BÖLÜM 5 : SESİN GİZEMİ
08 Mayıs 2026
BÖLÜM 5: SESİN GİZEMİ "Bir ses, bazen bir kalbin anahtarıdır."
Okulun taş duvarları sabahın puslu havasını içine çekmişti. Avluda sessiz bir rüzgâr dolaşıyor, yaprakları yerinden kıpırdatmadan sürüklüyordu. Öğrenciler gruplar hâlinde yürürken koridorda yankılanan adım sesleri, sessizliğe sert kesikler atıyordu.
Eflal, yarışmadan çekildiği günden beri içine kapanmıştı. Gözlerinde o belli belirsiz uzaklık, yanından geçen herkesin dikkatini çekiyor ama kimse ona ne olduğunu sormaya cesaret edemiyordu. Sınıf kapısının önünde durdu, nefesini tuttu. Sonra başını kaldırıp karşı koridora baktı.
Mehram oradaydı.
Bir grup arkadaşının arasında, sırtını duvara vermiş, bir şey anlatıyordu. Gülümsediği an gözleri Eflal ‘in üzerine kaydı. Anlık. Fakat dikkatle.
Ve sonra başını çevirip konuşmasına devam etti.
Eflal ‘in içi burkuldu.
Göz göze gelmişlerdi. Hatta o an için, sanki ikisi dışında herkes susmuştu.
Ama Mehram bir şey yapmamıştı.
Ne yürümüş, ne konuşmuş, ne gülümsemişti.
Sınıfa girdi, oturdu. Kalemini çantasından çıkarırken avuç içi nemliydi.
Arkasındaki sıralardan gelen sesleri dinlemeye çalıştı. Belki o da sınıfa girerdi.
Dakikalar sonra kapı açıldı.
Adımlar yavaş ve kesin.
Mehram’dı.
Hiçbir şey söylemeden içeri girdi, göz ucuyla Eflal ‘in oturduğu sıraya baktı.
Boş bir yere geçti, çantasını usulca yere bıraktı.
Eflal yazı tahtasına bakıyor gibi yaptı ama dikkatini toparlayamıyordu.
Sırtından ensesine doğru inen bir huzursuzluk vardı.
Sanki biri onu gözlüyordu.
Ama dönüp bakmak, fark edilmek demekti.
Ve Eflal bunu istemiyordu. Ya da istiyordu.
Kendine bile dürüst olamıyordu.
Sınıfın cam kenarındaki sıralarına solgun bir ışık düşüyordu. Havanın bulutlu gri tonu, içeri süzülen aydınlığı bile tereddütlü kılmıştı. Tahtanın önünde öğretmenin sesi dalgalanıyor, bazen yakınlaşıyor, bazen uzak bir uğultuya dönüşüyordu.
Eflal önündeki deftere rastgele çizgiler çizmeye başlamıştı. Kalem ucu kâğıtta iz bırakırken parmaklarının titrediğini hissetti. Yanındaki pencere aralıktı; dışarıdan gelen kuş sesiyle sınıfın içindeki zaman kısaca durakladı. Ve sonra yine her şey kaldığı yerden devam etti.
Arkasındaki sıradan gelen nefes alışlar ona tanıdıktı. Bu, insanın yalnızca bir kez duyup sonsuza kadar hatırlayabileceği bir sesti belki de. Sessizlikte yankılanan bir varlık gibi.
Dönüp bakmadı. Ama varlığını biliyordu.
Mehram, iki sıra arkasında oturuyordu. Sandalyeye yarı yaslanmış, kollarını göğsünde çaprazlamıştı. Onun için sıradan bir pozdu bu; ama Eflal için dikkatlice kurulmuş bir yalnızlıktı.
Gözleri tahtaya değil, daha çok camın dışındaki hareketsizliğe takılmıştı.
Eflal bunu hissetti. Bakmadığı hâlde, orada olduğunu bildi.
Ders bittiğinde, öğrenciler hafif bir uğultuyla sınıfı terk etmeye başladı. Tahta silindi, sandalyeler gıcırdadı. Eflal çantasını toplarken zamanın biraz daha yavaşlamasını diledi. Oysa ayak sesleri hızlanmıştı. Birileri gülüyor, birileri koşturuyordu. Ama o, sadece yerinden kalkıp kapıya yöneldi.
Koridora adım attığında kalabalık seyrelmişti. Okulun taş zeminine vuran ayak sesleri arada bir çınlıyordu. Koridorun sonunda bir gölge hareket etti.
Mehram.
Sırt çantasını tek omzuna asmış, pencere kenarındaki duvarlara yaslanmıştı. Kalabalığın içinde değil, kenarında duruyordu. Her zaman olduğu gibi.
Ona yaklaştığında bakmadı. Eflal birkaç adım kala durdu.
İlk konuşan o oldu.
“Bugün çok sessizdin.”
Sesi, ne sıcak ne de uzak. Yalnızca düz bir gözlem gibi.
Eflal başını eğdi.
“Sanırım... Alışmaya çalışıyorum. Kalabalığa değil de, içimdeki sessizliğe.”
Mehram başını ona çevirdi. Gözleri, bakış değil, bir tür yoklama taşıyordu.
“Her şey yolunda mı?”
Eflal bir an durdu.
“Bazen yolunda gibi davranmak, yolunu kaybetmekten daha kolay.”
Bu cevap karşısında Mehram’ın yüz ifadesi değişmedi. Ama duruşunda bir kırılma oldu. Sanki az önce yaslandığı duvar, biraz daha soğumuştu.
Gözlerini pencereden dışarı çevirdi.
“Bugün sabah seni gördüm,” dedi. “Bahçede, artık selamlaşma da yok sanırım aramızda.”
Eflal başını salladı.
“Haklısın. İnsan bazen nasıl davranacağını şaşırıyor.”
Bir süre sessizlik oldu. Koridor, arada geçen öğrencilerle dolup boşaldı. Zil sesi duyuldu; bir başka sınıfın başlangıcı ya da sonu. Hayatın sıradan ritmiydi bu. Ama ikisinin arasında, ritim farklı çalıyordu.
“Yarışma afişini indirmişler,” dedi Mehram.
Eflal omuz silkti.
“Benim için bir şey ifade etmiyor artık.”
Mehram başını hafifçe eğdi, gözleri yine ona döndü.
“Emin misin? Bazen insan vazgeçtiğini sandığı şeyin tam ortasında durur.”
Eflal cevap vermedi. Ama gözleri, kısa bir an için Mehram’ın gözleriyle buluştu. O anda ne bir gülümseme vardı aralarında, ne de açıklama gerektiren bir kelime. Sadece duran bir zaman ve göz göze gelen iki yabancı tanıdık.
Sonra Eflal başını çevirdi, yürümeye başladı.
Mehram onu izlemedi. Ama kalışı, gidişinden çok daha fazla şey söylüyordu.
KANTİN – ÖĞLE SAATİ
Okul kantini her zamanki kalabalığındaydı. Tepsilerin birbirine çarptığı sesler, sandalye gıcırtıları, bastırılmış kahkahalar... Günün en serbest ama en karmaşık saatindeydiler. Her masa ayrı bir hikâyeye, ayrı bir gülüşe açılıyordu.
Köşedeki masada Aral, Sayra ve Umay oturuyordu. Aral’ın önündeki tost neredeyse buhar çıkarıyordu ama o hâlâ konuşmayı tercih ediyordu.
“Bak, Sayra, sadece diyorum ki—”
“Hayır, yine ne diyeceğini biliyorum. Tostun peynirini ben istemedim, mutfağa sen koştun, unuttun!” diye araya girdi Sayra, gözlerini devirmekte bir dünya markası gibi.
Aral kaşlarını çattı, ama bir yandan da gülümsememek için dudaklarını ısırdı.
“Yani, o kadar mı önemlidir peynirin türü? Zaten içindeki şeyden çok sen konuşuyorsun şu tostun.”
“İyi o zaman, konuşayım da tost da benim gibi pişkin olsun,” dedi Sayra ve tostun köşesinden büyük bir ısırık aldı.
Umay, ikisinin arasındaki bu sonsuz çatışmaya sessizce gülümseyerek eşlik etti. Ama gözleri bir an kapıdan giren kişiye kaydı: Mehram.
Sırt çantası tek omzunda, üzerindeki siyah montun düğmeleri açılmıştı. Gözleri masaları tek tek taradı, sonra ağır adımlarla onların masasının yanına geldi.
“Yer var mı?” diye sordu sessizce.
“Sayra’nın sesi kadar bol yer var, otur,” dedi Aral hemen.
Sayra gözlerini kıstı ama lafı uzatmadı.
Mehram sandalyeyi çekti, oturdu. Ama daha ilk saniyeden itibaren bakışları başka bir yöne kaymıştı. Kantinin diğer ucuna.
Orada, cam kenarındaki masada Eflal oturuyordu. Yanında Nazlı ve birkaç kız daha vardı. Kahkahalar cılızdı ama içtendi. Eflal saçını geriye doğru atarken elinin dalgın hareketi gözden kaçacak gibi değildi.
Mehram, bu küçük harekete takıldı.
Saçının bir teli yana düşmüştü, Eflal başını hafif yana eğip eliyle düzeltmişti. O sırada gülümsedi. Sanki kendi gülüşüne değil, yanındakilerin anlattığı şeye... Ama Mehram’ın gördüğü başka bir şeydi.
"İlgi duyduğum kişi... Sen misin?"
Dedi içinden.
"O sesin sahibi... Sen olabilir misin?"
Dışarıdan bakan biri onun sadece etrafa boş boş baktığını sanabilirdi. Ama içi kıpır kıpırdı. Gözleri, başka hiçbir ayrıntıya takılmadan Eflal ‘in el hareketini, kahkaha atarken gözlerinin nasıl kıvrıldığını, çenesini dirseğine dayayıp düşüneceği anı bekliyordu.
Tam o sırada Sayra'nın sesi kantini yararak geldi:
“Aral, bu senin telefonun mu? Zil sesi mi bu yani? Uzaylıların müziği gibi!”
Aral telefonunu alıp ekranına baktı. “Ne var bunda? Müzik evrenseldir, anlamazsın.”
“Yok, canım, uzayda bile senden uzaklaşırlar bu sesle. Evrenden sürülürsün.”
“En azından senin gibi dünyayı başıma yıkmıyorum,” dedi Aral, gözlerini devirerek ama gülmemek için dudaklarını sıkarak.
Umay başını masaya koydu. “Lütfen barışın... Ya da tostla kavga edin, ben sustum.”
Mehram hafif gülümsedi ama hâlâ göz ucuyla diğer masayı izliyordu. Eflal tam o anda ayağa kalkmıştı. Elinde bardakla su almak üzere kantin içindeki küçük istasyona yürürken, saçının ucu omzundan kaydı. Gölgesi kısa bir an için Mehram’ın oturduğu tarafa düştü.
İzledi. Ama belli etmeden.
Ve içinde yine o düşünce: “O mu?”
Eflal geri dönerken gözleri bir an onların masasının üzerinden geçti. Mehram ‘la bakışmadılar. Ama o an, ikisi de fark etti: kalabalığın ortasında, bir şey kıpırdıyordu.
KIZLAR TUVALETİ – ÖĞLE SAATİ SONRASI
Teneffüs zilinin yankısı hâlâ kulaklardaydı. Öğrencilerin ayak sesleri, gülüşmeleri, açılıp kapanan kapılar... Hepsi koridorda akıp gidiyordu.
Eflal, kantinden çıkıp sessizce lavaboya yöneldi. Soğuk fayans duvarlar arasında yankılanan ayak sesi, yalnızlığına eşlik ediyordu. Lavabonun önüne geldi, başını kaldırıp aynaya baktı.
Göz göze geldiği yansıma, yorgun ama derin düşüncelere gömülmüş bir yüzdü. Gözlerinde bir şey vardı… Henüz adı konmamış bir şey.
“Mehram…”
İç çekti.
“Bu ne, Eflal? Ona karşı hissettiğin bu tuhaf bağ da ne? Daha geçen gün yarışmadan çekildin, kaçtın. Ondan da kaçmak istiyorsun. Ama her gördüğünde kalbinden bir şey kopuyor sanki. Neden?”
Bir adım geriye çekildi, kollarını kavuşturdu. Aynadaki kız hâlâ oradaydı. Ama cevabı yoktu.
“Sürekli yanında oturmak istiyorum, onunla konuşmak, onun bakışlarında ne gördüğümü anlamak istiyorum. Kendine gel, Eflal. Onu korumak zorundasın. Bu kadar yakınına girersen... Her şey çöker.”
Gözlerini kapattı bir an.
“Hem... Mehram kim? Okulun havalı, mesafeli, kimseye pas vermeyen çocuğu. Ciddi, karizmatik, kendi dünyasında biri. Kalbinde sana bir yer vermiş mi ki? Sen ne yapıyorsun böyle? Düşme peşine… Kendine gel.”
Lavabonun musluğunu açtı. Ellerine soğuk su doldurup yüzüne çarptı. Su, düşüncelerini sildi mi bilinmez ama nefesini toparlamasını sağladı. Aynaya bir kez daha baktı. Saçlarını elleriyle düzeltti. Hafifçe yüzünü buruşturdu, sonra başını iki yana salladı.
“Toparla kendini.”
“Hiçbir şey olmamış gibi devam et.”
Kapıyı açıp dışarı çıktı. Koridor yine aynıydı ama onun içi artık eskisi gibi değildi.
Lavabonun serinliğinden çıkan Eflal, ellerini montunun ceplerine gizledi. Okulun loş koridorlarında yürürken, içindeki karmaşa da onunla birlikte sürükleniyordu. Her adım, biraz daha derine çekiyordu onu. Gözleri istemsizce arıyordu birini. Ya da bir bakışı. Belki sadece huzur arıyordu. Belki o huzur, onunla en çok savaşanıydı.
Köşeyi dönerken biriyle çarpıştı.
Kalem kutusu yere düştü. Defterleri hafifçe savruldu.
"Ah, pardon!" dedi tanıdık bir ses.
Başını kaldırdığında karşısında Sayra vardı. Ardında da Umay.
"Sen iyi misin?" dedi Sayra, eğilerek kalem kutusunu uzattı. "Yüzün biraz soluk geldi."
Eflal hafifçe gülümsedi. "Yok, bir şey, biraz başım döndü galiba."
Umay dikkatlice baktı. Gözleri, Eflal ‘in yüzünde bir şey arar gibiydi. Ama ne soracağını bilemedi.
"Gel bizimle, biraz oturalım," dedi Sayra. "Kantin hâlâ boş sayılır. Aral da orada, bolca saçmalık garantili."
Eflal bu teklife biraz tereddüt etti. Daha sonra başını sallayarak inan biraz işlerim var okulda onları halletmem lazım diyerek küçük bir tebessümle Umay'a veda etti. Umay'ın ise bu ikili arasındaki her şeyi kontrol etme içgüdüsü oluşmaya başlamıştı. Mehram, ikisi içinde bir anlam ifade ediyordu.
---
Bu bölümü yazarken karakterlerle zor anlar yaşadım . Her sahnesi ayrı güzelllll😍
Okulun taş duvarları sabahın puslu havasını içine çekmişti. Avluda sessiz bir rüzgâr dolaşıyor, yaprakları yerinden kıpırdatmadan sürüklüyordu. Öğrenciler gruplar hâlinde yürürken koridorda yankılanan adım sesleri, sessizliğe sert kesikler atıyordu.
Eflal, yarışmadan çekildiği günden beri içine kapanmıştı. Gözlerinde o belli belirsiz uzaklık, yanından geçen herkesin dikkatini çekiyor ama kimse ona ne olduğunu sormaya cesaret edemiyordu. Sınıf kapısının önünde durdu, nefesini tuttu. Sonra başını kaldırıp karşı koridora baktı.
Mehram oradaydı.
Bir grup arkadaşının arasında, sırtını duvara vermiş, bir şey anlatıyordu. Gülümsediği an gözleri Eflal ‘in üzerine kaydı. Anlık. Fakat dikkatle.
Ve sonra başını çevirip konuşmasına devam etti.
Eflal ‘in içi burkuldu.
Göz göze gelmişlerdi. Hatta o an için, sanki ikisi dışında herkes susmuştu.
Ama Mehram bir şey yapmamıştı.
Ne yürümüş, ne konuşmuş, ne gülümsemişti.
Sınıfa girdi, oturdu. Kalemini çantasından çıkarırken avuç içi nemliydi.
Arkasındaki sıralardan gelen sesleri dinlemeye çalıştı. Belki o da sınıfa girerdi.
Dakikalar sonra kapı açıldı.
Adımlar yavaş ve kesin.
Mehram’dı.
Hiçbir şey söylemeden içeri girdi, göz ucuyla Eflal ‘in oturduğu sıraya baktı.
Boş bir yere geçti, çantasını usulca yere bıraktı.
Eflal yazı tahtasına bakıyor gibi yaptı ama dikkatini toparlayamıyordu.
Sırtından ensesine doğru inen bir huzursuzluk vardı.
Sanki biri onu gözlüyordu.
Ama dönüp bakmak, fark edilmek demekti.
Ve Eflal bunu istemiyordu. Ya da istiyordu.
Kendine bile dürüst olamıyordu.
Sınıfın cam kenarındaki sıralarına solgun bir ışık düşüyordu. Havanın bulutlu gri tonu, içeri süzülen aydınlığı bile tereddütlü kılmıştı. Tahtanın önünde öğretmenin sesi dalgalanıyor, bazen yakınlaşıyor, bazen uzak bir uğultuya dönüşüyordu.
Eflal önündeki deftere rastgele çizgiler çizmeye başlamıştı. Kalem ucu kâğıtta iz bırakırken parmaklarının titrediğini hissetti. Yanındaki pencere aralıktı; dışarıdan gelen kuş sesiyle sınıfın içindeki zaman kısaca durakladı. Ve sonra yine her şey kaldığı yerden devam etti.
Arkasındaki sıradan gelen nefes alışlar ona tanıdıktı. Bu, insanın yalnızca bir kez duyup sonsuza kadar hatırlayabileceği bir sesti belki de. Sessizlikte yankılanan bir varlık gibi.
Dönüp bakmadı. Ama varlığını biliyordu.
Mehram, iki sıra arkasında oturuyordu. Sandalyeye yarı yaslanmış, kollarını göğsünde çaprazlamıştı. Onun için sıradan bir pozdu bu; ama Eflal için dikkatlice kurulmuş bir yalnızlıktı.
Gözleri tahtaya değil, daha çok camın dışındaki hareketsizliğe takılmıştı.
Eflal bunu hissetti. Bakmadığı hâlde, orada olduğunu bildi.
Ders bittiğinde, öğrenciler hafif bir uğultuyla sınıfı terk etmeye başladı. Tahta silindi, sandalyeler gıcırdadı. Eflal çantasını toplarken zamanın biraz daha yavaşlamasını diledi. Oysa ayak sesleri hızlanmıştı. Birileri gülüyor, birileri koşturuyordu. Ama o, sadece yerinden kalkıp kapıya yöneldi.
Koridora adım attığında kalabalık seyrelmişti. Okulun taş zeminine vuran ayak sesleri arada bir çınlıyordu. Koridorun sonunda bir gölge hareket etti.
Mehram.
Sırt çantasını tek omzuna asmış, pencere kenarındaki duvarlara yaslanmıştı. Kalabalığın içinde değil, kenarında duruyordu. Her zaman olduğu gibi.
Ona yaklaştığında bakmadı. Eflal birkaç adım kala durdu.
İlk konuşan o oldu.
“Bugün çok sessizdin.”
Sesi, ne sıcak ne de uzak. Yalnızca düz bir gözlem gibi.
Eflal başını eğdi.
“Sanırım... Alışmaya çalışıyorum. Kalabalığa değil de, içimdeki sessizliğe.”
Mehram başını ona çevirdi. Gözleri, bakış değil, bir tür yoklama taşıyordu.
“Her şey yolunda mı?”
Eflal bir an durdu.
“Bazen yolunda gibi davranmak, yolunu kaybetmekten daha kolay.”
Bu cevap karşısında Mehram’ın yüz ifadesi değişmedi. Ama duruşunda bir kırılma oldu. Sanki az önce yaslandığı duvar, biraz daha soğumuştu.
Gözlerini pencereden dışarı çevirdi.
“Bugün sabah seni gördüm,” dedi. “Bahçede, artık selamlaşma da yok sanırım aramızda.”
Eflal başını salladı.
“Haklısın. İnsan bazen nasıl davranacağını şaşırıyor.”
Bir süre sessizlik oldu. Koridor, arada geçen öğrencilerle dolup boşaldı. Zil sesi duyuldu; bir başka sınıfın başlangıcı ya da sonu. Hayatın sıradan ritmiydi bu. Ama ikisinin arasında, ritim farklı çalıyordu.
“Yarışma afişini indirmişler,” dedi Mehram.
Eflal omuz silkti.
“Benim için bir şey ifade etmiyor artık.”
Mehram başını hafifçe eğdi, gözleri yine ona döndü.
“Emin misin? Bazen insan vazgeçtiğini sandığı şeyin tam ortasında durur.”
Eflal cevap vermedi. Ama gözleri, kısa bir an için Mehram’ın gözleriyle buluştu. O anda ne bir gülümseme vardı aralarında, ne de açıklama gerektiren bir kelime. Sadece duran bir zaman ve göz göze gelen iki yabancı tanıdık.
Sonra Eflal başını çevirdi, yürümeye başladı.
Mehram onu izlemedi. Ama kalışı, gidişinden çok daha fazla şey söylüyordu.
KANTİN – ÖĞLE SAATİ
Okul kantini her zamanki kalabalığındaydı. Tepsilerin birbirine çarptığı sesler, sandalye gıcırtıları, bastırılmış kahkahalar... Günün en serbest ama en karmaşık saatindeydiler. Her masa ayrı bir hikâyeye, ayrı bir gülüşe açılıyordu.
Köşedeki masada Aral, Sayra ve Umay oturuyordu. Aral’ın önündeki tost neredeyse buhar çıkarıyordu ama o hâlâ konuşmayı tercih ediyordu.
“Bak, Sayra, sadece diyorum ki—”
“Hayır, yine ne diyeceğini biliyorum. Tostun peynirini ben istemedim, mutfağa sen koştun, unuttun!” diye araya girdi Sayra, gözlerini devirmekte bir dünya markası gibi.
Aral kaşlarını çattı, ama bir yandan da gülümsememek için dudaklarını ısırdı.
“Yani, o kadar mı önemlidir peynirin türü? Zaten içindeki şeyden çok sen konuşuyorsun şu tostun.”
“İyi o zaman, konuşayım da tost da benim gibi pişkin olsun,” dedi Sayra ve tostun köşesinden büyük bir ısırık aldı.
Umay, ikisinin arasındaki bu sonsuz çatışmaya sessizce gülümseyerek eşlik etti. Ama gözleri bir an kapıdan giren kişiye kaydı: Mehram.
Sırt çantası tek omzunda, üzerindeki siyah montun düğmeleri açılmıştı. Gözleri masaları tek tek taradı, sonra ağır adımlarla onların masasının yanına geldi.
“Yer var mı?” diye sordu sessizce.
“Sayra’nın sesi kadar bol yer var, otur,” dedi Aral hemen.
Sayra gözlerini kıstı ama lafı uzatmadı.
Mehram sandalyeyi çekti, oturdu. Ama daha ilk saniyeden itibaren bakışları başka bir yöne kaymıştı. Kantinin diğer ucuna.
Orada, cam kenarındaki masada Eflal oturuyordu. Yanında Nazlı ve birkaç kız daha vardı. Kahkahalar cılızdı ama içtendi. Eflal saçını geriye doğru atarken elinin dalgın hareketi gözden kaçacak gibi değildi.
Mehram, bu küçük harekete takıldı.
Saçının bir teli yana düşmüştü, Eflal başını hafif yana eğip eliyle düzeltmişti. O sırada gülümsedi. Sanki kendi gülüşüne değil, yanındakilerin anlattığı şeye... Ama Mehram’ın gördüğü başka bir şeydi.
"İlgi duyduğum kişi... Sen misin?"
Dedi içinden.
"O sesin sahibi... Sen olabilir misin?"
Dışarıdan bakan biri onun sadece etrafa boş boş baktığını sanabilirdi. Ama içi kıpır kıpırdı. Gözleri, başka hiçbir ayrıntıya takılmadan Eflal ‘in el hareketini, kahkaha atarken gözlerinin nasıl kıvrıldığını, çenesini dirseğine dayayıp düşüneceği anı bekliyordu.
Tam o sırada Sayra'nın sesi kantini yararak geldi:
“Aral, bu senin telefonun mu? Zil sesi mi bu yani? Uzaylıların müziği gibi!”
Aral telefonunu alıp ekranına baktı. “Ne var bunda? Müzik evrenseldir, anlamazsın.”
“Yok, canım, uzayda bile senden uzaklaşırlar bu sesle. Evrenden sürülürsün.”
“En azından senin gibi dünyayı başıma yıkmıyorum,” dedi Aral, gözlerini devirerek ama gülmemek için dudaklarını sıkarak.
Umay başını masaya koydu. “Lütfen barışın... Ya da tostla kavga edin, ben sustum.”
Mehram hafif gülümsedi ama hâlâ göz ucuyla diğer masayı izliyordu. Eflal tam o anda ayağa kalkmıştı. Elinde bardakla su almak üzere kantin içindeki küçük istasyona yürürken, saçının ucu omzundan kaydı. Gölgesi kısa bir an için Mehram’ın oturduğu tarafa düştü.
İzledi. Ama belli etmeden.
Ve içinde yine o düşünce: “O mu?”
Eflal geri dönerken gözleri bir an onların masasının üzerinden geçti. Mehram ‘la bakışmadılar. Ama o an, ikisi de fark etti: kalabalığın ortasında, bir şey kıpırdıyordu.
KIZLAR TUVALETİ – ÖĞLE SAATİ SONRASI
Teneffüs zilinin yankısı hâlâ kulaklardaydı. Öğrencilerin ayak sesleri, gülüşmeleri, açılıp kapanan kapılar... Hepsi koridorda akıp gidiyordu.
Eflal, kantinden çıkıp sessizce lavaboya yöneldi. Soğuk fayans duvarlar arasında yankılanan ayak sesi, yalnızlığına eşlik ediyordu. Lavabonun önüne geldi, başını kaldırıp aynaya baktı.
Göz göze geldiği yansıma, yorgun ama derin düşüncelere gömülmüş bir yüzdü. Gözlerinde bir şey vardı… Henüz adı konmamış bir şey.
“Mehram…”
İç çekti.
“Bu ne, Eflal? Ona karşı hissettiğin bu tuhaf bağ da ne? Daha geçen gün yarışmadan çekildin, kaçtın. Ondan da kaçmak istiyorsun. Ama her gördüğünde kalbinden bir şey kopuyor sanki. Neden?”
Bir adım geriye çekildi, kollarını kavuşturdu. Aynadaki kız hâlâ oradaydı. Ama cevabı yoktu.
“Sürekli yanında oturmak istiyorum, onunla konuşmak, onun bakışlarında ne gördüğümü anlamak istiyorum. Kendine gel, Eflal. Onu korumak zorundasın. Bu kadar yakınına girersen... Her şey çöker.”
Gözlerini kapattı bir an.
“Hem... Mehram kim? Okulun havalı, mesafeli, kimseye pas vermeyen çocuğu. Ciddi, karizmatik, kendi dünyasında biri. Kalbinde sana bir yer vermiş mi ki? Sen ne yapıyorsun böyle? Düşme peşine… Kendine gel.”
Lavabonun musluğunu açtı. Ellerine soğuk su doldurup yüzüne çarptı. Su, düşüncelerini sildi mi bilinmez ama nefesini toparlamasını sağladı. Aynaya bir kez daha baktı. Saçlarını elleriyle düzeltti. Hafifçe yüzünü buruşturdu, sonra başını iki yana salladı.
“Toparla kendini.”
“Hiçbir şey olmamış gibi devam et.”
Kapıyı açıp dışarı çıktı. Koridor yine aynıydı ama onun içi artık eskisi gibi değildi.
Lavabonun serinliğinden çıkan Eflal, ellerini montunun ceplerine gizledi. Okulun loş koridorlarında yürürken, içindeki karmaşa da onunla birlikte sürükleniyordu. Her adım, biraz daha derine çekiyordu onu. Gözleri istemsizce arıyordu birini. Ya da bir bakışı. Belki sadece huzur arıyordu. Belki o huzur, onunla en çok savaşanıydı.
Köşeyi dönerken biriyle çarpıştı.
Kalem kutusu yere düştü. Defterleri hafifçe savruldu.
"Ah, pardon!" dedi tanıdık bir ses.
Başını kaldırdığında karşısında Sayra vardı. Ardında da Umay.
"Sen iyi misin?" dedi Sayra, eğilerek kalem kutusunu uzattı. "Yüzün biraz soluk geldi."
Eflal hafifçe gülümsedi. "Yok, bir şey, biraz başım döndü galiba."
Umay dikkatlice baktı. Gözleri, Eflal ‘in yüzünde bir şey arar gibiydi. Ama ne soracağını bilemedi.
"Gel bizimle, biraz oturalım," dedi Sayra. "Kantin hâlâ boş sayılır. Aral da orada, bolca saçmalık garantili."
Eflal bu teklife biraz tereddüt etti. Daha sonra başını sallayarak inan biraz işlerim var okulda onları halletmem lazım diyerek küçük bir tebessümle Umay'a veda etti. Umay'ın ise bu ikili arasındaki her şeyi kontrol etme içgüdüsü oluşmaya başlamıştı. Mehram, ikisi içinde bir anlam ifade ediyordu.
---
Bu bölümü yazarken karakterlerle zor anlar yaşadım . Her sahnesi ayrı güzelllll😍