada, Mehram ‘la ilgili yeni bir mesaj gelip gelmeyeceğini merak etti ama telefonunu tekrar cebine koydu.

 

Ve derken, okulun başlaması için alarmı çaldı. Pazar akşamının erken saatlerinde, Eflal, okulun geri döneceğini hissetti ve biraz rahatlama arayışı içinde gözlerini kapattı.

 

Okulun İlk Günü - Bir Anlık Duraklama

 

Okulun ilk günü, herkesin bitkin ama aynı zamanda heyecanlı olduğu bir gündü. Eflal, sabahın erken saatlerinde uyanarak kendine yeni bir yol çizmek adına birkaç karar almıştı. Okulda yine eski tempoya dönmeye çalışacak, ancak içindeki müzik sesini susturmayı bir süre daha deneyecekti.

 

Eflal ‘in aklı hâlâ, o korkutucu duyguya takılıydı; ama okulun karmaşası, dersten derse koşan arkadaşları, kafasındaki düşünceleri bir an olsun dağıttı.

 

 

---

 

Ders arasında, okul koridorunda Umay’la karşılaştığında, Eflal, kısa bir anlığına kendini farklı hissetti. Umay, oldukça bugün neşeliydi ve yüzünde büyük bir gülümseme vardı. “Nasılsın?” diye sordu.

Eflal, kısa bir süre sessiz kaldı ama sonra, “İyi... Sınavları atlatmaya çalışıyorum,” diye yanıtladı.

 

Eflal bir süre daha sessiz kaldı, kafasında yine birçok soru vardı ama Umay’a bunları anlatmak istemedi.

Umay, her zamanki gibi rahat bir şekilde, "Her şey yolunda olmalı," diyerek Eflal ‘in omzuna hafifçe dokundu.

 

 

---

 

Okulda her şey normale dönerken, Eflal, birkaç adım ilerideki Mehram’ı fark etti. O an, Mehram’ın gözleri bir şekilde ona kaydı. Ama bu sefer, Eflal bir adım geri attı, onunla yüzleşmeye hazır değildi. Ancak, o an içindeki karmaşa yeniden yerini alacak gibiydi.

 Eflal, biraz korkarak bu düşüncelerle baş başa kalmaktan kaçındı. Hemen oradan uzaklaştı Umay Eflal ‘in bu kaçamağına anlam veremedi. Mehram ise Eflal 'in bu davranışını hala anlayabilmiş değildi.

Eflal, okul koridorlarında yürürken, bir an için hızlandı. Gözleri, Mehram’ı aramadan duramıyordu. Ama her gördüğünde, bir şekilde ondan kaçmaya çalışıyordu. Her an, onun bakışlarını hissediyor gibi oluyordu.

 

Eflal ‘in adımları biraz daha hızlı attıkça, Mehram’ın onu fark etmediğini düşündü. Ama her seferinde, bir anlık göz teması, ona içinde bir korku hissi bırakıyordu.

 

 

---

 

Okulun arasındaki boşluklarda, Eflal sürekli bir bahane bulmaya çalışıyordu. Kütüphaneye girmeyi, hızlıca sınıf değiştirmeyi... Her şeyin, sadece Mehram’dan kaçmak için bir yol olduğunu düşündü.

 

Okulun bahçesinde birkaç adım geride yürürken, Eflal fark etti ki, Mehram yine oradaydı. Onun yaklaşan adımlarını duydu, kalbi hızla atmaya başladı. Hızla kafasını çevirdi ve birkaç adım daha attı. Onu görmeden geçmesi gerektiğini düşündü.

 

Ama arkasından gelen bir ses, adeta peşinden sürüklüyordu.

 

“Eflal, biraz durur musun?”

 

Eflal, kalbi ağzında hissederek duraksadı ama ne yapacağını bilemedi. İçinde, Mehram’dan kaçma korkusu vardı, ama yine de durdu.

 

“Ne var, Mehram?” diye mırıldandı. Sesindeki tedirginlik fark ediliyordu.

 

Mehram, bir adım yaklaşıp hafif bir gülümseme ile “Nereye bu kadar acele ediyorsun? Biraz konuşalım mı?”

 

Eflal, bir anlığa gözlerini kaçırdı, ardından hızla geri adım attı. “Benim bir şeyim yok. Gitmem gerek.”

 

Mehram, yine bir adım daha atarak, “Kaçmak yok, Eflal. Neden her seferinde benden uzaklaşıyorsun?” diye sordu. Cevap vermek zorunda hissetti.

 

Eflal, zor bir şekilde derin bir nefes aldı. “Hiçbir şeyden kaçmıyorum, sadece biraz yalnız kalmak istiyorum.”

 

Mehram, yüzündeki o huzurlu gülümsemeyi kaybetmeden, “Bunu sana zorla yapmayacağım. Ama neden kaçıyorsun, bana söylemek istemediğin bir şey mi var?”

 

Eflal, gözlerinde bir parıltı ile Mehram’a baktı. İçindeki korkuyu anlamış gibiydi. Ama bu duygu, onu daha da derinden etkiliyordu.

 

“Hayır, sadece... Bu kadar yakın olman, bana çok fazla geliyor,” diye mırıldandı Eflal. Ve daha fazla dayanamayarak, hızlıca yürümeye başladı.

 

Mehram, onun arkasından bakakaldı. Eflal ‘in kaçışı, daha fazla derinleşmişti.

 

 

O günden sonra, Eflal okulda her an kaçmak için bir fırsat kolluyordu. Eğer Mehram’a yaklaştığını hissederse, hemen yön değiştiriyor, bir sınıfa, kütüphaneye ya da dışarıya çıkıyordu. Hatta bazen, arkadaşları bile ne olduğunu anlamıyordu. Ama o, her an Mehram’dan kaçmaya devam ediyordu.

 

Eflal, hızlı adımlarla uzaklaşırken, kalbindeki çarpıntıyı bastırmaya çalıştı. Kaçışları artık eskisi kadar kolay olmuyordu. Mehram, ne zaman yaklaşsa, kelimeler düğümleniyor, içindeki korku ve başka bir şey—tanımlamak istemediği bir şey—onu boğuyordu.

 

Bahçeye çıkıp bir banka oturduğunda, çantasından su şişesini çıkardı. Elini titretmeden kapağını açmaya çalışırken, Sayra’nın sesi onu kendine getirdi.

 

“Eflal, seninle biraz konuşabilir miyiz?”

 

Eflal, Sayra’nın yanına oturduğunu fark etmemişti bile. Derin bir nefes aldı, “Tabii, ne oldu?”

 

Sayra ona dikkatlice baktı. “Dürüst ol. Son zamanlarda bir şeyler seni rahatsız ediyor ve bunun sadece okul stresi olduğunu söyleme.”

 

Eflal gözlerini kaçırdı. Sayra fazla iyi bir gözlemciydi. Daha fazla kaçamayacağını anladı ve bir anlığına içini dökmek istedi. Ama ne söyleyecekti? “Mehram’ı gördüğümde mideme bir düğüm oturuyor” mu? “Onun yanındayken ne hissedeceğimi bilemiyorum” mu?

 

Omuzlarını silkti. “Sadece… Bazı şeyler karışık.”

 

Sayra kaşlarını çattı. “Bu ‘karışık şeyler’ bir kişiyle mi ilgili?”

 

Eflal bir an cevap vermedi. Ama sessizliği, Sayra’nın cevabı anlaması için yeterliydi.

 

“Mehram, değil mi?”

 

Eflal gözlerini kocaman açtı. “Ne? Hayır! Yani… Hayır, değil. Neden o olsun ki?”

 

Sayra kollarını göğsünde kavuşturdu. “Bilmiyorum, ama kaçtığın biri var ve sürekli onunla ilgili gergin duruyorsun.”

 

Eflal, elindeki su şişesini sıktı. “Onunla hiçbir ilgim yok.”

 

Ama bunu söylerken bile kendini inandıramıyordu.

 

 Beklenmedik Karşılaşma

 

O gün okul çıkışı, Eflal bahçede biraz vakit geçirmek için kantinden kahve aldı. Masaların çoğu doluydu, ama köşede boş bir masa buldu ve oturdu. Telefonunu açıp bir şeyler okumaya çalıştı ama zihni darmadağınıktı.

 

O sırada bir gölge önünde belirdi. Başını kaldırdığında, Mehram’ın ayakta durduğunu gördü.

 

Eflal hemen arkasına bakındı, başka birine mi bakıyordu? Ama hayır, gözleri doğrudan onunkilerle buluşmuştu.

 

“Yanına oturabilir miyim?” diye sordu Mehram, sesi her zamanki gibi rahat ama içinde bir merak saklıydı.

 

Eflal, hayır demesi gerektiğini biliyordu. Ama ağzından çıkan tek şey, “Tabii,” oldu.

 

Mehram oturdu ve Eflal ‘in kahvesinden bir yudum aldı. Bu kahve soğumuş sanırım hatırı kalması lazım içinde öyle değil mi Eflal?  Eflal bu hareket karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Aslında hoşuna giden bir hareket olmuştu ama belli etmemek için yüz ifadesini hemen düzeltti. Bir süre sessizlik oldu. Eflal, gözlerini masadaki kâğıt peçeteye dikmiş, onun ne söyleyeceğini bekliyordu.

 

Sonunda, Mehram hafifçe güldü. “Bugün üçüncü kez benden kaçmaya çalıştın.”

 

Eflal kaşlarını çattı. “Kaçmıyorum.”

 

Mehram başını yana eğdi. “Öyle mi? O zaman neden beni görünce yön değiştiriyorsun?”

 

Eflal iç çekti. “Bazen insanların sadece… Yalnız kalmaya ihtiyacı vardır.”

 

Mehram gülümsedi. “Ve bazen insanların, neden kaçtıklarını kendilerine bile itiraf edemedikleri zamanlar vardır.”

 

Eflal gözlerini kırptı. Bu sefer karşılık vermedi. Çünkü Mehram’ın haklı olabileceğinden korkuyordu.

Mehram Eflal ‘in yanından kalkarak sıcak bir kahve alıp geliyorum diyerek uzaklaştı.

Kantin her zamanki gibi kalabalıktı. Sayra, sırada beklerken sabırsızca ayağını yere vuruyordu. “Bu insanlar sabah kahvesi içmeden yaşayamaz mı?” diye homurdandı.

 

Aral, yanındaki çikolatalı kruvasanı göstererek “Ben çay insanıyım. Medeniyim.” dedi, ama Sayra’nın bakışıyla irkildi.

 

“Bunu duymazdan geleceğim.”

 

O sırada Umay araya girdi. “Siz tartışırken sıra ilerliyor bu arada.”

 

Tam o anda, Mehram elinde kahvelerle yanlarından geçmeye çalışırken birisi ona çarptı. Ve sıcak kahve, tam da Aral’ın üzerine döküldü.

 

Bir saniyelik sessizlik.

 

Aral gözlerini kırpıştırdı, sonra tişörtüne yapışan kahveye bakıp “NEDEN BEN?” diye dramatik bir şekilde bağırdı.

 

Sayra kahkahalarla eğilirken, Umay gülmemek için elini ağzına götürdü. Mehram ise suçlu bir ifadeyle “Ben bir şey yapmadım, adam bana çarptı!” diye savundu.

 

Aral’ın surat ifadesi: Dünyanın en büyük ihaneti yaşanmış gibi.

 

“Bu bir komplo! Sıcak içecekler bana karşı!”

 

Sayra, Aral’ın kolunu tutarak “Şikâyet hattını arayabilirim.” dedi.

 

Mehram başını iki yana salladı. “Gel, sana yeni bir şey alayım.”

 

Ama Aral hala dramını yaşıyordu. “Artık çok geç… Ruhum bile ıslandı.”

 

Bahçede sabah güneşi ağaç yapraklarının arasından süzülüyor, masaların üzerinde dans eden ışıklar huzur verici bir tablo çiziyordu. Eflal, tek başına oturduğu masada sessizliğe gömülmüştü. Önünde yarım kalmış bir kahve bardağı, yanında açık duran ama sayfası çevrilmeyen defteri vardı.

 

Ama gözleri ne kahvede, ne de defterdeydi.

 

Bakışları uzak bir noktaya sabitlenmişti. İçindeki sessizliği bastırmak için bahane arıyordu ama hiçbir şey yeterli gelmiyordu. Kalbinin bir köşesinde, az sonra gelecek birini bekliyordu belki ama başka bir köşesi, ondan uzaklaşmak istiyordu.

 

Parmaklarıyla masaya yavaşça vurarak beklemeye devam etti. Saniyeler geçtikçe beklemek ağırlaştı. İçinde, "kal" diyen bir ses ile "kaç" diyen öteki ses savaşa tutuştu. Sonunda, ayağa kalktı.

 

Kahveye bakmadan yürümeye başladı. Defteri çantasına koymamıştı bile. Olduğu gibi bıraktı. Biri okusa belki içini de okuyacaktı çünkü. Biri dokunsa, belki korkularına da dokunacaktı. Oysa Eflal henüz buna hazır değildi.

 

Tam masadan uzaklaştığı anda, kantin kapısı açıldı.

 

Mehram, iki kahveyle dışarı çıktı. Gözleri doğrudan onun oturduğu masayı aradı. Ama...

 

Boştu.

 

Adımlarını hızlandırdı, masaya yaklaştı. Kafasını çevirdi, gözleriyle bahçeyi taradı ama Eflal gitmişti. Geride, güneşte parlayan kahve bardağı ve rüzgârla hafifçe dalgalanan defteri kalmıştı.

 

Mehram bir an durdu. Sonra, usulca diğer kahveyi masaya bıraktı. Boş sandalyeye bakarak, içinden sadece bir cümle geçti:

 

“Yine kaçtın.”

Mehram, rüzgârla sayfaları savrulan deftere göz ucuyla baktı. Açık sayfada titrek harflerle yazılmış cümleler vardı. Sanki biri, yazarken kalbinin ritmini duyurmak istemişti.

Bazı cümleler yarım ve silikti.

 

Kalemiyle deftere yazılmış bir cümleye dikkatini topladı.

 

Kaşlarını çattı.  Eflal ‘in korkuları, o sesin ardındaki kırılganlık, sürekli kendisinden kaçması… Her şey bir düğüm gibi gözünün önünde belirdi. Tam sayfayı çevirecekken—

 

“MEHRAAAM!” diye bağıran bir sesle irkildi.

 

Aral, Sayra ve Umay üçlüsü gülüşerek masaya oturdu. Aral, elindeki poğaçayı sallayarak “Ne bakıyorsun öyle deftere? Gizli bir aşk itirafı mı var orada?” dedi.

 

Mehram hemen defteri kapattı, hafif bir sır saklar gibi.

 

“Yok, unutulmuş bir şey işte…” dedi, sesi biraz kayıtsız görünmeye çalışsa da gözleri hâlâ defterdeydi.

 

Sayra gözlerini kısıp gülümsedi. “Sen normalde başkasının eşyasına dokunmazsın. Ne oldu, merak mı sardı seni?”

 

Mehram kolunu masaya dayayıp omuz silkti. “İnsan bazen... İlgisini çekeni fark etmeden buluveriyor galiba.”

 

Umay hafifçe kaşlarını kaldırdı. O söz, sadece bir defter için söylenmemiş gibiydi.

 

Aral bir ısırık aldıktan sonra ağzı doluyken konuştu: “Ben ilgimi çekeni henüz bulamadım ama şu poğaça baya yakın bir ihtimal.”

 

Sayra kahkahayla başını salladı. “Sana da aşk değil, karbonhidrat lazım zaten.”

 

Hepsi kahkahalara boğulurken, Mehram göz ucuyla deftere bir kez daha baktı.

 

Eflal ‘in sessizliğinde saklı olanları artık daha çok merak ediyordu.

 

Mehram, arkadaşlarının neşeli sohbeti arasında fazla kalamadı. Gözleri hâlâ masadaki deftere takılıydı. Usulca elini uzattı, parmakları kapağına dokundu. Sanki defteri almadan oradan ayrılamayacak gibiydi.

 

“Ben biraz hava alacağım,” dedi aniden. Kimse pek dikkat etmedi. Ayağa kalkıp defteri aldı ve bahçeye doğru yürümeye başladı.

 

Ama o tam dönecekken, Umay yerinden kalkıp hızla arkasına geçti ve kolundan tuttu.

 

“Mehram…”

 

O an ikisi de sustu.

 

Mehram dönüp Umay’a baktı. Umay’ın gözleri ciddiydi. Gergin ama kırıcı değil. Dikkatle, nazikçe konuştu:

 

“Eflal bu aralar senden kaçıyor gibi fark ettin mi?”

 

Mehram, bir an sessiz kaldı. Sonra, gözlerini kaçırarak başını eğdi. “Evet... Fark ettim.”

 

“Üstüne gitme,” dedi Umay, sesi yumuşaktı. “Ne olduğunu bilmiyorum ama… Defteri sana bırakması bir hata değildi belki, ama onu okuman, onun için biraz fazla olur.”

 

Mehram sessizce başını salladı. “Ben… Niyetim kötü değildi. Sadece anlamak istedim.”

 

“Biliyorum,” dedi Umay, hafifçe gülümsedi. “Ama bazen anlamaya çalışmak, birini daha da uzaklaştırır.”

 

Umay, yavaşça elini uzattı. “Ver defteri… Ben götürürüm ona. Belki... Bu sefer kaçmaz.”

 

Mehram bir süre tereddüt etti. Sonra defteri usulca Umay’a verdi. Gözleri deftere son bir kez takıldı. Sonra başını sallayıp arkasını döndü.

 

Umay, defteri göğsüne bastırdı. Gözleri, karşıda oturan Eflal’ı aradı. Kız, ağacın altında, dizlerini karnına çekmiş, uzaklara bakıyordu. Sanki içinden geçen fırtınaları susturmak için kendini küçültmeye çalışıyordu.

 

Umay derin bir nefes aldı ve yürümeye başladı. Her adımında, içinde bir şey daha ağırlaştı. Çünkü biliyordu… Eflal ‘in yalnızlığı sandığından daha derindi.

Eflal hâlâ ağacın gölgesinde oturuyordu. Gözleri bir noktaya takılı kalmıştı. Sessizliğin içindeki fısıltılar gibi, kafasının içinde bir sürü cümle dolaşıyordu ama hiçbirini sesli söyleyemiyordu.

 

Ayak sesleri yaklaşınca hafifçe başını çevirdi. Umay’ın elindeki defteri görünce kalbi hızlandı. O defteri orada nasıl unutmuştu? Tam bir aptallık diye içinden geçirdi.

 

“Merhaba,” dedi Umay nazikçe. Yanına çömeldi, ses tonu neredeyse bir fısıltıydı. “Bu... Galiba sende kalmalı.”

 

Eflal, deftere bakmadı. Yutkundu sadece. “Mehram mı verdi?”

 

“Evet,” dedi Umay. Sonra, gözlerini Eflal ‘in yüzüne dikti. “Ama okuduğunu sanmıyorum.

 

 

Gözlerinde bir endişe vardı.

 

Umay biraz rahatlayarak, "Yok, kimse okumuş gibi görünmüyor, ama... Çok panik oldun." dedi gülerek.

 

Eflal başını sallayıp derin bir nefes aldı. “Sadece... Biraz telaşlandım.”

: Umay hafifçe gülümsedi. "Anlıyorum, ama o kadar da korkulacak bir şey yok.

 

Umay, onu biraz sakinleştirerek, "Her şey yolunda," diye ekledi.

Eflal, gülümseyerek, “Umarım bir dahaki sefere daha dikkat ederim,” dedi.

Gülümsemeye çalışsa da içi garip bir şekilde sıkışmıştı. Kalabalığın arasında bir yabancı gibi hissediyordu kendini.

Rüzgâr hafifti ama yeterince serindi. Dallar çıtırtılarla eşlik ediyordu iç sesine.

Umay, sessizce gökyüzüne bakıyordu. Sanki ikisi de aynı nedenden oradaydı ama söylemeye dilleri varmıyordu.

 

Umay aniden konuştu:

“Bazen... Gülüşler bile yoruyor insanı. Değil mi?”

 

Eflal bir an durdu. Gözlerini Umay’a çevirdi, hafifçe başını salladı.

“Evet... Hele bir de herkesin seni güçlü sanmasına alışmışsan.”

 

Aralarında bir sessizlik oldu. Kısa ama derin.

 

Umay tekrar gülümsedi, bu sefer daha samimi.

“Sen iyi birisin, Eflal. Sadece... Bazen iyi insanlar da yorulur. Ama yorulmak vazgeçmek değildir.”

 

Eflal gözlerini kaçırdı. “Keşke bazen kaçmak her şeyi çözüyor olsaydı.”

 

“Kaçmak çözmez... Ama düşünmeye alan tanır,” dedi Umay.

 

İkisi de başlarını gökyüzüne kaldırdı. O an, kelimeler bitti. Ve bu sessizlik, ikisine de iyi geldi.

 

Okulun avlusu artık sessizleşmişti. Gün boyunca yankılanan kahkahalar, ayak sesleri, tartışmalar—hepsi birer iz gibi kaldı geride. Güneş, binaların arasından çekilirken gölgeler uzadı. Hava, serinlemeye başlamıştı.

 

Sayra, kulaklığını takıp ağır adımlarla otobüse yürürken göz ucuyla Aral’a baktı. “Yarın bana çay borcun var, unutma.” dedi yarı ciddi, yarı şaka bir sesle.

 

Aral gülümsedi. “Eğer o kruvasanı bana getirirsen düşünebilirim ve ayrıca yine bir kahve vakası yaşamak istemiyorum hatta sıcak bir anı olsun istemiyorum üzerimde anlatabildim mi?" Dedikten sonra sayra kendini tutamayıp kahkaha atmaya başladı.

"Gerçekten seni yol boyunca nasıl çekeceğim ben " diye söylenerek otobüs durağına doğru ilerlediler.

 

Umay, defteri çantasına dikkatlice yerleştirip vedalaşmadan yürümeye başladı. Kafasının içinde hâlâ Eflal’le yaptığı konuşma dönüp duruyordu. Sözler, gözler, suskunluklar… Bazen bir kelime değil, bir bakış yeterdi.

 

Mehram ise hâlâ Eflal’i düşünüyordu. Masadaki boşluğa bir kez daha baktı, sonra sırt çantasını omzuna geçirip okuldan çıktı. Gözleri, okul bahçesinin uzak köşelerine bir umutla baktıysa da Eflal ortalarda yoktu.

 

Eflal, okul bahçesinde adımlarını hızlandırarak, Alaca'nın bulunduğu gruptan uzaklaşmaya çalışıyordu. Ancak Alaca, gözlerini Eflal ‘in üstünden bir an bile ayırmadan, yanına doğru adım attı. Eflal ‘in tedirgin bakışları, Alaca'nın gözlerinde garip bir kıvılcım oluşturdu.

 

"Yarışmadan çekilmeni istiyorum," dedi Alaca, bir bakışta oldukça net bir şekilde.

 

Eflal duraksadı, bir an durakladı ve ardından iç çekerek Alaca'ya döndü. "Beni takip etme. Neden böyle bir şey yapmalıyım?"

 

Alaca gülümsedi, fakat bu gülüş, bir tehdidi barındırıyordu. "Biliyorum, seni tanıyorum, Eflal. Her şey senin için daha kolay olacak. Sadece bu yarışma senin için tehlikeli olacak. O yüzden... Çekilmeni istiyorum."

 

Eflal ‘in içindeki endişe bir an bile kaybolmadı. Alaca'nın sözleriyle bir kez daha tedirgin olmuştu. Kafasında, Mehram'ı koruma düşüncesi giderek daha fazla yer etmeye başlamıştı. "Alaca, bu kadar ileri gitmene gerek yok," dedi Eflal, sesindeki titrekliği hissettirmemeye çalışarak.

 

Alaca, gözlerini hafifçe kısarak Eflal ‘in gözlerine baktı. "Bazen insanlar farkında olmadan kendilerini tehlikeye atarlar. Ben sadece seni uyarıyorum."

 

Eflal bir an için durdu. İçinde bir şeyler kırılıyordu, ama Alaca'nın bakışları o kadar keskin ve tehditkârdı ki, başka bir şansı yoktu. Derin bir nefes aldı, sonra ağzından çıkan kelimelerle, kendi iç sesini boğmaya çalıştı:

 

"Yarışmadan çekiliyorum."

 

 

Okulun geniş bahçesinde, sonbaharın soğuk rüzgârı yaprakları savururken, Eflal küçük adımlarla yürüyordu. Bahçe, öğrencilerin normalde sessiz ve huzurlu olduğu bir yerken, bugün bir tuhaflık vardı. Çevresindeki öğrenciler, sıradan sohbetlerle vakit geçiriyor, kimisi banklarda, kimisi ise çimenlere oturmuştu. Ancak Eflal, her adımda daha çok yalnızlaşıyor gibiydi. Gözleri, sabah akşam konuştuğu, ama sonrasında her bir kelimesinin ona ağır geldiği Mehram’ı arıyordu.

 

Gözleri, Mehram’ın o tanıdık siluetini bahçede, diğer öğrencilerden biraz uzakta, bir bankta otururken fark etti. Bu adam, ona karmaşık duygular yaşatan, aynı zamanda belirsiz bir huzursuzluğun kaynağıydı. Gözleri, geçmişteki bir hatıra gibi, onu her bulduğunda aynı yoğun hisleri tekrar hatırlatıyordu.

 

Eflal, derin bir nefes alarak adımlarını hızlandırdı. Mehram, başını eğmiş, kitaplarına gözlerini dikip, yerinden kalkmadan okuyor gibiydi. Gözleri, kitapları tarıyor ama sanki içeride başka bir dünyaya dalmış gibiydi. O an, Eflal ‘in içindeki huzursuzluk daha da arttı. Yavaşça yanına yaklaşırken, Mehram başını kaldırıp gözleriyle karşılaştı.

 

Eflal, birkaç saniye boyunca onu izledi, kelimeleri bulmak için mücadele etti. Bahçedeki soğuk rüzgâr, rengi solmuş yaprakları savuruyordu, ama Eflal ‘in içinde bir tür sıcaklık yoktu. O kadar soğuk bir ortamdaydı ki, her adımda kalbinin daha fazla donar gibi hissetti.

 

“Mehram,” dedi sonunda, sesi hafif titreyerek. “Yarışmadan çekileceğim.”

 

Mehram, gözlerini bir an Eflal ’den ayırıp derin bir nefes aldı. Vücut dili, hiçbir şeyin değişmediğini gösteriyordu, ancak gözlerinde bir anlık bir donma vardı. Bahçedeki sessizlik, birden ağırlaşmıştı. Eflal ‘in söyledikleri, Mehram’ın zihninde yankılandı. Ne kadar da karmaşık bir şekilde karşısında duruyordu.

 

“Çekilmek mi?” dedi Mehram, sesindeki derinliği belli eden bir şaşkınlıkla. “Neden?”

 

Eflal, gözlerini yere indirdi. Kafasında birçok düşünce vardı ama hepsini bir araya getirecek kelimeleri bulamıyordu. Bahçede ilerleyen öğrencilerin gülüşmeleri, cıvıldayan kuşların sesleri, ona karşı daha da derinleşmiş bir sessizlik gibi geliyordu.

 

“Biraz dinlenmeye ihtiyacım var,” dedi, kendine bile inandırarak. Cümlesi o kadar boş çıkmıştı ki, kendi söylediklerine bile inanmadı. Ama başka bir şey söyleyemedi. Bahçenin her köşesinden yükselen sesler, sanki onların dünyasından uzaklaşmış gibiydi.

 

Mehram bir süre sessiz kaldı. Onun gözlerinde, dikkatlice inceleyebileceğiniz derin bir şaşkınlık ve kaybolan bir güven vardı. Eflal ‘in söyledikleri onun için ani bir darbe gibiydi. Bir an durakladı, sonra yeniden gözlerini ona çevirdi. Bahçenin her köşesinden yükselen sesler, sanki onların dünyasından uzaklaşmış gibiydi.

 

Mehram, gözlerini Eflal ‘den ayırmadan son bir kez derin bir nefes aldı. “Bu işin peşini bırakmayacağım,” dedi, sesi kararlı ve bir o kadar da soğuk.

 

Eflal, bu sözlerin ağırlığını hissetti. İçinde bir yerlerde bir şey kırılıyormuş gibi bir his vardı, ama bu duyguyu neyle açıklayacağını bilmiyordu. Mehram’ın bu kadar kararlı olması, içinde istemediği bir korku yaratıyordu.

Alaca, okul bahçesinin kenarındaki ağaçların gölgesine gizlenmişti. Gözleri, Eflal ve Mehram’ı izlerken, her hareketlerini dikkatle takip ediyordu. Eflal ‘in yüzündeki tedirginlik, Alaca’nın kafasında soru işaretlerini çoğaltıyordu. Bu sıradan konuşma gibi görünen şeyin, belki de bambaşka bir anlamı vardı

 

Mehram, birkaç saniye daha sessiz kaldıktan sonra sırtını döndü ve hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Arkasında bıraktığı hava, Eflal’i daha da hırpalıyordu. O an, Eflal bir şey söylemeye çalıştı ama kelimeler dilinden çıkmadı.

 

Mehram’ın kararlı sesinden sonra, Eflal, kalbinde derin bir acı hissetti. Neden, diye düşündü. Neden “hayır” demek bu kadar zor ve içini bu kadar acıttı? Neden bu kadar isyan etti ve bu kadar kırıldığını fark etti? O an, kendi duygularıyla yüzleşmek istemediğini fark etti. Mehram’ı kırmak, onunla çatışmak ne kadar da acı vericiydi. Oysa her şeyin düzgün gitmesini istemişti. Ama şimdi, olan biten her şeyin, ruhunda bir yara açtığının farkındaydı.

 

Bunu ne kadar istemediğini, sadece kaçmayı düşündüğünü anlamıştı. Ve en garibi, bu kaçışın, hiçbir şekilde çözüm getirmediğini içten içe biliyordu. Ama yine de, içinde bir şey, ona bu yolu seçtiriyordu.

Eflal, Mehram ‘la konuşmasını bitirip hızla okul binasına yöneldi. Mehram, bir süre daha Eflal ‘in gidişini izledi, sonra derin bir nefes alarak kendini toparladı ve adımlarını Eflal ‘in peşinden atmaya karar verdi. Ancak tam o anda Alaca, Mehram’ın karşısına dikildi.

 

“Yarışmadan çekilmesiyle ilgili bir şey mi konuştunuz?” diye sordu Alaca, alaycı bir gülümsemeyle. “Beni niye ilgilendiriyor ki, değil mi?” Cümlesindeki ton, açıkça bir anlam taşımıyordu. Alaca, Mehram’ın gözlerinin içine bakarak, devam etti: “Ama tabii, her zaman her şeyin bir nedeni vardır, değil mi?”

 

Mehram, Alaca’nın yaklaşımını fark etti ve içindeki gerilim bir anda arttı. “Eflal ‘in yarışmadan çekilmesiyle senin bir bağlantın var mı?” diye sordu, sesi daha sertleşmişti. “Onun kararı ne kadar seninle ilgili, Alaca?”

 

Alaca, yüzündeki gülümsemeyi kaybetmeden, ancak belli bir şekilde bakışlarını kaçırarak cevap verdi: “Kim bilir, belki Eflal ‘in kararıyla benzer bir şeyler hissetmişimdir. Ama… Bu tamamen onun kişisel bir tercihi, değil mi?” Sözcükler arasındaki derin anlamı bilerek yavaşça sıralıyordu.

 

Mehram, Alaca’nın sözcüklerindeki inceliği hissederek, bir adım geriye gitti. Gözleri, Alaca’nın söylediklerinde bir yalan olduğunu düşündü ama başka bir şey söylemeden önce dikkatlice düşündü. “Bunu daha sonra konuşuruz,” dedi, sinirli bir şekilde.

 

O sırada okulun diğer öğrencileri, aralarındaki gerilimden habersiz bir şekilde bahçede toplanmaya başladı. Alaca ve Mehram arasındaki sessiz gerginlik, çevrelerindeki kalabalığa da yansımıştı. Herkes, bu iki kişinin arasında ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Eflal, uzak bir köşede durmuş, olanları izliyordu.

 

Bir anda, Eflal hızla adım atarak Mehram’ın yanına geldi ve elini hafifçe omzuna koydu. “Lütfen, Mehram…” dedi, sesi biraz titreyerek. “Zarar görmeni istemiyorum.”

 

Mehram, Eflal ‘in dokunuşunu hissederek başını çevirdi, ama gözlerinde hala öfke vardı. “Eflal, ben sana zarar gelmesine asla izin vermem,” dedi, biraz sert bir şekilde. “Ama şu an bu işin peşini bırakmayacağım.” Gözleri, Alaca’ya doğru kaydı, adeta içindeki öfkeyi yansıtıyordu.

 

Alaca, Mehram’ın sert bakışlarına karşılık verdi. Bir anlık sessizlik, ortama hâkim oldu. Ardından Mehram, Eflal’e bir bakış attı ve sırtını dönerek hızla uzaklaştı. Eflal, Mehram’ın arkasından bakarak içindeki karmaşayı hissediyordu. Gözleri dolmuştu ama bu defa sessiz kaldı, ne söyleyeceğini bilemedi.

 

Alaca, Mehram’ın gidişini izlerken hafifçe gülümsedi. “Bazen insanları zorlamak, daha fazla keyif verir,” dedi kendi kendine, sesi duygusuz bir tonda. Sonra okulun kalabalığına karışarak ortadan kayboldu.

Bu bölümde canlarım😍 postitleyeceğiniz o kadar çok sahne var ki ? En çok hangi sahne sizi etkiledi?🙃 instagram adresim: kubraeofficiall bu hesabımdanda yorumlarda bulunabilirsiniz🤗

Nasıldı?