BÖLÜM 6: VİŞNE ÇARŞISI

08 Mayıs 2026

BÖLÜM 6: VİŞNE ÇARŞISI "Bazı yollar, bir tesadüfü değil, yazgıyı taşır."

Eflal, kendini bir boşlukta hissetti. Kalbi ağrıyordu, ama ne yapacağını bilemiyordu. Mehram ile aralarındaki bu sessiz gerilim, her geçen gün biraz daha büyüyordu ve Eflal, bunun nereye gideceğini bilmeden sadece izliyordu.

Eflal ‘in kalbi, düşüncelerden dolayı hızlanmıştı. Bahçedeki kalabalık, uğultular, Alaca’nın o alaycı bakışı… Hepsi birer düğüm gibi boğazına oturmuştu. Adımlarını hızlandırdı, içindeki sıkışmayı bir yerlere bırakmak ister gibi, koridorlardan geçerek müzik salonunun kapısını açtı.

 

Salon boştu. Loş ışık tavanın köşesinden sızıyordu. Toz zerrecikleri, havada görünür gibiydi. Eflal, elini hafifçe mikrofona uzattı. Ses sistemini çalıştırdı. Ardından gözlerini kapadı.

 

İçindeki o kırılgan sessizlik, notalara dönüştü.

 

Söylediği şarkı sadeydi, ama yüreğinden dökülen her kelime kalpten geliyordu. O an hiçbir şey düşünmüyordu. Ne Alaca’yı, ne Mehram’ı, ne yarışmayı… Sadece söylemek istiyordu. Kendi kendine. Kalbine iyi gelsin diye.

 

Ve o ses…

 

O ses, salonun yüksek tavanına çarpıp yankılandı. Koridorun ilerisindeki pencere aralığından bile duyulacak kadar temiz, içten ve güçlüydü.

 

Tesadüf bu ya…

 

Umay, müzik dalının koridorundan geçerken durdu. Başını çevirdi. Bir ses... Bildiği bir ses... Hayır, hayır… Olmamalıydı. Kalbi sıkıştı. Kapının aralığından usulca baktı. Gözleri hafifçe kısılmıştı, içinde hem bir korku, hem de hayranlık vardı.

 

Sahnedeki kız, mikrofonun karşısında gözlerini kapatmış, tüm duygusunu notalara yüklemişti.

 

Eflal.

 

Afrodit sesli kız... O yarışmadaki sesi hâlâ kulaklarında çınlayan, Mehram’ın aradığı o gizli yetenek...

 

Umay, geriye doğru bir adım attı. Kalbi delicesine atıyordu. “Sen…” diye fısıldadı, sesi neredeyse nefes kadar inceydi.

 

Tam o sırada, koridorun köşesinden gelen adımlar yankılandı. Mehram.

 

Umay irkildi. Bütün vücudu panikle gerildi. Mehram’ın gözleri ona takıldığında o hâlâ kapıya yakın duruyordu. Mehram, yaklaşan o sesi duydu ve durdu. Gözleri kapıya çevrildi. Sanki orada bir şey vardı… Kalbinin bildiği ama gözlerinin henüz görmediği bir şey.

 

“Bu ses…” dedi alçak sesle, gözleri heyecanla parladı. Adımını kapıya doğru attı. Kapıyı aralayacakken…

 

“Mehram…” Umay’ın sesi titrekti.

 

Ama geç kalmıştı. Gözleri karardı. Kalbi hızla çarptı. Dizleri çözülür gibi oldu. Ve bir anda sendeledi.

 

Mehram bir refleksle yakaladı onu. Umay, bayılmadan hemen önce fısıldadı:

 

“Açma… O kapıyı…”

 

Salonun içindeki şarkı, tam o anda yarım kaldı. Eflal gözlerini açtı. Bir şey hissetmişti. Bilmeden...

 

Kapının dışındaysa zaman bir anlığına durdu.

MÜZİK SALONU – GECEYE SAKLANAN SES

 

Eflal, gözlerini hafifçe silip, derin bir nefes aldı. Söylediği şarkının son tınısı mikrofonda hâlâ asılı gibiydi. İçinde taş gibi duran duygular, biraz olsun hafiflemişti. Sessizce yerinden kalktı, salonun kapısını yavaşça aralayıp dışarı çıktı. Ne bir iz bıraktı ne bir ses. Yalnızca kalbinde, hâlâ titreyen o kırılgan melodi kaldı.

 

O sırada revirde, Umay gözlerini yavaşça aralıyordu. Göz kapaklarının arasından süzülen ışık, başına vuran hafif ağrıyla birleşince inledi. Mehram endişeyle başucundaydı.

 

“İyisin değil mi?” diye sordu kısık ama net bir sesle.

 

Umay hafifçe başını salladı. “Birden… Nefesim kesildi. Belki de sadece... Yorgundum.”

 

Mehram başka bir şey sormadı. Ama aklı hâlâ biraz önce duyduğu seste, o sarsıcı tanıdıklıkta kalmıştı. Gözleri bir anlığına sertleşti. Umay’ın uyanmasıyla birlikte daha fazla vakit kaybetmeden ayağa kalktı.

 

“Dinlen. Birazdan gelirim,” dedi.

 

 

 

Müzik Salonu

 

Kapıyı açtığında salonu loş bir ışık kaplıyordu. Spot lambalar sönmüş, yalnızca sahneye yakın iki küçük tavan lambası kalmıştı. Havanın içinde hâlâ sıcak bir nefes asılıydı sanki. Salon boştu ama sahnede bir şeyler hâlâ yaşıyordu.

 

Mehram adımlarını yavaşça attı. Mikrofonun ucuna parmaklarını dokundurdu. Sıcaktı.

 

“Sistem hâlâ açık…” diye fısıldadı kendi kendine. Parmaklarını karışık şekilde duran kabloların üzerinde gezdirdi. Her şey dağınık ama düzenliydi; birisi aceleyle terk etmiş gibiydi burayı.

 

Sonra, gözleri yerde bir şeye takıldı.

 

Bir bileklik.

 

Eğildi, dikkatlice aldı. İnce zincirli, küçük bir vişne figürü vardı ucunda. Bileklik eski gibiydi ama dikkat çekici bir zarafeti vardı. Elinde döndürdü. Kalbine bir ürperti düştü.

 

“Bu rastlantı değil…” dedi sessizce. Parmakları bilekliği sımsıkı tuttu.

 

Bir iz bulmuştu.

 

Ve bu iz, aradığı sesin sahibiyle ilgili ilk gerçek ipucuydu.

 

Kafasını kaldırdı, salonun boşluğuna baktı. Gözleri, sesin yankılandığı yere takıldı.

 

Kendi kendine fısıldadı:

“Kim olduğunu bulacağım... Ne pahasına olursa olsun.”

MÜZİK SALONU – SESSİZ GEÇİŞLER

 

Mehram, bilekliği avucunun içinde sıkarak salonun ağır kapısını araladı. Loş ışığın içinden geçerken, gözleri hâlâ sahnenin merkezindeydi. Aklı karışık, yüreği ise tuhaf bir heyecanla çarpıyordu. Kapıyı sessizce kapattı. Adımları koridorun taş zeminine karışarak uzaklaştı.

 

Tam o anda, salonun diğer ucundaki ikinci kapıdan biri içeri süzüldü. Eflal.

 

Adımları tereddütlüydü. İçeriye girerken başını sağa sola çevirdi. Sanki biri az önce buradaydı… Sanki salon hâlâ nefes alıyordu. Havada bir telaş vardı ama görünmeyen bir telaş.

 

Eflal birkaç adım attı, sonra aniden durdu. Yüzüne düşen gölgeler arasında gözleri sahneye çevrildi. Mikrofon hâlâ açıktı. Cızırtılı bir sessizlik salonu dolduruyordu.

 

Gözlerini kısıp sahneye doğru yürüdü. Kalbi hızlanmıştı. İçinden bir ses, az önce burada birinin olduğunu fısıldıyordu. Sonra, sahne önüne yaklaştığında diz çökerek yere eğildi.

 

Elini yere sürttü, dikkatle baktı. Yoktu.

 

“Bilekliğim…” dedi fısıltıyla.

 

Elini aralıklardan içeri uzattı, panikle tekrar tekrar kontrol etti. Bileği bomboştu. Gözlerinde bir telaş, dudaklarında yarım kalmış bir endişe.

 

Az önce kaybettiği bilekliğini ararken, nelerden haberinin olmadığını bilmiyordu.

 

Ve birkaç dakika önce, bu salonda, hayatının yönünü değiştirecek birine sadece bir kapı uzaklıkta olduğunu…

 

Ama yolları, kaderin kasten ördüğü o ince perdeyle, birbirine değmeden geçmişti.

 

Kapı kapanmış, sessizlik yeniden odaya yerleşmişti. Sadece pencere aralığından gelen hafif rüzgâr sesi ve koridordan uzaklaşan ayak sesleri vardı. Umay yatağa biraz doğrulmuştu, alnındaki soğuk ter silinmişti ama kalbi hâlâ başka bir sebepten hızlı atıyordu.

 

Mehram, pencere kenarına yürüdü. Avcunun içinde sıkıca tuttuğu küçük, vişne figürlü bilekliği çıkarıp göz ucuyla baktı. Parmakları, bilekliği istemsizce sıktı. Gözleri uzak bir noktaya takılı kaldı. Düşünceleri orada, çok daha uzakta bir yerdeydi.

 

Umay sessizce sordu:

 

“...O nedir elinde?”

 

Mehram önce cevap vermedi. Sonra yavaşça başını çevirdi, gözleri koyu ama derindi. Bilekliği elinde evirip çevirirken sessizliğin içinden bir cümle süzüldü:

 

“Bazen bir şey… Öylece avuçlarına düşer. Kimin bıraktığını bilmiyorsundur ama kalbine dokunur.”

 

Umay’ın gözleri büyüdü. “Birine mi ait o?”

 

Mehram hafifçe gülümsedi. “Sanırım... Ait olduğu yere dönmek istiyor.”

 

Bilekliği tekrar avcuna kapattı. Sanki o küçük nesne, birçok cevabın anahtarıydı.

 

Umay usulca arkasına yaslandı. Bakışlarını pencereden gökyüzüne çevirdi. Ama kalbi, gözlerinden çok daha derin bir şeyleri görmüştü

 

Tam o anda kapı sertçe açıldı.

Aral ve Sayra aynı anda içeri daldı

“Ne oldu? Ambulans mı çağıracağız?” diye bağırdı Aral, panikle.

Aral, “UMAAAAY! Ay bir şey olmasın! Ölmedi değil mi? Sayra ölüyor gibi anlatınca ben...”

 

Sayra, (Arkadan bağırarak) “Ben sadece bayıldı dedim! 

Sayra onu dirseğiyle dürttü. “Abartma. Daha yüzü bile beyazlamamış. Hâlâ güzel,” dedi fısıltıyla.

Mehram başını kaldırdı, gözlerini kısarak baktı. “Nereden haberiniz oldu?”

 

Aral “Biri kantinde bayılan var deyince koştuk bizde

 Sayra kıkırdadı. “Bayılmanın popüler hale geldiğini fark ettin mi? Bir trend başlatmadın umarım,” diye takıldı Umay’a.

 

Umay gülümsedi, ama gözleri hâlâ yorgundu. Mehram ise elindeki bilekliğe bakmaya devam ediyordu. Sayra fark etti.

 

Sayra: “O ne? Vişneli tokat gibi görünüyor. Yeni moda mı?”

 

Aral: “Vişne mi? Ay canım çekti. Kantinde vişneli kek vardı en son, ben onu alayım...”

 

Mehram: (birden) “Bu... Bir iz. Ve ben bu izi takip edeceğim.”

 

Aral: (şaşkın) “İz mi? Dedektif misin sen yoksa... Vişne Holmes?”

 

Sayra: “Watson ben olacağım ama tek şartla... Kantin fişlerini karıştırmayacağız.”

 

Mehram içinden “sabrımın da bir limiti var” diye geçirse de, gözlerinde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. Elindeki bilekliği cebine koydu ve ayağa kalktı.

Aral (arkasından bağırır) “Sesi bulunca bir de konser verin de, okul festivalinden yırtalım!”

 

Okul Çıkışı - Koridor

 

Umay, Mehram ve Aral, Sayra ile birlikte revirden çıkarken, Umay kendini artık çok daha iyi hissediyordu. Başındaki o ağır, sisli düşünceler yerini hafifliğe bırakmıştı. Adımlarını atarken, yüzünde beliren gülümseme, eski haline dönmeye başladığının bir işaretiydi. Ancak bir şey vardı, hafifçe sırtında bir his, hâlâ tam anlamıyla rahatlamış değildi.

 

Aral, her zamanki gibi etrafı incelerken gülümsedi.

“Bakın, hayat yavaşça normale dönüyor. Şu an sadece ‘sokakta yürüyormuşum gibi’ hissediyorum, bu çok garip.”

 

Sayra gözünü devirdi, araya girmeyi planlıyordu ama Umay ona göz kırptı. Sayra da sessizce ilerledi.

 

Koridordan çıkıp, okul bahçesine doğru yürürlerken Umay’ın gözleri bir an için Eflal'i fark etti. Eflal, okulun çıkış saatine doğru hızla ilerliyordu, başı önde ve kulağında hafif bir müzik vardı. Gözlerinin derinliğinde bir boşluk vardı, ama bu Eflal ‘in her zaman hissettirdiği bir şeydi. O an göz göze geldiler. Sadece bir an, bir saniye, bir bakış… Hiçbir şey söylemeden geçtiler. Eflal, Umay’a göz kırpmadı, Mehram’a bakmadı, Aral’a da. Sadece bir geçiş oldu. Bir bakış, ama anlamlı bir sessizlik. Birbirlerinden hiç bir kelime duymadılar, ama bu sessizlikte bir şey vardı.

 

Mehram, arkasından Eflal'i izlerken sessizce içinden bir şeyler düşündü. Onun soğukkanlı duruşu, bakışları… Her şeyle ama hiçbir şeyle ilgiliymiş gibi görünüyordu. Eflal ‘in arkasından bakarken kafasında yüzlerce soru belirledi.

 

Eflal, okuldan çıkıp yurda yöneldi. Her adımda içindeki huzursuzluk biraz daha artıyordu. Bir şeyleri kaybettiğini hissediyordu ama neydi? Kaybolan şeyin ne olduğunu bir türlü bulamıyordu.

 

Yurda yaklaşırken, birden aklına geldi. O kaybettiği bileklik… O vişne figürlü bileklik. Annesinin ona verdiği, özel bir şeydi. Eflal, başını hafifçe yukarı kaldırıp uzun bir nefes aldı. Gözleri, evin dışına doğru yöneldi, ama birden durdu. O an, içindeki en eski anılardan biri belirdi.

 

Vişne Ağacı…

 

Eflal, çocukken annesiyle geçirdiği o sıcak yaz günlerini hatırladı. Vişne ağaçlarının altında koşarken annesinin sesi kulağında yankılandı:

“Vişne ağacının altında doğdun, Eflal. Belki de bu yüzden gözlerin bu kadar derin. Vişne gibi tatlı, vişne gibi kırmızı, vişne gibi hayat dolu…”

 

O günleri hatırladı. Annesinin elinden tutarak o vişne ağacına götürüşünü, bileğindeki vişne figürlü bilekliği takarken gözlerindeki ışıltıyı… O bileklik annesinin ona olan sevgisinin bir sembolüydü. Bir vişne ağacı gibi kökleri derin, sevgisi ise kalıcıydı.

 

Eflal bir an durdu, gözlerini kapadı. O eski zamanları düşündü; annesinin onunla geçirdiği her an, her gülümsemesi, her bakışı. Hava soğumuştu ama Eflal ‘in içinde o vişne ağaçlarının sıcaklığı vardı.

 

Yurda girdiğinde, hala bilekliği hatırlayarak o eski hatıralarla sarhoş olmuş gibiydi. Yavaşça odasına geçti, pencereyi açtı ve dışarıda yağan yağmuru izlerken, elini bir kez daha boş bileğine koydu.

 

Vişne...

Hafif bir rüzgâr uğuldayarak pencereyi salladı ve Eflal gözlerini kapadı.

 

"Annem," diye fısıldadı içinden, "Vişne ağacının altında doğduğumu bana hatırlattığın için teşekkür ederim."

 

Bilekliğin kaybolduğuna mı üzülüyordu? Belki. Ama belki de o kaybolan şey, bir dönüm noktasıydı; kaybolan, sadece bir bileklik değil, bir anlam arayışıydı.

 

Bir şeyler kaybolmuştu, ama başka bir şey bulacağını hissediyordu. Ve o, her şeyin tam yerli yerine oturması için gereken tek şeydi.

OKULUN ÇIKIŞ SAATİ

 

Okulun bitimine birkaç dakika kalmıştı. Mehram, koridorda ilerlerken Eflal ‘in sesi, diğer öğrencilerin gürültüsünden hemen ayırt edilebiliyordu. Eflal ‘in yürüyüşü, sakin ve biraz düşünceliydi. O an, okulun çıkış kapısından içeri adım attığı anda, bir şey değişti. Mehram, bir adım geride kalmışken, gözleri Eflal ‘in siluetini takip etti.

 

Ama o an, Eflal bir adım daha attı ve o tanıdık, hafif tatlı bir parfüm kokusu havada süzüldü. Vişne kokusu, sıcak ve tatlı bir şekilde, sanki baharın ilk günleri gibi her şeyi sararak Mehram’ın burnuna doldu. Gözleri bir an için Eflal ‘in arkasındaki havada kayboldu.

 

Bir an düşündü, kokunun ona neden bu kadar tanıdık geldiğini. Vişne… Ve bir şeyler daha vardı, bir şeyler derinlerden, çok uzaklardan… Eflal ‘in parfümünün içindeki vişne kokusu, geçmişin silik hatıralarını uyandırdı. Farkında olmadan, bir adım daha attı ve Eflal ‘in arkasında yürürken, o tatlı kokuyu tekrar hissetti. Sanki vişne çiçekleri, soğuk havadan önce parfümle buluşmuş ve onun etrafını sarmıştı.

 

Eflal, hiç fark etmeden, yanından geçerken Mehram bir an durakladı. Kokuyu bir kez daha içine çekti, derin derin. O an, sanki etrafındaki her şey daha canlı, daha anlamlı olmuştu. Ve birden fark etti ki, bu kokuyu duymak, Eflal’i sadece bir öğrenci olarak değil, içindeki bir parçayı, geçmişten gelen bir hatıra gibi hissettirmeye başlamıştı.

 

Vişne… Eflal ‘in bir parçasıymış gibi.

 

Mehram, bu düşüncelerle birkaç adım daha attı. Eflal, koridoru dönüp okul çıkışına doğru yönelirken, Mehram’ın kalbinde bir şeyler hareket etmeye başlamıştı.

Eflal okuldan çıktığında, biraz kafasını dağıtmak için bir yere gitmeye karar verdi. Bugün dersler bitmişti, ama içindeki huzursuzluk dinmek bilmiyordu. Kaybolan bilekliği ve annesiyle bağlantılı anıları ona hem bir huzur hem de bir endişe veriyordu. Elini cebine attı, o eski vişne figürlü bilekliğinin izleri hâlâ vardı, ama kaybolduğundan beri sanki bir boşluk kalmıştı. O boşluğu biraz olsun doldurabilmek için, her zaman en çok rahatladığı yeri, Vişne Çarşısını ziyaret etmeye karar verdi.

 

Okulun kapısından dışarı adımını attığında, okul yolu boyunca her şey sıradan gözüküyordu. Öğrenciler, okula yetişmeye çalışanlar, sabahın o telaşlı havası hâlâ akşamüstü havasına dönmeden önce biraz daha canlıydı. Ama Eflal ‘in gözleri, sadece yürümekle kalmadı, bir yandan da bilinçaltındaki o gizemi çözmeye çalışıyordu. Vişne çarşısına doğru ilerlerken, bir yandan da aklı hala bilekliğindeydi. Okuldan Eflal ‘in dalgın bir şekilde çıkışını gören Mehram Eflal’i takip etmeye karar verdi.

 

Vişne Çarşısına vardığında, içindeki huzursuzluk biraz olsun azalmıştı. Çarşı, yılların izlerini taşırken, modern zamanın da izlerini barındırıyordu. Eski taş binalar ve ahşap dükkânlar bir arada duruyor, Vişne Çarşısına gelenleri eski zamanların nostaljisine sürüklüyordu. Çarşı, sanki geçmişle geleceğin buluşma noktası gibiydi. Küçük el yapımı takı dükkânları, vintage mobilyalarla dolu mağazalar, tatlı dükkânlarının davetkâr kokuları, her biri farklı bir anı çağrıştırıyordu.

 

Eflal, vişne figürlü eşyaların satıldığı dükkânları arayarak yürüdü. Her adımda bir güzel vitrin dikkatini çekti. “Vişne Tatları” adlı dükkânın önünde bir an durdu. İçeride renkli, vişne renginde el yapımı kolyeler, bilezikler ve aksesuarlar vardı. Birkaç dakika orada durduktan sonra, başka bir dükkânın vitrinine yöneldi. “Bahçe Yolu Takıları”… Eflal ‘in gözleri birden parladı. Vitrinde, eski bir tarzda işlenmiş vişne figürlü bilezik vardı. Hemen içeri girmek istedi, ama bir an durdu ve cebinden telefonunu çıkardı. Herhangi birinin ona bakıp bakmadığını kontrol etti. Her şey sıradandı. Sadece birkaç müşteri vardı.

 

O anda Mehram ’da arkasından çarşıya girmişti. Eflal ‘in peşinden gelmeye karar vermişti. Bunu yaparken de, bir yandan aklındaki şüpheler artıyordu. Eflal ‘in kaybolan bilekliği ve bu çarşıda bir şeylerin yanlış olması arasında bir bağ olabileceğini düşünmeye başlamıştı. Mehram, adımlarını gizlice attı ve Eflal’i gözlemlemeye devam etti. İçeri girmedi, sadece dikkatle takip etti. Vişne figürlü eşyalar arasında kaybolmuştu.

 

Eflal, içeride biraz vakit geçirdikten sonra, dükkândan çıktı, elini cebine atarak biraz daha yürümeye devam etti. Mehram, Eflal ‘in nereye gittiğini izlerken, adımlarını hızlandırmaya karar verdi.

 

Vişne Çarşısı boyunca ilerlerken, Mehram’ın aklı karışıktı. Eflal ‘in vişne figürlü bileklikleriyle ilgisi olmalıydı. Ama neden buraya gelmişti? Ve bilekliği kaybolmuş olmalı mıydı? Her şey, bir şekilde, onun düşündüğünden çok daha derindi. Vişne Çarşısı, ona hiç yabancı gelmiyordu. Sanki bu çarşıda bir şeyler gizliydi.

 

Vişne Çarşısı - Vişne Tatlısı

 

Eflal, vişne figürlü kolyelerin ve bileziklerin arasından çıkıp, çarşının en eski dükkânlarından birinin önünde durdu. "Vişne Tatları" yazan tabelanın altındaki küçük masa ve sandalyeler, günün son ışıklarıyla altın sarısına bürünmüştü. Eflal, içeri girmeye karar verdi. Bir şeyleri unutmaya, biraz olsun rahatlamaya ihtiyacı vardı.

 

Dükkânın içine girdiğinde, küçük bir vişne tatlısı tabağı sipariş etti. Garson gülümseyerek geldi, tatlının üzerine taze vişne ve hafifçe pudra şekeri serpti. Eflal, tatlının kokusunu derin bir şekilde içine çekti. O an, her şey biraz daha yavaşlamış gibiydi. Gözlerini kapatıp, küçük bir kaşık alarak tatlıyı ağzına götürdü.

 

Vişne, ona bir şeyler hatırlatıyordu. Annesinin gülen yüzü aklına geldi. Vişne ağacının altındaki anılar… O kadar canlıydı ki, sanki annesi hâlâ yanındaymış gibi hissetti. Çocukken, annesi ona her zaman vişne taneleri seçerdi. O tatları birlikte paylaşırken, dünyada hiçbir şeyin daha güzel olamayacağını düşünürdü. Şimdi, o anılar bir rüzgâr gibi gelip geçmişti, ama o anıların sıcaklığı hâlâ kalbinde hissediliyordu.

 

Eflal, bir kaşık daha aldı. Tatlı hafif ekşi ve tatlıydı, tam da hatırladığı gibiydi. Vişne, ona huzur veren bir tat, aynı zamanda hüzünlü bir dokunuştu. Gözlerini bir kez daha kapattı. İçindeki boşluğu biraz olsun doldurmak istiyordu. Ama ne kadar yiyecek olsa da, bir eksiklik vardı, bir şeyler eksikti.

 

Tam o anda, Mehram dükkânın dışındaki masaları geçerken, hala Eflal’i takip ediyordu. Etrafı merakla süzen Mehram, gözleri bir an, vişne tatlısını yiyen Eflal ‘in üzerinde takılı kaldı. Bir an durdu, derin bir nefes aldı ve içeri girdi. Eflal’i burada görmek, onu düşündüğü kadar tesadüf gibi hissettirmiyordu. Eflal ‘in vişneye olan ilgisi, bu kadar derin bir şekilde hissetmek, Mehram’ı bir anda şüpheye düşürdü.

 

O an, Eflal ‘in gözlerini kapalı hâlde tatlıyı yerken ki görüntüsü, Mehram’a da başka bir duygu uyandırdı. Eflal ‘in vişneye olan bağlılığı, onun için bir parça gizem gibi görünüyordu. Gözlerini kapatıp, geçmişiyle bağ kurmaya çalışırken, Mehram’ın kalbinde bir şeyler hızla atmaya başladı. O anı hissetti, ama tam olarak ne olduğunu çözememişti..

 

Mehram, Eflal ‘in hissettiği o huzuru hissetmişti. Tatlıdan alınan her kaşık, ona aynı huzuru veriyor gibiydi. Ama bu huzurun, sadece geçmişin bir hatırlatması mı yoksa şimdinin bir parçası mı olduğuna karar veremedi. Gözlerini Eflal ‘in üzerinden ayırmadan, küçük bir adım attı. Ama Eflal fark etmedi, gözlerini açıp, tatlısının sonunu getirdi.

 

Mehram, bir an için sadece ona bakmayı düşündü. Ama sonra, bir yudum su almak için masaya doğru yürüdü. Tatlıyı yiyen Eflal, onun gözlerinden bir şeylerin fark ettiğini hissetmedi. Aralarındaki mesafe, hala korunaklıydı.

 

Mehram, hafifçe elini cebine soktu. Eflal ‘in bu kadar derin bir bağla vişneye ilgisi olduğu düşüncesiyle kafasında bir sürü soru dönüyordu. Ama her şey, o tatlının tadı kadar, karmaşık ve gizemliydi. Annesiyle olan bağının hâlâ ona bu kadar yakın olduğunu fark etmek, onu şaşırtmıştı.

 

Eflal ‘in, gözlerindeki o sessiz dünyaya dalıp gittiğini gördü, o kadar yoğun bir hâlde ki, sadece birkaç saniyelik bir bakıştı ama Mehram, o anı içinde tüm duygusal dalgalanmaları hissedebiliyordu. Gözleri, tıpkı bir anı gibi parlıyor, Eflal için her şey çok daha fazlasıydı.

 

 

Vişne Tatlısı - İtirafın Başlangıcı

 

Eflal tatlıyı bitirip, tabağındaki son vişneye uzandığında, birden başını kaldırıp etrafına baktı. O an, Mehram’ın gözleri ona odaklanmıştı. Mehram, onu tam anlamıyla izliyordu, bakışları da bir o kadar gizemli ve dikkatliydi. Gözleri Eflal ‘in üzerine sabitlenmişti, ama o kadar doğal, o kadar etkileyici bir şekilde ki… Eflal, sanki ona bir şeyler anlatıyor gibiydi.

 

Eflal, biraz tuhaf bir şekilde bakınca, Mehram bir adım daha yaklaştı. O an, gözleriyle bir şeyler söylediği, ama hiç söz kullanmadığı çok belirgindi. Mehram’ın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Gözlerinde, sevgiyle karışık bir hayranlık vardı. Tam o anda, kalbinin hızla attığını hissetti. Fakat sesini yükseltmeye gerek yoktu, sadece bakışı yeterdi.

 

Eflal ‘in tatlıyı yerken gözlerini kapatıp, anılarına daldığı o anı izlerken, Mehram birden kendini geri çekti. Sanki Eflal ‘in vişneye olan bağını çözmeye çalışıyordu. Bir parça gizem vardı bu tatlıda, bir şeyler eksikti ama o eksik olan şey tam da Mehram’ı içine çekiyordu.

 

Mehram, derin bir nefes aldı ve sonrasında, yavaşça ama kararlı bir şekilde Eflal’e doğru adım attı. O kadar dikkatli ve çekici bir şekilde, ona yaklaştı ki, Eflal önce fark etti, sonra hafifçe irkildi.

 

“Bence bu sefer seni buldum, Vişne Kraliçesi,” dedi Mehram, gülümseyerek. Sesindeki ton, nazik ama aynı zamanda aşk doluydu. O an, Eflal ‘in gözlerinin içine baktığında, bir şeyler harekete geçti. Mehram, sanki bir sırrı çözmüş gibi, biraz da gülümseyerek devam etti: “İşte, her şey yerine oturdu… Vişnelerin bir anlamı var.”

 

Eflal ‘in kalbi biraz hızlandı. O an, tam da aradıkları gibi, gözlerinde bir parıltı vardı. Mehram’ın bakışları, ona karşı içindeki derin hisleri taşırken, Eflal, hafifçe başını eğdi. Sanki onun söylediklerini kabul etmek istemiyormuş gibi ama gözleri yine de başka bir şeyler söylüyordu.

 

Mehram, gözlerini Eflal ‘den bir an olsun ayırmadan, ona doğru adımını attı. Vişne Kraliçesi ifadesi, Eflal ‘in kalbinde duygusal bir yankı uyandırmıştı. O gülümseme, o bakışlar, bir şehvetin ve merakın birleşimiydi. Mehram, kalbinin her atışını hissederek, ona daha da yaklaşmıştı.

 

İçindeki kararsızlık, biraz da korku vardı. Ama bir o kadar da hayranlık… Eflal ‘in gözleriyle bütünleşen bu an, Mehram’ı kaybetmek istemediği bir yere götürüyordu. Sanki o tatlıdaki vişne taneleri gibi, her bir parça Eflal’i tanımak için bir araya geliyordu.

 

“Beni bulmuş olabilirsin,” dedi Eflal, hafifçe gülerek ve bakışları Mehram’a kayarken, gözleri hala yumuşak ve gizemliydi. “Ama vişne kraliçesinin tahttan inmesi pek kolay olmaz.”

 

Mehram, biraz daha yaklaşıp, ona son bir bakış attı. “Bunu görmek çok zor olabilir… Ama ben seni buldum, seni buldum vişne kraliçesi .” diyerek anlamlı bir aşk dolu bir bakışla Eflal'e baktı.

 

Eflal ‘in dudaklarında hafif bir gülümseme belirirken, Mehram da o anın tadını çıkarmak ister gibi ona bakıyordu. Genç bir aşkın başlangıcının kararsız ama kesin işaretleri vardı. Ne kadar zor olursa olsun, bir şeyler artık değişmişti ve bu değişiklik ikisinin de içinde yoğun bir şekilde yankı buluyordu.
6. Bölümün Devamı Diğer Sayfada👉

Nasıldı?