BÖLÜM 6: VİŞNE ÇARŞISI ( Devamı)
08 Mayıs 2026
Vişne Çarşısı - Akşam Üzeri
Vişne çarşısı, akşamın rengiyle adeta büyülü bir hale bürünmüştü. Sokak lambaları tek tek yanmaya başlamış, sıcak akşam esintisi hafifçe kokusu buruna gelen tatlı vişneleri taşırken, taş döşemelerdeki yansımalarda bir huzur vardı. Çarşıda gezen insanlar, şehre özgü bir melodiyle kendi hallerinde yürüyordu. Küçük dükkânlar vitrinlerini şık bir şekilde sergilerken, en çok dikkati çeken ise vişne temalı ürünlerin sergilendiği dükkânlardı.
Eflal, adımlarını yavaşlatıp, vişne tatlısı satan bir dükkânın vitrinine göz attı. Mehram, bir adım gerisinde, onu izleyerek, bu anın güzelliğine hayran kaldı. Birkaç adım sonra, Eflal, tatlı bir şekilde başını çevirerek, Mehram’a baktı.
“Vişneyi hep sevmişimdir,” dedi, gözleri uzaklara dalarak. “Annem, küçükken bana her zaman vişne reçeli yapardı. Ben de onunla birlikte sabahları uyanıp, sıcak ekmekle vişne reçelini yerken, gülümseyişini hatırlıyorum. Beni her zaman ‘Vişne Kraliçesi’ olarak tanıtırdı. O anlar… Hâlâ içimde bir yerlerde yaşıyor.”
Mehram, Eflal ‘in sesindeki hüzünlü tınıyı fark etti, fakat buna dair hiçbir şey söylemedi. Sadece dikkatle dinledi, her kelimesinin ona ne kadar yakın olduğunu hissedebiliyordu. İçinde bir şeyler titredi. Hangi geçmiş anıların, Eflal ‘in gülümsediği o tatlı anıların bir parçası olduğuna dair bir duygu vardı, ama bu duygunun adını koymak istemedi.
“Vişne Kraliçesi,” dedi Mehram, hafifçe gülümseyerek. “Bunu duymak… Çok hoş bir şey. O zaman, senin için bir vişne tatlısı söylesem, belki de biraz krallığını kutlayabiliriz.”
Eflal, Mehram’ın önerisini sevinçle kabul etti. Birlikte, çarşıdaki küçük vişne dükkânına girdi. Dükkânın içi, tatlı bir şekilde kokan vişnelerle dolmuştu, her şey o kadar gerçekti ki, sanki zaman burada duraklamış gibiydi. Mehram ve Eflal, vişne tatlısı yerken, bir yandan da dükkânın içindeki eski raflara ve şık tasarımlara göz attılar. Burası, her ikisi için de farklı bir anlam taşıyordu.
Tatlılarını bitirdikten sonra, ikisi de dışarıya adım attı. Çarşıyı gezmeye devam ederken, Mehram, Eflal ‘in yüzünde küçük bir gülümseme görmek için elinden geleni yaptı. Eflal ‘in ruhunu dinlendiren bu gezinti, her adımda biraz daha yakınlaştıklarını hissettiriyordu.
“Vişne Kraliçesi,” dedi Mehram, birden durarak. “Her şey, senin için mi bu kadar özel?”
Eflal gözlerini ondan kaçırarak hafifçe gülümsedi. “Evet, vişne… Ve anılarım… Beni büyüten şeyler.”
Birlikte yürürken, Eflal bir anda bir dükkânın vitrinine takıldı. Vişne figürlü bir kolye, vitrin camının hemen arkasında göz alıcı bir şekilde sergileniyordu. Eflal, bir adım geri attı, gözlerini dikip, uzun bir süre kolyeye bakarak düşündü. Kolye, ona annesinin hediye ettiği vişne figürlü bilekliği hatırlattı, ama burada bir fark vardı: Kolyenin içinde minik bir vişne şekli, adeta içindeki anılarını onurlandırır gibi parlıyordu.
Eflal, vitrin camına ellerini koyarak, derin bir nefes aldı. “Annemin bana verdiği vişne figürlü bileklik…” dedi, sesi neredeyse bir fısıldamaya dönüşerek. “Bunu takarken, her zaman kendimi onun yanında hissederim. O da bana her zaman ‘Vişne Kraliçesi’ derdi. Ben de bazen kendimi bu isimle anarken, bir kraliçe gibi hissederdim.”
Mehram, Eflal ‘in bu sözlerini duyduktan sonra kalbinde bir şeylerin hızlandığını fark etti. Bir taraftan, o Afrodit sesinin sahibinin Eflal olduğunu hissetmek, içinde farklı bir heyecan yaratıyordu.
O an, içinde başka bir şey vardı. Bir şey daha güçlü, daha belirgin bir şekilde hissettiriyordu kendini. Eflal ‘in sesinde duyduğu o tanıdık yankı, bir anda kafasında netleşti.
"Buldum seni..." diye geçirdi içinden. "Afrodit sesli Vişne Kraliçesi…"
Sözleri bir anda gerçeklik kazandı, fakat bu düşünceyi dışarıya atma cesaretini bulamadı. Eflal ‘in küçük bir çocukken annesiyle paylaştığı anıları anlatırken, Mehram, içindeki o garip duygunun isyan ettiğini hissetti. O ses, o tanıdık, huzur veren ses şimdi daha da yakın, daha da netti. Ama yine de bu gerçeği dile getirmemeliydi. Daha fazla zaman geçmeden, Eflal ‘in hislerini sorgulamadan, içinde bir şeyler daha da şekilleniyordu.
Ama bu duyguları, henüz kelimelere dökmeye hazır değildi.
Vişne Çarşısı’ndan çıktılar, akşamın o hafif rüzgârı her şeyi biraz daha yumuşatırken, Mehram ve Eflal yürüdüler. Vişne kokusu havada yayılıyor, çarşının sessizliğinde adımlarının yankıları tek başına yeterince huzur vericiydi. Eflal, elindeki vişneleri titizlikle inceliyor, yavaşça iki tane koparıp Mehram’a doğru uzatıyordu.
“Vişne kokusunun her zaman böyle özel olduğunu düşünmüşsündür, değil mi?” dedi Eflal, vişneleri ellerinin arasında oynatarak. “Bana hep annemin yaptığı reçeli hatırlatır. O kokuyla uyanmak... Hâlâ rüyalarımda o günleri görürüm bazen. Vişne gerçekten bir anıdır, bir hazine gibi.”
Mehram, vişneleri alırken, biraz daha dikkatle bakarak, “Bazen kokular insanın geçmişine yolculuk yapmasını sağlar,” diye mırıldandı. “Ama senin anlatışında sanki o günler hâlâ yaşıyor gibi. Anıların sıcaklığı ellerinde.”
Eflal, kısa bir an gözlerini Mehram’dan kaçırarak hafifçe gülümsedi. “Evet, belki de öyledir. Vişne benim için biraz da kaybolan bir şeyin hatırası gibi...”
Mehram, vişneleri alırken, “O zaman... Burada biraz kaybolalım, ne dersin?” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Yani, en azından bu vişneleri bir şekilde kutlayalım.”
Birlikte parka doğru yürümeye başladılar. Yürürken aralarındaki sessizlik, bir alışkanlık gibiydi. Her adımda, bir şeyler daha yakınlaşıyor, her geçen anla birlikte gizli bir çekim büyüyordu. Parka vardıklarında, biraz daha tenha bir bank bulup oturdular. Eflal vişneleri ince ince yemeye başladı, arada bir Mehram’a göz atarak.
Mehram ise, biraz uzaklarda, yaprakların arasından gelen gün batımının rengini izledi. Sözler hemen aklına gelmedi. Ama birden, Eflal ‘in kulağındaki hareketi fark etti. Bir vişneyi alıp, yavaşça Eflal ‘in kulağının arkasına doğru götürdü.
“İşte,” dedi Mehram, hafif bir gülümseme ile “Vişne Kraliçesi’ne bir taç.”
Eflal, gözlerini ona çevirdiğinde, biraz şaşkın, biraz da gülümseyerek “Bunu hiç beklemiyordum,” dedi. “Ama… Sanırım hoşuma gitti.”
Mehram da gülümsedi, fakat bu kez gözlerinde bir anlam vardı. “Vişne, her zaman özel olmalı. Hele ki sana vişne kokusu, bir hikâyeyi hatırlatıyorsa, her anı biraz daha kıymetli yapar.”
Eflal, bir an sessiz kaldı, sonra gözlerini tekrar vişnelerine çevirdi. “Bazen en değerli anılar, küçük bir şeyde gizlidir. Vişne de bunlardan biri...”
O an, parkta hafif bir rüzgâr esmeye başladı, yapraklar hışırtıyla dans etti, fakat bu an her şeyden önemliydi. Her ikisi de farkında olmadan, bu anın bir parçası oluyorlardı. Genç bir aşkla, vişnenin kokusuyla sarhoş olmuş, birbirlerine ne kadar yakın olduklarını henüz keşfetmeden, ama hissetmeye başlamışlardı.
Akşamın huzur veren sessizliği, yavaşça yerini aniden gelen yağmura bırakıyordu. Çarşıdan ve parkın yeşil yollarından biraz uzaklaşıp, hemen yakındaki kaldırımlarda, Eflal ve Mehram, yağmurun altında birbirlerine bakarak durdular. Gökyüzü kararmış, ilk damlalar yere düşmeye başlamıştı. Eflal ‘in kulağındaki vişne, birden bire yağmurun etkisiyle ıslanmıştı, küçük damlalar vişnelerin üzerinden süzüldükçe hafif bir ışıltı yaratıyordu.
Eflal, biraz şaşkın, biraz da mutlu bir şekilde başını kaldırıp yağmura bakarken, Mehram, “Yağmur… Biraz erken değil mi?” diye mırıldandı.
Eflal gülümseyerek, “Bazen erken olur. Ama zaten hayat da hep erken gelir, değil mi?” dedi. Cevabından sonra bir sessizlik daha oldu, fakat bu sessizlik garip bir şekilde rahatsız edici değildi. Yağmur, yavaşça artarken, Mehram bir adım ileri atıp Eflal ‘in elini hafifçe tuttu.
“Gel,” dedi, gözleri hafifçe parlayarak. “Yağmurun altında dans edelim. Ne de olsa, vişne kraliçesinin taç gibi olan vişneleri ıslanıyor.”
Eflal, başını hafifçe eğip, gülümseyerek ona baktı. “Dans mı? Yağmurda dans etmek... Bunu hiç düşünmedim.”
Mehram, elini daha da sıkı tutarak Eflal’i yanına çekti. “Hadi, bir şans ver. Zaten herkesin kendi dünyasında kaybolduğu anlar olur. Belki bu an da bizim için öyledir.”
O an, ikisi de bir adım daha attılar. Yağmurun şiddeti arttıkça, şehri ve parkı daha bir derinlikli, daha etkileyici hale getiriyordu. Ayakları altındaki taşlar ıslak, ama bir şekilde ışıltılıydı. Yağmur, her şeyin üzerine usulca düşerken, Mehram ve Eflal, elleriyle birbirlerine daha sıkı sarıldılar. Birbirlerinin bakışlarında bir anlam vardı; bir ilk adımın heyecanı ve aralarındaki o genç, taze aşkla karışmış huzur.
Mehram, Eflal ‘in gözlerine bakarak, hafifçe dans etmeye başladılar. Eflal biraz gülümseyerek, Mehram’ın adımlarına ayak uydurmaya çalıştı. Yağmurun altında, sadece ikisinin adımları ve kalp atışları duyuluyordu. Vişne kokusu, yağmurla birleşip, bir başka dünyayı andıran bir atmosfer yaratıyordu.
Eflal ‘in saçları, yağmurla birlikte ağırlaşmıştı ama her dönüşte, başını savurduğunda su damlaları etrafa saçılıyor, uzun ıslak bukleleri havada salınıyordu. Üzerindeki açık krem rengi ince ceket vücuduna yapışmış, altındaki kot pantolon çamur sıçramalarıyla benek benek olmuştu. Ayakkabıları neredeyse suya batmıştı ama gülüşü bütün bunları umursamayacak kadar canlıydı.
Mehram, siyah montunun kapüşonunu indirmiş, yağmura aldırmadan Eflal ‘in elini sımsıkı tutuyordu. Koyu renk tişörtü suyla iyice koyulaşmış, saçları alnına yapışmıştı. Ama o hâlâ havalıydı; gevşek adımlarla, sanki yağmurda dans etmek onun gündelik rutinindeymiş gibi, rahat ve kendinden emin.
"Ah! Ayağıma bastın!" diye bağırdı Eflal kahkahalarla.
Mehram kaşlarını kaldırarak, kurnazca bir bakışla, "Sen de az önce benimkine bastın.
Eflal gülmekten kendini alamadı, tekrar dönerken neredeyse kayıyordu. Mehram kolunu beline dolayarak onu havada toparladı. İkisi de bir an bakıştı, sonra hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam ettiler.
Yağmur, fondaki müzik gibiydi. Ne kimse etraflarına bakıyor, ne de ikisi başka bir şeyi düşünüyordu. Sadece ıslanıyor, birbirlerine çarpıyor, sonra tekrar gülerek devam ediyorlardı.
Eflal, bir an gözlerini kapatarak, yağmurun serinliğini, vişnelerinin ıslak kokusunu içindeki hatıralarla karıştırdı. “Bunu hep hatırlayacağım,” dedi, hafifçe, sanki bir sır paylaşır gibi. “Bana hep vişne kokusunu hatırlatacak.”
Gözlerinde bir parıltı, gülümseyerek “Ve belki de senin için hep o ‘Vişne Kraliçesi’ olacağım,” dedi.
Yağmur, sanki gökyüzüyle yarışır gibi hızlanmıştı. Vişne kokuları artık havada değil, sırılsıklam toprağa karışmıştı. Eflal ve Mehram kahkahalar içinde koştular. Parkın taş döşemeli yolunu geçip, çarşının hemen yanında eski bir pasajın çıkıntısına sığındılar. Üzeri kırık dökük ama en azından kuru.
“Of, saçlarım süngere döndü,” dedi Eflal, iki elini saçlarına götürüp sıktığında yağmur damlaları yere şıpır şıpır aktı.
Mehram montunun fermuarını çekti, Eflal’e dönüp saçlarına baktı. “Sünger değil. Daha çok... Islak bir tablo gibi. Modern sanat,” dedi ciddi bir ifadeyle.
Eflal gözlerini devirdi. “Senin bu ciddiyetle şaka yapma yeteneğin var ya... Tam bir bela.”
“Bela olduğumu düşünenler genelde sonra alışıyor,” dedi Mehram. “Hatta seviyor.”
“Seninle baş etmek için önce bağışıklık kazanmak gerekiyor bence,” dedi Eflal, bir yandan ıslak saçlarını arkaya atarken.
Pasajın içi eskiydi, duvarlarında solmuş afişler, çatlamış fayanslar vardı. Bir köşede kullanılmayan, paslanmış bir gazete kutusu. Ama orası, iki gencin kaçıp sığındığı küçük bir sığınak olmuştu o akşam.
Mehram, cebinden bir mendil çıkardı.
Eflal’e uzattı.
Eflal güldü, elinden mendili alıp yüzünü hafifçe kurulamaya başladı. Sonra bir an durdu. “Biliyor musun? Böyle anlar çok tuhaf… Her şey çok normal ama bir tarafın diyor ki, bu geceyi unutmayacaksın.”
Mehram cevap vermedi. Sadece ona baktı. Yağmur hâlâ dışarıda yağıyordu. Ama sığındıkları o küçük yer, bir an için sadece onların dünyası olmuştu. Vişne kokusu hâlâ hafif hafif Eflal ‘den yayılıyordu. Mehram hafifçe başını yana eğdi. “Eğer gerçekten unutmayacaksan,” dedi. “O zaman belki bir gün... Anlatırsın.”
“Ne mesela?”
“Bu anı. Yıllar sonra. Kulağında vişne, yağmur, sığınak… Birine anlatırsın. Ama benim yerime başka bir isim söylersen... Kırılırım.”
Eflal bakışlarını kaçırdı. Gülümsedi. Ama bu kez içindeki kahkaha sessizdi.
Mehram kapıyı açtığında evin içi kuru, sıcak ve sessizdi. Tersine, onun üstünden yağmur damlıyordu. Islak montunun kolundan aşağı süzülen su, parke zemine düşerken ceketini ağırlaştıran yağmurla birlikte bir ağırlık da içeri girmiş gibiydi
Tam o sırada mutfaktan annesinin sesi duyuldu.
İçeriden annesi belirdi. Elinde mutfak havlusu, gözleri oğlunu baştan aşağıya süzdü.
“Oğlum sen...” durdu, anlamaya çalıştı.
“Yani... Neye döndün sen böyle? Çamurla mı dans ettin, yağmurla mı kapıştın?”
Mehram, montunun fermuarını açarken yüzünde yorgun ama keyifli bir gülümseme vardı.
“İkisiyle sırayla,” dedi. “Ama yağmur kazandı.”
Salon kapısından babası başını uzattı.
“Yok artık... Bu ne hâl?”
“Sokak modası. Islak stil.”
“Aferin oğlum, hasta ol da sonunda evde biraz kal bari. Bütün haftadır görünmüyorsun.”
Annesi, saçlarını elindeki havluyla kurulamaya başladı.
“Nerelerdeydin sen bu halde? Şaka gibi.
Montunu askıya asarken dudak kenarıyla hafifçe gülümsedi.
“Yağmur ansızın bastırdı. Kaçamadık.”
“Kaçamadık mı?” dedi, kelimenin üzerine basarak. “Demek yalnız değildin.”
Mehram, göz ucuyla annesine baktı. O her şeyi sezme konusunda kendi çapında bir uzmandı.
“Çok sorguya girmeyelim anne,” dedi, sesi her zamanki gibi sakindi. “Islanmış bir adamım ben sadece.”
Mehram gülerek ekledi.
“Su geçirmez mont yazıyordu üstünde. Yalanmış.”
Annesi adımlarını yavaşça mutfağa doğru yöneltirken, koltuğun üstündeki çantasına göz attı.
“Çantandan vişne sapı çıktı az önce. Sadece ıslanmış olamazsın.”
Mehram, buzdolabını açarken başını hafifçe geriye çevirdi.
“Senin bu dedektifliğin yüzünden çocukken çizgi roman bile okuyamıyordum. Hep sonunu söylüyordun.”
“Çocukken değildi, geçen yazdı o.”
Annesi cevabı yapıştırdı. Sesi yumuşaktı ama altında bir iğne gizliydi
.
Eflal, yurdun giriş kapısından içeri girdiğinde saçlarından hâlâ damlalar süzülüyordu. Parmak uçlarıyla alnındaki ıslak tutamı kenara itip hızlıca yukarı çıktı. Merdivenlerden koşar adım çıkarken içindeki heyecanı bastırmak ister gibi mırıldandı:
“Kim yağmurda dans eder ki... Deli misin sen Eflal?”
Koridorun sonundaki odanın kapısını araladı. İçeri girdiğinde Nazlı, yatağının kenarına oturmuş çay içiyordu. Eflal’i görünce bardağı masaya bıraktı:
“Yani bu nasıl bir hâl? Kuru yerin yok!”
Eflal saçlarından birini tuttu, uçlarındaki su damlasını Nazlı’ya doğru salladı.
“Biraz... Serinledim diyelim.”
Nazlı kaşlarını kaldırdı. “Serinledin mi? Bu havada mı?”
Eflal montunu çıkardı, sandalyesinin arkasına astı.
“Yağmur başladı. Kaçamadık.”
Nazlı’nın gözleri hemen kısıldı. “Kaçamadık... Demek yalnız değildin.”
Eflal gözlerini devirdi. “Nazlı, ne olur bu akşam sorguya çekilmeden yaşayayım?”
Nazlı yatağın üstüne uzandı, ellerini başının altına koydu.
“Sorgu değil bu. Sadece... Şu vişneli gülümsemenin sebebini merak ediyorum.”
Eflal aynanın karşısına geçti, saçlarındaki vişne sapını çıkardı. Hafifçe gülümsedi.
“Şey... Vişne çarşısı... Biraz park... Biraz kahkaha. Hepsi bu.”
Nazlı doğrulup yatağın kenarına oturdu.
“Yani yağmur altında vişnelerle dans ettin, sonra da geldiğin gibi gülümsüyorsun. Eflal, gerçekten şuraya romantik gençlik romanı gibi kokular bırakıyorsun.”
Eflal gülerek yere oturdu, saçını havluyla kurulamaya başladı.
“Yağmur yağdı, müzik yoktu ama adımlarımız oldu. Bu kadar basit.”
Nazlı bir süre sessiz kaldı. Sonra:
“Yani... Basit gibi görünen şeyler, bazen kalbin tam orta yerine düşüyor.”
Eflal başını kaldırdı, gözleri ciddileşti bir an.
“Henüz bir şeyin tam ortasında değiliz. Ama kenarında durmak bile güzelmiş.”
Nazlı gülümsedi.
“Peki. Ama yarın sabah uyanınca grip olursan, romantizmin sana ilaç getirmez.”
“Sen getirirsin ama” dedi Eflal, göz kırparak.
“Belki,” dedi Nazlı. “Ama önce şu saçlarını kurut.”
Okul Bahçesi – Ertesi Gün Öğle Arası
Dünden kalan yağmurun etkisiyle hava serindi ama güneş inatla bulutların arasından sızmaya çalışıyordu. Okul bahçesi kalabalıktı. Bankların birinde Sayra, Umay ve Aral yan yana oturmuş, kantinden aldıkları tostları yavaş yavaş yiyorlardı.
“Bu okulda tosttan başka bir şey satılmıyor mu?” dedi Aral, kâğıt peçeteyle ellerini silerken. “Haftaya menüye sürpriz çıkarsa şaşıracağım artık.”
Sayra kahkaha attı. “Geçen sürpriz diye bayat simit vermişlerdi, hâlâ unutmadım.”
Umay’ın gözleri, avlunun diğer tarafında yavaş adımlarla yürüyen Mehram ve Eflal’a takıldı. Yakın mesafedeydiler. Birbirlerine çok da bir şey söylemiyor gibiydiler ama aralarındaki o küçük bakışmalar, tek kelime etmeden bile bir şeyler anlattırıyordu.
Sayra, Umay’a dönüp gözlerini kısıttı. “Nereye daldın sen yine?”
Umay toparlandı. “Hiç. Rüzgâr var ya, saçım gözüme geldi de.”
Tam o sırada Mehram, hafifçe başını eğip Eflal’a bir şey fısıldadı. Eflal utangaçça güldü. Umay ise gözlerini kaçırdı. Kalbinde ince bir kıpırtı... “Yok, bir şey” dedi yine içinden, ama kelimeler ona da inanmıyordu.
Mehram, Eflal’le göz göze geldikten sonra usulca uzaklaştı. Tam Umay’ın yanından geçerken, kısa bir bakışla selam verdi.
Aral suratını ekşitti. “Biri bana ne olup bittiğini anlatacak mı? Yoksa artık sadece gözlerle mi iletişim kuruluyor?”
Sayra omuz silkti. “Bende anlamadım sadece aralarındaki bu ilgi çok konuşulacağa benziyor
Mehram oturduğunda hâlâ gülümsüyordu. Fakat kimseye hiçbir şey anlatmadı. Aral dayanamadı, laf attı.
“Dün baya kayboldun ortalıktan. Neyin peşindeydin Sherlock?”
Mehram çantasını usulca yere koydu. “Sizce de şu sıralar herkes fazla meraklı değil mi?” dedi, yarı ciddi yarı espriyle. Ardından göz kırptı.
Umay başını çevirdi. “Gerçekten mi çimen göz?
Mehram gözlerini kaçırdı. “Gerçekten,” dedi kısa bir sessizlikle. Ama tonu, söylediklerinin tersine bir şeyler fısıldıyordu.
O sırada Eflal uzaklaşmıştı. Bahçenin diğer köşesine yönelmişti bile. Mehram göz ucuyla onun gidişini izledi.
Aral anlamaz bir yüzle baktı. “Ben mi yanlış hissediyorum, yoksa bu kaçamak sona ermiş gibi mi?”
Okul binasının arka tarafı, sessizliğin gölgelerine gömülmüştü. Kalabalıktan uzak, duvarın dibine çömelmiş halde oturuyordu Eflal. Gözleri önünde açık duran defterin boş sayfalarına ilişmişti, ama kalemi hiç oynamamıştı. İçinde kıpırdayan düşünceler ne bir satıra ne bir nota dökülmüştü. Sanki sözcüklerin dili tutulmuş, kalbiyle arasına mesafe koymuştu.
Ayakkabı sesleri duyuldu arkasından. Islak zeminde yankılanan sert adımlar… Tuhaf bir ritimle yaklaştı o ses. Eflal, başını yavaşça çevirdi. Beklediği isim değildi gelen.
Alaca.
Üzerindeki koyu renkli montun yakası kalkıktı. Gözlerinde ise alışık olduğu o yapay tebessümden eser yoktu. Onun yerine, gergin ve alaycı bir duruş vardı yüzünde.
“Güzel bir gündü, değil mi?” dedi Alaca, sesinde sanki bir bilmece gizliydi.
Eflal cevap vermedi. Defterini kapattı, çantasına koydu. Hazırdı gitmeye ama ayakları yerinden kıpırdamadı.
Alaca, bir adım daha attı. “Ama bazıları için daha da güzel geçmiş galiba.”
Eflal, gözlerini kaçırmadı. “Ne demek istiyorsun?”
Alaca’nın dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Bilmiyorum. Belki yağmurda dans etmekten bahsediyorumdur. Belki de… Kulaklara vişne takmaktan.”
Bir anlık bir boşluk doğdu aralarında. Sözlerin değil, sessizliğin hüküm sürdüğü o anlardan… Eflal, başını dik tuttu.
“Beni mi izliyorsun?” diye sordu düz bir sesle.
“Hayır.” Alaca gülümsedi, ama o gülüş keskin bir cam gibi göz kırpıyordu. “İzlemiyorum. Sadece… Gören bir çift gözüm var. Ve görünmeyi çok seven biri, ister istemez dikkat çeker.”
Eflal, yutkundu. Ama bu kez yutkunuşu zayıflıktan değil, öfkesini boğmaktandı. “Alaca, söylemek istediğin neyse açık söyle. Böyle dolanma etrafımda.”
Alaca'nın gülümsemesi silindi. Yüzündeki o buz gibi ifade, çok daha belirginleşti.
“Sadece şunu merak ediyorum,” dedi ağır bir tonla. “Senin gibi biri… Dün sesiyle bile yüzleşemeyen biri, bugün nasıl oluyor da gözleriyle sahneye çıkıyor?”
Eflal, kısa ama net bir gülüşle cevap verdi. “Ben ne yaşıyorsam, seninle ilgisi yok. Ve hissettiğim şeyleri senden onay alarak yaşamak zorunda değilim.”
Alaca’nın bakışları karardı. “Ama onun hayatında yer kaplıyorsan, bu beni ilgilendirir.”
“Hayır,” dedi Eflal sakince, “çünkü kimsenin hayatında seninle ilgili hiçbir şey yok, Alaca. Sanırım seni en çok yaralayan da bu.”
Sözler ağırdı. Keskin. Alaca, bir an öylece kaldı. Yutkundu ama kelimeler boğazına takılmıştı. Gözleri bir şeyler söylemek ister gibi titreşti, ama dili suskundu. Eflal çantasını omzuna atıp yürümeye başladı.
Arkasında yalnızca ince bir rüzgâr ve içine çöreklenen bir kıskançlık bırakarak…
Mehram ve Umay, okulun arka bahçesindeki banklardan birine oturmuş, dersin bitmesini bekliyorlardı. Sayra ve Aral ise not almak için uzaklaşmış, onları yalnız bırakmıştı. Etraflarında koşuşturan öğrencilerin gürültüsü azalmış, sessizliğin hâkim olduğu bu anın içinde, Umay, Mehram’a doğru hafifçe eğilerek bir şey sormak için derin bir nefes aldı.
"Mehram," dedi, sesi biraz titrek ama yine de kararlıydı, "O sesi buldun mu?" Bir an sessizlik oldu, Umay derin bir nefes aldı. "Ve sende o sese ait bir bileklik vardı… Vişne figürlü, hatırlıyor musun?"
Mehram, soruyu duyduğunda hafifçe irkildi ama yüzünde hiçbir değişiklik göstermemeye çalıştı. Gözlerini Umay'dan kaçırarak, rahat bir şekilde gülümsedi.
Umay’ın bakışlarını gördüğünde, ne kadar ısrarcı olduğunu fark etti. Hemen bu soruyu geçiştirmek istedi. Ama ne kadar saklamaya çalışsa da, gözlerinde belli belirsiz bir şeylerin ifadesini değiştirdi.
“Bazen, bazı şeyler biraz da tesadüflerle keşfedilir,” dedi, daha önceki gibi gülümsedi ama gözlerindeki anlam derinleşmişti. “Gerisi… Belki de zamanı vardır
Umay, Mehram’ın kaçamak cevabını duyunca içindeki endişeyi gizlemeye çalıştı. Gözleri birkaç saniye için boşluğa odaklandı, derin bir iç çekti. O sesin sahibini bulmasının, belki de bazı şeyleri değiştireceğinden korkuyordu. Ama bir yandan da, Mehram'ın bu sırrı çözüp çözmemesi gerektiği konusunda bir huzursuzluk vardı.
Bir an, Mehram’a her şeyi anlatmayı düşündü. Bu kadar gizemli olmaktan, sırlarını taşımanın onun üzerinde yarattığı baskıdan dolayı suçluluk hissetti. Ancak, sesin sahibinin kim olduğunu söylemek… Her şeyin bir anda değişmesine neden olabilirdi.
Umay, tam o an, bir şey söylemek için ağzını açtı, ama cümlesi boğazında takılı kaldı. İçindeki duygular bir anda ona ağır geldi. Hemen ardından, başını kaldırıp Mehram’a bakarak, başka bir şey sormaya karar verdi. "Peki," dedi, sesindeki titremeyi fark etmeden, "acaba bu ses... Eflal’e ait olabilir mi?"
Kalbi hızla çarpmaya başladı. Kelimeleri dile getirdikçe, vücudu biraz gerildi, derin bir nefes aldı. Umay, Mehram’a bakarken, sanki bir şeyin farkına varılacakmış gibi bir hisse kapıldı. Kalbinde duyduğu bu çarpıntı, her an hızla artıyordu.
Mehram, Umay'ın bu soruya nasıl bir tepki vereceğini merak ederek, gözlerini ona odakladı ama dışarıya yansıyan bir ifade vermemeye çalışıyordu.
Gözlerinde şaşkınlıkla karışık bir merak belirdi ama cevap vermedi. Dudakları kıpırdadı ama kelime çıkmadı. Umay o bakıştan korktu, hemen geri adım attı. “Boş ver,” dedi. “Saçma bir şey söyledim. Unut.”
Mehram gülümsedi ama bu, dudaklarının değil bakışlarının kıyısından geçen yorgun bir gülüşü. "Belki de o ses beni buldu. Ama henüz emin değilim "
Fakat onlar bu konuşmayı yaparken, birkaç adım ötede, sık dalların ardında biri daha vardı.
Alaca.
Çalıların gerisinde neredeyse nefesini tutarak dinliyordu. Duyduğu kelimeler zihninde yankılandı.
Vişne figürlü bileklik...
Eflal olabilir mi?
Ses...
Göz bebekleri büyüdü. Kalbi birden hızlandı. Elini ağzına götürdü, duyduğu şeye inanamıyordu. "Yok, artık..." diye fısıldadı kendi kendine.
Demek... Aradığı sesin sahibi Eflal'di . Ama bu ne demek oluyor? Mehram Eflal ’in sesine mi âşık olmuştu?
Şaşkınlıkla birkaç adım geriledi. Dallardan çıkan sesle Umay başını çevirdi ama kimseyi göremedi. Alaca ise çoktan sessizce uzaklaşıyordu. Yüzü öfkeyle gerilmişti. Kafasının içinde bir düşünce fırtınası dönüyordu.
Eflal...
Bu oyun henüz bitmemişti.
Koridor sessizdi. Okulun boş katlarından birinde yankılanan topuk sesleri, Alaca’nın sinirli adımlarıyla birleşiyordu. Gözleri Eflal’i tarıyordu. Ve onu, sınıf panosunun önünde yalnız başına bulduğunda hiç tereddüt etmeden üzerine yürüdü.
“Elindekini düşürdün galiba.” dedi Alaca, sesi sahte bir nezaketle doluydu.
“Ne?” dedi Eflal, bir adım geri çekilerek. “Ne diyorsun yine ne saçmalıyorsun?"
“Saklama!” dedi Alaca, iyice yaklaşarak. “Vişne figürlü bileklik senin değil mi?
Eflal ‘in kaşları çatıldı. Anlam veremediği bir suçlamayla sarsılmış gibiydi. “Bileklik mi? Neden bahsediyorsun sen? Sen mi aldın yoksa bilekliği?”
Alaca’nın gözleri büyüdü. “Ne demek ben mi aldım?” diye bağırdı, sesi çatlamıştı.
Alaca'nın sesi bu kez daha yüksek çıktı. “Yani o ses de sana ait, değil mi?”
Eflal’ ın gözleri büyüdü. Anlamlandıramadığı bir öfkenin ortasında kalmış gibiydi. “Ne sesinden bahsediyorsun sen?”
“Masum numarası yapma!” diye patladı
Eflal öfkeyle “Yeter!” dedi. “Ne biçim konuşuyorsun benimle!” "Yine hangi saçmalığın peşindesin" diyerek gitmek için arkası tam dönerken Alaca aniden Eflal ‘in kolundan tuttuğu anda
Şak!
Alaca’nın yanağına tokat inmişti.
Koridorda yankılanan sesle birlikte birkaç kapı aralandı. Alaca bir an geri sendeledi. Eflal gözlerini kısıp, dudaklarını sıktı.
Alaca öfkeyle "Ne yaptığını zannediyorsun “diyerek sendeleyen duruşunu düzeltti.
Eflal ,"Biri gelip durduk yere üzerime yürürse, bende geri adım atmam.”
Tam o anda, aralarına giren bir ses oldu:
“Eflal!”
Mehram, hızla yanlarına gelmişti. Durumu gördüğünde gözleri aniden Alaca’ya döndü. “Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
“Senin ne yaptığını sormalı!” diye bağırdı Alaca.
Karşılıklı birkaç adım atıldı, sanki yumruklar havada asılı kalmış gibiydi.
Alaca çılgın gibi nefes alıyordu
Mehram bir an bile tereddüt etmeden Eflal ‘in elini tuttu. Herkesin önünde. Eflal şaşkınlıkla gözlerine baktı ama geri çekilmedi. Avuç içlerinin sıcaklığı, bütün o karmaşanın ortasında güven gibi hissedildi. Sıcak ama kararlı bir dokunuştu bu. Mehram "Yeter." dedi sadece.
Tüm koridor durmuş, izliyordu.
Eflal ‘in başı biraz önde, saçları gözlerinin önüne düşmüş, ama gözleri... Gözleri hâlâ meydan okur gibiydi. Mehram’ın avuç içindeki eli sıkıca duruyordu. Alaca ise darmadağın bir halde, birkaç adım geri çekildi.
Sayra, Aral ve Umay köşede kalmış, olan biteni izlemişti. Umay, gözlerini kısmıştı. Gözbebekleri titredi, yutkundu ama boğazına düğümlenen o burukluk geçmedi.
Mehram gözlerini etraftaki öğrencilere gezdirdi. "İzlemeyi bırakın," dedi. “Bu bir gösteri değil.”
Bir uğultu eşliğinde herkes uzaklaştı.
Eflal, hala elini bırakmayan Mehram’a döndü. “Ne yapıyorsun?”
“Yanındayım,” dedi Mehram basitçe. “Olmam gerekiyordu.
Ve birlikte uzaklaştılar. Göz göze gelmeden ama aynı ritimde yürüyerek... Sessizliğin içinde bile çok şey anlatan o adımlarla.
Eflal ve Mehram yan yana yürümeye başladığında, okul bahçesindeki tek fısıltı
— “Elini tuttu… Gördünüz mü?”
Umay, kalabalığın arasında kendini geriye doğru attı. Elini göğsüne bastırarak yürüdü, adımlarını hızlandırdı. Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki, bir an durursa ağlamaktan yere çökecek gibiydi. Kimseye görünmeden kızlar tuvaletine girdi. Kapıyı kapatır kapatmaz, sırtını duvara yasladı. Eli hâlâ göğsünde, derin derin nefes almaya çalışıyordu.
Gözlerinden bir damla süzüldü. Sonra bir diğeri. Sol eliyle lavabonun kenarını kavradı, sağ eliyle yüzünü kapadı. Ağlamam gerekiyordu. Başka türlü geçmeyecekti bu his.
Aynaya baktı. Gözleri doluydu, yanakları utanç ve acıyla kızarmış. "Neden?" dedi içinden, sesi çıkmasa da dudakları hareket etti. “Neden onun yanında böyle…”
Kapı açıldı o sırada. Umay panikle lavabonun yanındaki kabine girdi, sessizce kapattı. İçeriye iki kız girdi. Seslerinden tanıdı onları. Aynı sınıftandılar. Önce suyun sesi duyuldu, sonra kahkahalar.
“Gördün mü ya az önce Mehram’ı?”
“Yani… Ben böyle bir bakış görmedim. O el tutuş… Cidden bir şey var Eflal’le aralarında. O kız ne şanslı...
“Ve o çocuk… Karizma dediğin böyle olur. Bildiğin sahiplendi kızı! Efsaneydi…”
Umay ellerini ağzına kapattı. Boğuk bir hıçkırık dudaklarının arasından kaçtı. Kalbi sanki aynadaki kırık yansımasıydı artık. Duyduğu her cümle, daha derine battı içine. O çocuk… O ses… Ve o bileklik…
Kızlar kahkahalarla çıktı. Umay sessizce dışarı çıktı kabinden. Aynanın karşısına geçti. Yüzü solgundu, gözleri kıpkırmızı. Elini soğuk suyun altına koydu, sonra iki avucunu doldurup yüzüne çarptı. Bir, iki, üç… Gözyaşlarını dağıtmak ister gibiydi, ama acıyı silemedi.
Aynaya baktı yine. Bu kez daha uzun. Gözlerinin içindeki o kırgınlığı ilk kez bu kadar net gördü.
Kalbindeki sızı geçmiyordu. Daha kötüsü, bu sızının sebebini gizlemek zorundaydı.
Umay aynadan son kez kendine baktı. Yüzünü defalarca yıkamıştı ama gözlerinin kızarıklığı geçmemişti. Kalbindeki ağırlık yüzüne sinmişti sanki. Yanaklarında solgunluk, bakışlarında uzaklık… Derin bir nefes aldı. Titreyen parmaklarıyla saçlarını düzeltti. Gözyaşlarının izlerini silmeye çalıştı. Kimseye belli etmemeliydi. Hiçbir şey olmamış gibi davranmalıydı.
Koridora çıktığında güneşli pencere camları gözünü aldı. İnsan sesleri, ayak sesleri arasında başı biraz döndü. Kalabalığa karışmadan kenardan yürümeye başladı. Tam sınıf kapısına yaklaşırken karşıdan Sayra çıktı. Onun gelişini fark edince bir an durdu, ama kaçmak için çok geçti.
Sayra’nın yüzünde hafif bir gülümseme vardı, ama Umay’ın halini görünce ifadesi hemen ciddileşti.
“Umay… Ne oldu sana?” dedi, dikkatle bakarak. “Bu ne hâl böyle?”
Umay başını hafif eğdi, gözlerini kaçırdı. Dudaklarını birbirine bastırdı, sonra zar zor bir tebessümle, “Midem kötü... Sanırım bir şey dokundu,” dedi, sesi biraz boğuk, biraz yutkunarak.
Sayra gözlerini kısarak baktı ona. “Sen iyi değilsin. Rengin atmış. İstersen revir—”
“Yok, yok,” diye araya girdi Umay, daha ısrar etmemesi için. “Biraz hava alsam geçer zaten.
Sayra bir adım yaklaştı, elini Umay’ın koluna koydu. “Tamam… Ama tek başına gitme. Yanında ben olayım en azından.”
Umay, gözlerinde biriken yaşları zor tuttu. Sayra’nın o yumuşacık dokunuşu, içindeki fırtınayı daha da acıttı. Başını salladı sadece. “Teşekkür ederim,” dedi kısık bir sesle.
Sayra onu biraz daha izledi, bir şeylerin ters olduğunu hissediyordu. Ama Umay bir adım geri çekildiğinde, onun sınırına saygı gösterdi. “Tamam. Ama ne zaman istersen konuşabiliriz, biliyorsun değil mi?”
Umay başını tekrar salladı.
Sonra kalabalığın arasına karışmadan geri döndü. Bahçeye çıkmadan önce bir kez daha okulun duvarlarına baktı. Sanki boğuluyordu o an. Gözlerini sıkıca kapattı. Sonra omuzlarına bir hüzün yüklendiği hâliyle yürümeye başladı. Derse girmeden, kimseye görünmeden okuldan çıktı.
Güneş parlaktı ama Umay’ın içi karanlıktı.
Umay, okul kapısından adımını attığında, ardında bıraktığı duvarlar ona bir yük gibi geliyordu. Her şey çok hızlı olmuştu; Mehram’ın Eflal’e olan bakışları, Eflal ‘in saf ve masum gülüşü, bunlar hepsi onun kafasında dönüp duruyordu. Zihni bir çark gibi çalışıyor, bir türlü duraklamıyordu. Ve her geçen saniye, o sırada hissettiği karmaşık duygular daha da yoğunlaşıyordu. Ne olduğunu anlamadan kendini bir girdabın içinde bulmuştu.
Bilekliğin, Mehram’ın gözlerinde gördüğü o özel bakışların ve Eflal ‘in sessizce yanına yaklaşmasının anı, içini daha da kasvetli bir havaya bürüyordu. Öğle arası, akşam dersleri… Hepsi geçip gitmişti. Ama bir şey vardı ki, Umay ne kadar sabırlı olmaya çalışsa da, kalbinin bir köşesinde o içsel boşluğu hissetmekten kurtulamıyordu.
Kadınlar sokağının köşesine geldiğinde, adımlarını hızlandırarak ilerledi. Birkaç adım sonra, zihninin karmaşasından uzaklaşmayı umut ederek, bir banka doğru yöneldi. Bankın köşesinde oturdu, ellerini cebine sokarak gözlerini kapadı. Birkaç saniye boyunca derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı. Ama bir türlü başaramıyordu.
Yavaşça kafasını kaldırdı ve etrafına bakındı. Sessizlik vardı. Dışarıdaki dünyayla arasındaki bağlantı kaybolmuş gibiydi. Zihninde hâlâ aynı sorular dönüyordu. “Mehram gerçekten Eflal’i mi seviyor? Ya da belki de...?” Ama ne olursa olsun, bir gerçek vardı: Umay, o sessiz duygularla baş başa kalmaya başladığında, bir şekilde yalnız hissediyordu.
Gözleri uzaklara daldı. Kimse yoktu. Ya da belki de bu yalnızlık, kimseyle paylaşamamanın verdiği bir hüsran, bir içsel boşluk hissiydi. Adeta kaybolmuştu. Kendi iç dünyasında, düşüncelerinin içinde sıkışmıştı.
Birkaç dakika sonra, başını arkaya yaslayarak gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı, ancak o an, sanki her şeyin üzerine düşen bir gölge gibi kararmıştı. Yağmur başlasaydı, belki de ağlamasına eşlik ederdi, diye geçirdi içinden.
O anda bir çığlık duymadı. Sadece soğuk bir rüzgâr hissetti. Hayatın hızla geçişini hissetti ama hep bir eksiklik vardı. Bir an durdu, derin bir iç çekişi ağzına geldi, ama bir türlü bunu dışarıya çıkaramadı. Bu sessizlikte kayboldu, yalnız kaldı.
Ve o an anladı, hayatın ne kadar da hızlı geçebileceğini; ne kadar başkalarının duygularıyla karmaşıklaşan bir hayatta kaybolabileceğini. Fakat yine de umutsuz bir şekilde, her şeyin içinde kendi yerini bulmaya çalışıyordu.
Tam o an, parkın köşesinden biri göründü. Umay, gözlerini kısmadan bakınca, Alaca’yı fark etti. Siyah paltosunun yakasını kaldırmış, etrafı dikkatle süzüyordu. Adımlarını yavaşlatmıştı; sanki biriyle buluşmaya gelmiş gibiydi.
Umay, oturduğu bankta biraz daha geriye yaslandı, varlığını fark ettirmemeye çalışarak göz ucuyla Alaca’yı izlemeye başladı. Kalbi, nedenini bilmediği bir tedirginlikle atıyordu.
Birkaç saniye sonra, parkın diğer ucundan, tanıdık gelen o uğultuyla birlikte siyah bir motosiklet göründü. Aynı o gün okula gelen… Mehram’ı uzaktan süzüp sessizce uzaklaşan motosikletti bu. Umay’ın yüreği hafifçe sızladı. Bu adam kimdi?
Alaca, motosikletin geldiğini görünce hızlıca doğruldu ve çevresine son kez bakarak adamın yanına yürüdü. Kasklı adam, motorunun üzerinden inmeye bile zahmet etmeden, Alaca’ya doğru eğildi. İkili arasında fısıltıya benzer kısa bir konuşma geçti. Umay, dudaklarını okuyamıyordu ama Alaca’nın yüzündeki gerginlik açıkça seçiliyordu. Bir dosya ya da zarf gibi bir şey el değiştirdi sanki.
Umay, tüm bu sahneyi gözleriyle takip ederken, içini garip bir ürperti kapladı. Alaca’nın bu gizemli adamla ne işi olabilirdi? Neden bu kadar gizliydi bu buluşma?
O sırada motosikletli adam gazı açtı ve parkın diğer ucundan, neredeyse görünmez bir hızla uzaklaştı. Alaca ise olduğu yerde bir süre durdu, sonra ellerini cebine sokarak yavaşça yürümeye başladı.
Umay, başını eğdi. Gördüklerini düşünüyordu. İçinde bir şeyler kıpırdamaya başlamıştı; yalnızlıkla başlayan o gün, şimdi yerini açıklanamayan bir huzursuzluğa bırakmıştı. Belki de yalnız olan sadece kendisi değildi. Belki herkesin karanlıkta kalan bir yanı vardı.
Umay tam yerinden kalkacakken, Alaca onu fark etti. Gözlerinde tanıdık bir edepsizlik, dudaklarında o küçümseyici gülümseme… Sanki bu anı özellikle kollamış gibiydi. Gölge gibi sessizce yaklaştı, Umay’ın oturduğu banka yerleşti.
"Hayırdır Umay? Bu yalnızlığın sebebi ne acaba?" dedi, sesi fazlasıyla keyifliydi.
Umay gözlerini devirdi. "Rahat bırak beni. Zırvalamalarını dinleyemem şu an."
Tam kalkacakken Alaca kolundan yakaladı.
"Neden bu kadar rahatsızsın benden? Beni ne kadar tanıyorsun ki bu kadar uzak duruyorsun?"
Umay yavaşça döndü. Gözleri sertti, sesi neredeyse fısıltıya yakındı.
"Sen tam bir psikopatsın. Seni tanımamak mümkün değil. Uzak dur benden. Aynı zamanda Mehram’dan da."
Alaca'nın kaşları kalktı, dudaklarında alaycı bir kıvrım belirdi.
"Vay canına… Mehram senin için bayağı önemli olmalı. Eflal ’den uzak dur demediğine göre… Senin için pek önemi yok galiba?"
Umay bu lafı duyunca gözlerini devirdi. "Tam bir saçmalık."
Kalkmak üzereyken Alaca bir kez daha kolunu tuttu. Bu sefer sesi daha yavaştı, ama içinde bir tehdit gizliydi.
"Eflal ‘in sahnede şarkı söylediği gün… Seni müzik salonunun kapısından bakarken gördüm. Ne hikmetse, Mehram yaklaşırken bir anda bayıldın. Ne oldu o an, ha? Neden?"
Umay dondu kaldı. Gözleri bir anda büyüdü. O an… Kimseye söylemediği, hatta kendine bile itiraf edemediği o his…
"Ben o gün iyi değildim… Cümleyi nereye götürmeye çalışıyorsun Alaca?" dedi, sesi hafif titriyordu. "Bu saçmalıkların… Az önceki tuhaf motosikletli adamla konuşman kadar saçma ve aptalca. Yine neyin peşindesin bilmiyorum ama… Seninle hiçbir ilgim yok. Kafana göre kurma hikâyeler."
Alaca'nın gözleri küçüldü ama bir şey söylemedi. Umay, parmağını yüzüne doğru uzatarak sertçe konuştu:
"Bizden uzak dur. Kimsenin hayatını mahvetme. Kendine başka oyun alanı bul."
Umay uzaklaşırken adımlarını hızlandırdı ama kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Alaca’nın söyledikleri, özellikle "Mehram yaklaşırken bayıldın" cümlesi… Onu fazlasıyla tedirgin etmişti. Acaba… Gerçekten hissettiklerini anlamış olabilir miydi? Ya da sadece oyun mu oynuyordu?
Umay, Alaca’yı anlamamış ama Alaca, Umay’ı çözüp çözüp sustuğu için Umay iyice huzursuz olmuştu. Çünkü Alaca sadece insanları korkutmaz, içlerine dokunacak laflar eder. Babasından kalan tek şey budur: “İnsanların zayıf noktalarını gör.”
Ama bir şeyi biliyordu: Alaca tehlikeliydi. Hem başkaları için… Hem de saklamaya çalıştığı duygular için.
Ders zili çaldığında sınıfın kapısı birbiri ardına açıldı. Öğrenciler grup avluya dağılırken, Mehram, Aral ve Sayra da sessiz bir şekilde bahçeye yürüdüler. Hava güneşliydi ama rüzgârda hafif bir huzursuzluk vardı, sanki gökyüzü bir şeyleri sezmişti.
Sayra gözlerini etrafta gezdirdi, yüzünde hafif bir endişe vardı.
"Umay yok... Sabahtan beri ortalarda görünmüyor," dedi, kaşlarını çatarak.
Mehram durdu. “Derste de yoktu. Sabah hiç karşılaşmadım.
Sayra başını iki yana salladı. "Derse girmedi. Sabah koridorda gördüm ama… İyi değildi. Rengi soluktu, midesi kötüydü sanırım."
Mehram kaşlarını çattı, cebinden telefonunu çıkarıp Umay’ı aradı. Birkaç çalmanın ardından ekranın sessizliğe bürünmesi onu daha da huzursuz etti.
"Açmıyor…" dedi düşük sesle.
Aral, çimenlere otururken gülümsedi.
"Belki de bizim gibi dersi kırıp gizli gizli gofret yiyordur."
Sayra kaşlarını kaldırdı. "Umay ve dersi kırmak? Aral, bu cümleyi söylerken kendin bile inanmadın fark ettin mi?"
Aral kahkahayı bastı. "Hayal gücüm çok geniş, ne yapayım. Belki gizli bir ajan.
“Ya da bizim bilmediğimiz gizli bir kulübü vardır. Sessizce ayrılıp orada meditasyon yapıyordur. Mumlar, tılsımlar, gizemli sözler...”
Sayra ona dönerek gözlerini kıstı. “Bir gün senin kafanın içine girip bakmak istiyorum. Korkunç bir lunaparkla karşılaşacağımı biliyorum ama olsun.”
Aral keyifle kıkırdadı. “Biletleri önceden al, sıra oluyor.”
Tam o anda yan taraftaki yoldan gelen Eflal, sessiz adımlarla bankın kenarına ilişti. Yüzü sakindi ama gözlerinde gizli bir yorgunluk vardı.
Eflal sessizce bankın kenarına ilişti.
"Ben ajan kısmını kaçırdım ama gofret kısmına varım."
Üçü birden Eflal’e döndü. Mehram hafif gülümsedi.
"Hoş geldin, Vişne Kraliçesi."
Aral abartılı bir şekilde elini kalbine koydu. "Ve işte... Tahtına geri döndü.
“Vişne Kraliçesi mi? Ooo, bu çok... Sıra dışı bir yakıştırma.”
Yüzünde yarı şaşkın, yarı meraklı bir gülümseme belirdi.
“Bunun özel bir anlamı mı var, yoksa tatlı sevenlere mi veriliyor bu unvan?”
Mehram gözlerini Eflal’e çevirdi. Bakışları hafif, ama belli belirsiz bir derinlik taşıyordu.
“Var,” dedi kısa bir sessizlikten sonra.
“Bir anlamı var... Ama bir de zamanı var.”
Eflal başını hafifçe öne eğdi, yanaklarına yayılmaya başlayan o tanıdık sıcaklığı gizlemek ister gibi gözlerini uzaklara çevirdi. Parmakları dizinin üzerindeki kumaşı oyalamaya başladı.
Aral anında atladı, sesi dalga geçer gibi ama içinde merak da gizliydi:
“Yine Mehram ve kaçamak cümleleri.
Sayra kıkırdadı.
“İyi de Eflal de buradayken biraz açsanız ya konuyu. Hani Vişne Kraliçesi, anlamı, zamanı falan… Biraz net olun, biz de hikâyeye ortak olalım.”
Mehram gülümsedi ama bu sefer gözlerini kaçırdı.
“Bazı hikâyeler... Sadece doğru anda anlatılır.”
Eflal gülümsedi. “O zaman ben vişneleri, siz de şakaları olgunlaştırın.”
Sayra kahkaha attı. “Bu cümle tarihe geçer. Mezuniyet yıllığına yazalım.”
Eflal dudaklarının ucuyla belli belirsiz gülümsedi. O sırada rüzgâr bir tutam saçını yüzüne savurdu. Eliyle hafifçe toparladı, ama o an bakışları Mehram'ın bakışlarıyla kesişti. Birkaç saniyeliğine sessizlik oldu.
Aral yine bozamayan o romantik havayı bozmak için devreye girdi.
“Benim de lakabım vardı ilkokulda: Muz Kralı.”
Üçü birden Aral’a döndü.
Sayra sırıtarak sordu: “Neden acaba?”
Aral gözlerini kıstı, ciddi bir ses tonuyla:
“Çünkü tüm teneffüslerde muz yerdim. Ciddi söylüyorum, tarih beni böyle yazacak.”
Kahkahalar bahçede yankılandı. Ama içlerinden biri hâlâ hafifçe kızarmış yanaklarla gülümsüyordu. Eflal…
Sayra Eflal’e eğilerek fısıltıyla, "Sen Umay’ı gördün mü bugün?" diye sordu.
Eflal başını iki yana salladı. "Hayır. Dünden beri pek konuşmadık."
Sessizlik kısa bir an sürdü. Aral, ortamı toparlamak ister gibi kolunu Sayra’nın omzuna attı.
"Bakın, siz Umay’ı düşünün, ben de gofretleri düşüneyim. Denge önemli."
Sayra onu dirseğiyle dürttü. "Bir gün seninle ciddi bir konu konuşacağım ve sen o gün de şaka yaparsan... Seni okulun arkasında toprağa gömerim."
Aral kahkahayla eğildi.
"Acaba benimle ciddi konuşacağın şey ne merak ettim yahu"
Sayra gözlerini devirir" hala ciddi değilsin "
Kahkahaların arasında yalnızca Mehram gülmüyordu. Gözleri hâlâ boş bir noktaya dalmıştı. Sessizce tekrar telefonunu açtı. Umay’ın adı bir kez daha ekranda belirdi. Bu sefer sadece bir kere çaldı ve ardından direkt meşgule düştü.
Bu sefer daha derin bir huzursuzluk çöktü içine. Umay, gerçekten iyi değil miydi? Yoksa… Bir şey mi olmuştu?
Sayra, sessizce fısıldadı Mehram’a.
“Bence yalnız kalmak istiyor. Bazen insan sadece... Sessizliğe ihtiyaç duyar.”
Mehram cevap vermedi. Sadece başını eğdi.
Bahçenin biraz ilerisindeki çınar ağacının gölgesine yaslanmıştı Alaca. Gözlerini kısmış, kalabalığın içinden yalnızca bir grubu izliyordu.
Eflal…
Ona göre sahte bir gülümsemeydi yüzündeki. Abartılı bir utangaçlık, masumiyet rolü.
Yanında Sayra, Aral ve...
Mehram.
Alaca'nın dudaklarının kenarı küçümseyici bir kıvrımla büküldü.
Yine o bakış... Mehram’ın gözleri hep onda. Ne zaman sussa, ne zaman gözlerini kaçırsa… Yine onda.
Sayra’nın kahkahası, Aral’ın şakaları ve Eflal ‘in mahcup tebessümü hepsi tek tek sinirine dokunuyordu.
Birkaç adım geri çekildi, ama gözlerini ayırmadı gruptan.
Bir adım geriye çekildi ama gözleri kalakaldı orada. Eflal ‘in yüzünde öyle bir ışık vardı ki… İçini kemirdi.
O gülümsemeyi ben hiç görmedim. Bana hiç öyle bakmadı. Oysa ben...
İç çekti. Ne kadar sustuğunu, ne kadar bastırdığını düşündü.
Mehram’ın gözleri hep Eflal’deydi.
O gözleri ben de tanıyorum. Ama bana hiç öyle bakmadı. Belki de bakamayacak.
Yutkundu.
Kıskanmak mıydı bu?
Hayır… Ya da evet.
Ama daha çok... İncinmişti.
Ben neydim onun için? Bir yabancı mı? Bir gölge mi?
Vişne Kraliçesi lafı çalındı kulağına.
Sayra hayretle tekrar ettiğinde, Mehram gülümsedi.
Ve Eflal… Gözlerini kaçırdı, utanarak başka yöne baktı. Alaca’nın kalbi sızladı.
Benimle hiç utandığı bir anı olmadı. Benimle hiç bu kadar… Gerçek olmadı.
Kafasını eğdi. Eflal ‘in sesi geldi aklına gün, müzik salonundaki yankısı hâlâ kulaklarındaydı. Bir an gözlerini kapadı. Sonra kendi kendine fısıldadı:
“Keşke... Biraz daha geç tanısaydım seni. Ya da hiç tanımasaydım belki. Ama şimdi… Bu bakışlardan kaçmak zor. Sana kızamıyorum Eflal… Çünkü sana kıyamıyorum.”
Bir süre daha izledi onları. Sonra hiç kimse duymamış gibi, kendi iç sesiyle gülümsedi. Sadece… Bir gün… Bana da dönüp bakmanı isterdim. Ve oradan yavaşça uzaklaştı. Kimseye görünmeden, kimseye değmeden. Sadece sessiz bir gölge gibi.
Bu bölüme bayılacaksınız 😍 Duyguların hepsi sular seller gibi 🙃 Hangi sahneye bayıldınız ya da en çok sizi sinirlendiren ne oldu? Hangi karakter ideoliniz oldu? Merak içinde yorumlarınızı bekliyorum. Burada mısınız?
Vişne çarşısı, akşamın rengiyle adeta büyülü bir hale bürünmüştü. Sokak lambaları tek tek yanmaya başlamış, sıcak akşam esintisi hafifçe kokusu buruna gelen tatlı vişneleri taşırken, taş döşemelerdeki yansımalarda bir huzur vardı. Çarşıda gezen insanlar, şehre özgü bir melodiyle kendi hallerinde yürüyordu. Küçük dükkânlar vitrinlerini şık bir şekilde sergilerken, en çok dikkati çeken ise vişne temalı ürünlerin sergilendiği dükkânlardı.
Eflal, adımlarını yavaşlatıp, vişne tatlısı satan bir dükkânın vitrinine göz attı. Mehram, bir adım gerisinde, onu izleyerek, bu anın güzelliğine hayran kaldı. Birkaç adım sonra, Eflal, tatlı bir şekilde başını çevirerek, Mehram’a baktı.
“Vişneyi hep sevmişimdir,” dedi, gözleri uzaklara dalarak. “Annem, küçükken bana her zaman vişne reçeli yapardı. Ben de onunla birlikte sabahları uyanıp, sıcak ekmekle vişne reçelini yerken, gülümseyişini hatırlıyorum. Beni her zaman ‘Vişne Kraliçesi’ olarak tanıtırdı. O anlar… Hâlâ içimde bir yerlerde yaşıyor.”
Mehram, Eflal ‘in sesindeki hüzünlü tınıyı fark etti, fakat buna dair hiçbir şey söylemedi. Sadece dikkatle dinledi, her kelimesinin ona ne kadar yakın olduğunu hissedebiliyordu. İçinde bir şeyler titredi. Hangi geçmiş anıların, Eflal ‘in gülümsediği o tatlı anıların bir parçası olduğuna dair bir duygu vardı, ama bu duygunun adını koymak istemedi.
“Vişne Kraliçesi,” dedi Mehram, hafifçe gülümseyerek. “Bunu duymak… Çok hoş bir şey. O zaman, senin için bir vişne tatlısı söylesem, belki de biraz krallığını kutlayabiliriz.”
Eflal, Mehram’ın önerisini sevinçle kabul etti. Birlikte, çarşıdaki küçük vişne dükkânına girdi. Dükkânın içi, tatlı bir şekilde kokan vişnelerle dolmuştu, her şey o kadar gerçekti ki, sanki zaman burada duraklamış gibiydi. Mehram ve Eflal, vişne tatlısı yerken, bir yandan da dükkânın içindeki eski raflara ve şık tasarımlara göz attılar. Burası, her ikisi için de farklı bir anlam taşıyordu.
Tatlılarını bitirdikten sonra, ikisi de dışarıya adım attı. Çarşıyı gezmeye devam ederken, Mehram, Eflal ‘in yüzünde küçük bir gülümseme görmek için elinden geleni yaptı. Eflal ‘in ruhunu dinlendiren bu gezinti, her adımda biraz daha yakınlaştıklarını hissettiriyordu.
“Vişne Kraliçesi,” dedi Mehram, birden durarak. “Her şey, senin için mi bu kadar özel?”
Eflal gözlerini ondan kaçırarak hafifçe gülümsedi. “Evet, vişne… Ve anılarım… Beni büyüten şeyler.”
Birlikte yürürken, Eflal bir anda bir dükkânın vitrinine takıldı. Vişne figürlü bir kolye, vitrin camının hemen arkasında göz alıcı bir şekilde sergileniyordu. Eflal, bir adım geri attı, gözlerini dikip, uzun bir süre kolyeye bakarak düşündü. Kolye, ona annesinin hediye ettiği vişne figürlü bilekliği hatırlattı, ama burada bir fark vardı: Kolyenin içinde minik bir vişne şekli, adeta içindeki anılarını onurlandırır gibi parlıyordu.
Eflal, vitrin camına ellerini koyarak, derin bir nefes aldı. “Annemin bana verdiği vişne figürlü bileklik…” dedi, sesi neredeyse bir fısıldamaya dönüşerek. “Bunu takarken, her zaman kendimi onun yanında hissederim. O da bana her zaman ‘Vişne Kraliçesi’ derdi. Ben de bazen kendimi bu isimle anarken, bir kraliçe gibi hissederdim.”
Mehram, Eflal ‘in bu sözlerini duyduktan sonra kalbinde bir şeylerin hızlandığını fark etti. Bir taraftan, o Afrodit sesinin sahibinin Eflal olduğunu hissetmek, içinde farklı bir heyecan yaratıyordu.
O an, içinde başka bir şey vardı. Bir şey daha güçlü, daha belirgin bir şekilde hissettiriyordu kendini. Eflal ‘in sesinde duyduğu o tanıdık yankı, bir anda kafasında netleşti.
"Buldum seni..." diye geçirdi içinden. "Afrodit sesli Vişne Kraliçesi…"
Sözleri bir anda gerçeklik kazandı, fakat bu düşünceyi dışarıya atma cesaretini bulamadı. Eflal ‘in küçük bir çocukken annesiyle paylaştığı anıları anlatırken, Mehram, içindeki o garip duygunun isyan ettiğini hissetti. O ses, o tanıdık, huzur veren ses şimdi daha da yakın, daha da netti. Ama yine de bu gerçeği dile getirmemeliydi. Daha fazla zaman geçmeden, Eflal ‘in hislerini sorgulamadan, içinde bir şeyler daha da şekilleniyordu.
Ama bu duyguları, henüz kelimelere dökmeye hazır değildi.
Vişne Çarşısı’ndan çıktılar, akşamın o hafif rüzgârı her şeyi biraz daha yumuşatırken, Mehram ve Eflal yürüdüler. Vişne kokusu havada yayılıyor, çarşının sessizliğinde adımlarının yankıları tek başına yeterince huzur vericiydi. Eflal, elindeki vişneleri titizlikle inceliyor, yavaşça iki tane koparıp Mehram’a doğru uzatıyordu.
“Vişne kokusunun her zaman böyle özel olduğunu düşünmüşsündür, değil mi?” dedi Eflal, vişneleri ellerinin arasında oynatarak. “Bana hep annemin yaptığı reçeli hatırlatır. O kokuyla uyanmak... Hâlâ rüyalarımda o günleri görürüm bazen. Vişne gerçekten bir anıdır, bir hazine gibi.”
Mehram, vişneleri alırken, biraz daha dikkatle bakarak, “Bazen kokular insanın geçmişine yolculuk yapmasını sağlar,” diye mırıldandı. “Ama senin anlatışında sanki o günler hâlâ yaşıyor gibi. Anıların sıcaklığı ellerinde.”
Eflal, kısa bir an gözlerini Mehram’dan kaçırarak hafifçe gülümsedi. “Evet, belki de öyledir. Vişne benim için biraz da kaybolan bir şeyin hatırası gibi...”
Mehram, vişneleri alırken, “O zaman... Burada biraz kaybolalım, ne dersin?” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Yani, en azından bu vişneleri bir şekilde kutlayalım.”
Birlikte parka doğru yürümeye başladılar. Yürürken aralarındaki sessizlik, bir alışkanlık gibiydi. Her adımda, bir şeyler daha yakınlaşıyor, her geçen anla birlikte gizli bir çekim büyüyordu. Parka vardıklarında, biraz daha tenha bir bank bulup oturdular. Eflal vişneleri ince ince yemeye başladı, arada bir Mehram’a göz atarak.
Mehram ise, biraz uzaklarda, yaprakların arasından gelen gün batımının rengini izledi. Sözler hemen aklına gelmedi. Ama birden, Eflal ‘in kulağındaki hareketi fark etti. Bir vişneyi alıp, yavaşça Eflal ‘in kulağının arkasına doğru götürdü.
“İşte,” dedi Mehram, hafif bir gülümseme ile “Vişne Kraliçesi’ne bir taç.”
Eflal, gözlerini ona çevirdiğinde, biraz şaşkın, biraz da gülümseyerek “Bunu hiç beklemiyordum,” dedi. “Ama… Sanırım hoşuma gitti.”
Mehram da gülümsedi, fakat bu kez gözlerinde bir anlam vardı. “Vişne, her zaman özel olmalı. Hele ki sana vişne kokusu, bir hikâyeyi hatırlatıyorsa, her anı biraz daha kıymetli yapar.”
Eflal, bir an sessiz kaldı, sonra gözlerini tekrar vişnelerine çevirdi. “Bazen en değerli anılar, küçük bir şeyde gizlidir. Vişne de bunlardan biri...”
O an, parkta hafif bir rüzgâr esmeye başladı, yapraklar hışırtıyla dans etti, fakat bu an her şeyden önemliydi. Her ikisi de farkında olmadan, bu anın bir parçası oluyorlardı. Genç bir aşkla, vişnenin kokusuyla sarhoş olmuş, birbirlerine ne kadar yakın olduklarını henüz keşfetmeden, ama hissetmeye başlamışlardı.
Akşamın huzur veren sessizliği, yavaşça yerini aniden gelen yağmura bırakıyordu. Çarşıdan ve parkın yeşil yollarından biraz uzaklaşıp, hemen yakındaki kaldırımlarda, Eflal ve Mehram, yağmurun altında birbirlerine bakarak durdular. Gökyüzü kararmış, ilk damlalar yere düşmeye başlamıştı. Eflal ‘in kulağındaki vişne, birden bire yağmurun etkisiyle ıslanmıştı, küçük damlalar vişnelerin üzerinden süzüldükçe hafif bir ışıltı yaratıyordu.
Eflal, biraz şaşkın, biraz da mutlu bir şekilde başını kaldırıp yağmura bakarken, Mehram, “Yağmur… Biraz erken değil mi?” diye mırıldandı.
Eflal gülümseyerek, “Bazen erken olur. Ama zaten hayat da hep erken gelir, değil mi?” dedi. Cevabından sonra bir sessizlik daha oldu, fakat bu sessizlik garip bir şekilde rahatsız edici değildi. Yağmur, yavaşça artarken, Mehram bir adım ileri atıp Eflal ‘in elini hafifçe tuttu.
“Gel,” dedi, gözleri hafifçe parlayarak. “Yağmurun altında dans edelim. Ne de olsa, vişne kraliçesinin taç gibi olan vişneleri ıslanıyor.”
Eflal, başını hafifçe eğip, gülümseyerek ona baktı. “Dans mı? Yağmurda dans etmek... Bunu hiç düşünmedim.”
Mehram, elini daha da sıkı tutarak Eflal’i yanına çekti. “Hadi, bir şans ver. Zaten herkesin kendi dünyasında kaybolduğu anlar olur. Belki bu an da bizim için öyledir.”
O an, ikisi de bir adım daha attılar. Yağmurun şiddeti arttıkça, şehri ve parkı daha bir derinlikli, daha etkileyici hale getiriyordu. Ayakları altındaki taşlar ıslak, ama bir şekilde ışıltılıydı. Yağmur, her şeyin üzerine usulca düşerken, Mehram ve Eflal, elleriyle birbirlerine daha sıkı sarıldılar. Birbirlerinin bakışlarında bir anlam vardı; bir ilk adımın heyecanı ve aralarındaki o genç, taze aşkla karışmış huzur.
Mehram, Eflal ‘in gözlerine bakarak, hafifçe dans etmeye başladılar. Eflal biraz gülümseyerek, Mehram’ın adımlarına ayak uydurmaya çalıştı. Yağmurun altında, sadece ikisinin adımları ve kalp atışları duyuluyordu. Vişne kokusu, yağmurla birleşip, bir başka dünyayı andıran bir atmosfer yaratıyordu.
Eflal ‘in saçları, yağmurla birlikte ağırlaşmıştı ama her dönüşte, başını savurduğunda su damlaları etrafa saçılıyor, uzun ıslak bukleleri havada salınıyordu. Üzerindeki açık krem rengi ince ceket vücuduna yapışmış, altındaki kot pantolon çamur sıçramalarıyla benek benek olmuştu. Ayakkabıları neredeyse suya batmıştı ama gülüşü bütün bunları umursamayacak kadar canlıydı.
Mehram, siyah montunun kapüşonunu indirmiş, yağmura aldırmadan Eflal ‘in elini sımsıkı tutuyordu. Koyu renk tişörtü suyla iyice koyulaşmış, saçları alnına yapışmıştı. Ama o hâlâ havalıydı; gevşek adımlarla, sanki yağmurda dans etmek onun gündelik rutinindeymiş gibi, rahat ve kendinden emin.
"Ah! Ayağıma bastın!" diye bağırdı Eflal kahkahalarla.
Mehram kaşlarını kaldırarak, kurnazca bir bakışla, "Sen de az önce benimkine bastın.
Eflal gülmekten kendini alamadı, tekrar dönerken neredeyse kayıyordu. Mehram kolunu beline dolayarak onu havada toparladı. İkisi de bir an bakıştı, sonra hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam ettiler.
Yağmur, fondaki müzik gibiydi. Ne kimse etraflarına bakıyor, ne de ikisi başka bir şeyi düşünüyordu. Sadece ıslanıyor, birbirlerine çarpıyor, sonra tekrar gülerek devam ediyorlardı.
Eflal, bir an gözlerini kapatarak, yağmurun serinliğini, vişnelerinin ıslak kokusunu içindeki hatıralarla karıştırdı. “Bunu hep hatırlayacağım,” dedi, hafifçe, sanki bir sır paylaşır gibi. “Bana hep vişne kokusunu hatırlatacak.”
Gözlerinde bir parıltı, gülümseyerek “Ve belki de senin için hep o ‘Vişne Kraliçesi’ olacağım,” dedi.
Yağmur, sanki gökyüzüyle yarışır gibi hızlanmıştı. Vişne kokuları artık havada değil, sırılsıklam toprağa karışmıştı. Eflal ve Mehram kahkahalar içinde koştular. Parkın taş döşemeli yolunu geçip, çarşının hemen yanında eski bir pasajın çıkıntısına sığındılar. Üzeri kırık dökük ama en azından kuru.
“Of, saçlarım süngere döndü,” dedi Eflal, iki elini saçlarına götürüp sıktığında yağmur damlaları yere şıpır şıpır aktı.
Mehram montunun fermuarını çekti, Eflal’e dönüp saçlarına baktı. “Sünger değil. Daha çok... Islak bir tablo gibi. Modern sanat,” dedi ciddi bir ifadeyle.
Eflal gözlerini devirdi. “Senin bu ciddiyetle şaka yapma yeteneğin var ya... Tam bir bela.”
“Bela olduğumu düşünenler genelde sonra alışıyor,” dedi Mehram. “Hatta seviyor.”
“Seninle baş etmek için önce bağışıklık kazanmak gerekiyor bence,” dedi Eflal, bir yandan ıslak saçlarını arkaya atarken.
Pasajın içi eskiydi, duvarlarında solmuş afişler, çatlamış fayanslar vardı. Bir köşede kullanılmayan, paslanmış bir gazete kutusu. Ama orası, iki gencin kaçıp sığındığı küçük bir sığınak olmuştu o akşam.
Mehram, cebinden bir mendil çıkardı.
Eflal’e uzattı.
Eflal güldü, elinden mendili alıp yüzünü hafifçe kurulamaya başladı. Sonra bir an durdu. “Biliyor musun? Böyle anlar çok tuhaf… Her şey çok normal ama bir tarafın diyor ki, bu geceyi unutmayacaksın.”
Mehram cevap vermedi. Sadece ona baktı. Yağmur hâlâ dışarıda yağıyordu. Ama sığındıkları o küçük yer, bir an için sadece onların dünyası olmuştu. Vişne kokusu hâlâ hafif hafif Eflal ‘den yayılıyordu. Mehram hafifçe başını yana eğdi. “Eğer gerçekten unutmayacaksan,” dedi. “O zaman belki bir gün... Anlatırsın.”
“Ne mesela?”
“Bu anı. Yıllar sonra. Kulağında vişne, yağmur, sığınak… Birine anlatırsın. Ama benim yerime başka bir isim söylersen... Kırılırım.”
Eflal bakışlarını kaçırdı. Gülümsedi. Ama bu kez içindeki kahkaha sessizdi.
Mehram kapıyı açtığında evin içi kuru, sıcak ve sessizdi. Tersine, onun üstünden yağmur damlıyordu. Islak montunun kolundan aşağı süzülen su, parke zemine düşerken ceketini ağırlaştıran yağmurla birlikte bir ağırlık da içeri girmiş gibiydi
Tam o sırada mutfaktan annesinin sesi duyuldu.
İçeriden annesi belirdi. Elinde mutfak havlusu, gözleri oğlunu baştan aşağıya süzdü.
“Oğlum sen...” durdu, anlamaya çalıştı.
“Yani... Neye döndün sen böyle? Çamurla mı dans ettin, yağmurla mı kapıştın?”
Mehram, montunun fermuarını açarken yüzünde yorgun ama keyifli bir gülümseme vardı.
“İkisiyle sırayla,” dedi. “Ama yağmur kazandı.”
Salon kapısından babası başını uzattı.
“Yok artık... Bu ne hâl?”
“Sokak modası. Islak stil.”
“Aferin oğlum, hasta ol da sonunda evde biraz kal bari. Bütün haftadır görünmüyorsun.”
Annesi, saçlarını elindeki havluyla kurulamaya başladı.
“Nerelerdeydin sen bu halde? Şaka gibi.
Montunu askıya asarken dudak kenarıyla hafifçe gülümsedi.
“Yağmur ansızın bastırdı. Kaçamadık.”
“Kaçamadık mı?” dedi, kelimenin üzerine basarak. “Demek yalnız değildin.”
Mehram, göz ucuyla annesine baktı. O her şeyi sezme konusunda kendi çapında bir uzmandı.
“Çok sorguya girmeyelim anne,” dedi, sesi her zamanki gibi sakindi. “Islanmış bir adamım ben sadece.”
Mehram gülerek ekledi.
“Su geçirmez mont yazıyordu üstünde. Yalanmış.”
Annesi adımlarını yavaşça mutfağa doğru yöneltirken, koltuğun üstündeki çantasına göz attı.
“Çantandan vişne sapı çıktı az önce. Sadece ıslanmış olamazsın.”
Mehram, buzdolabını açarken başını hafifçe geriye çevirdi.
“Senin bu dedektifliğin yüzünden çocukken çizgi roman bile okuyamıyordum. Hep sonunu söylüyordun.”
“Çocukken değildi, geçen yazdı o.”
Annesi cevabı yapıştırdı. Sesi yumuşaktı ama altında bir iğne gizliydi
.
Eflal, yurdun giriş kapısından içeri girdiğinde saçlarından hâlâ damlalar süzülüyordu. Parmak uçlarıyla alnındaki ıslak tutamı kenara itip hızlıca yukarı çıktı. Merdivenlerden koşar adım çıkarken içindeki heyecanı bastırmak ister gibi mırıldandı:
“Kim yağmurda dans eder ki... Deli misin sen Eflal?”
Koridorun sonundaki odanın kapısını araladı. İçeri girdiğinde Nazlı, yatağının kenarına oturmuş çay içiyordu. Eflal’i görünce bardağı masaya bıraktı:
“Yani bu nasıl bir hâl? Kuru yerin yok!”
Eflal saçlarından birini tuttu, uçlarındaki su damlasını Nazlı’ya doğru salladı.
“Biraz... Serinledim diyelim.”
Nazlı kaşlarını kaldırdı. “Serinledin mi? Bu havada mı?”
Eflal montunu çıkardı, sandalyesinin arkasına astı.
“Yağmur başladı. Kaçamadık.”
Nazlı’nın gözleri hemen kısıldı. “Kaçamadık... Demek yalnız değildin.”
Eflal gözlerini devirdi. “Nazlı, ne olur bu akşam sorguya çekilmeden yaşayayım?”
Nazlı yatağın üstüne uzandı, ellerini başının altına koydu.
“Sorgu değil bu. Sadece... Şu vişneli gülümsemenin sebebini merak ediyorum.”
Eflal aynanın karşısına geçti, saçlarındaki vişne sapını çıkardı. Hafifçe gülümsedi.
“Şey... Vişne çarşısı... Biraz park... Biraz kahkaha. Hepsi bu.”
Nazlı doğrulup yatağın kenarına oturdu.
“Yani yağmur altında vişnelerle dans ettin, sonra da geldiğin gibi gülümsüyorsun. Eflal, gerçekten şuraya romantik gençlik romanı gibi kokular bırakıyorsun.”
Eflal gülerek yere oturdu, saçını havluyla kurulamaya başladı.
“Yağmur yağdı, müzik yoktu ama adımlarımız oldu. Bu kadar basit.”
Nazlı bir süre sessiz kaldı. Sonra:
“Yani... Basit gibi görünen şeyler, bazen kalbin tam orta yerine düşüyor.”
Eflal başını kaldırdı, gözleri ciddileşti bir an.
“Henüz bir şeyin tam ortasında değiliz. Ama kenarında durmak bile güzelmiş.”
Nazlı gülümsedi.
“Peki. Ama yarın sabah uyanınca grip olursan, romantizmin sana ilaç getirmez.”
“Sen getirirsin ama” dedi Eflal, göz kırparak.
“Belki,” dedi Nazlı. “Ama önce şu saçlarını kurut.”
Okul Bahçesi – Ertesi Gün Öğle Arası
Dünden kalan yağmurun etkisiyle hava serindi ama güneş inatla bulutların arasından sızmaya çalışıyordu. Okul bahçesi kalabalıktı. Bankların birinde Sayra, Umay ve Aral yan yana oturmuş, kantinden aldıkları tostları yavaş yavaş yiyorlardı.
“Bu okulda tosttan başka bir şey satılmıyor mu?” dedi Aral, kâğıt peçeteyle ellerini silerken. “Haftaya menüye sürpriz çıkarsa şaşıracağım artık.”
Sayra kahkaha attı. “Geçen sürpriz diye bayat simit vermişlerdi, hâlâ unutmadım.”
Umay’ın gözleri, avlunun diğer tarafında yavaş adımlarla yürüyen Mehram ve Eflal’a takıldı. Yakın mesafedeydiler. Birbirlerine çok da bir şey söylemiyor gibiydiler ama aralarındaki o küçük bakışmalar, tek kelime etmeden bile bir şeyler anlattırıyordu.
Sayra, Umay’a dönüp gözlerini kısıttı. “Nereye daldın sen yine?”
Umay toparlandı. “Hiç. Rüzgâr var ya, saçım gözüme geldi de.”
Tam o sırada Mehram, hafifçe başını eğip Eflal’a bir şey fısıldadı. Eflal utangaçça güldü. Umay ise gözlerini kaçırdı. Kalbinde ince bir kıpırtı... “Yok, bir şey” dedi yine içinden, ama kelimeler ona da inanmıyordu.
Mehram, Eflal’le göz göze geldikten sonra usulca uzaklaştı. Tam Umay’ın yanından geçerken, kısa bir bakışla selam verdi.
Aral suratını ekşitti. “Biri bana ne olup bittiğini anlatacak mı? Yoksa artık sadece gözlerle mi iletişim kuruluyor?”
Sayra omuz silkti. “Bende anlamadım sadece aralarındaki bu ilgi çok konuşulacağa benziyor
Mehram oturduğunda hâlâ gülümsüyordu. Fakat kimseye hiçbir şey anlatmadı. Aral dayanamadı, laf attı.
“Dün baya kayboldun ortalıktan. Neyin peşindeydin Sherlock?”
Mehram çantasını usulca yere koydu. “Sizce de şu sıralar herkes fazla meraklı değil mi?” dedi, yarı ciddi yarı espriyle. Ardından göz kırptı.
Umay başını çevirdi. “Gerçekten mi çimen göz?
Mehram gözlerini kaçırdı. “Gerçekten,” dedi kısa bir sessizlikle. Ama tonu, söylediklerinin tersine bir şeyler fısıldıyordu.
O sırada Eflal uzaklaşmıştı. Bahçenin diğer köşesine yönelmişti bile. Mehram göz ucuyla onun gidişini izledi.
Aral anlamaz bir yüzle baktı. “Ben mi yanlış hissediyorum, yoksa bu kaçamak sona ermiş gibi mi?”
Okul binasının arka tarafı, sessizliğin gölgelerine gömülmüştü. Kalabalıktan uzak, duvarın dibine çömelmiş halde oturuyordu Eflal. Gözleri önünde açık duran defterin boş sayfalarına ilişmişti, ama kalemi hiç oynamamıştı. İçinde kıpırdayan düşünceler ne bir satıra ne bir nota dökülmüştü. Sanki sözcüklerin dili tutulmuş, kalbiyle arasına mesafe koymuştu.
Ayakkabı sesleri duyuldu arkasından. Islak zeminde yankılanan sert adımlar… Tuhaf bir ritimle yaklaştı o ses. Eflal, başını yavaşça çevirdi. Beklediği isim değildi gelen.
Alaca.
Üzerindeki koyu renkli montun yakası kalkıktı. Gözlerinde ise alışık olduğu o yapay tebessümden eser yoktu. Onun yerine, gergin ve alaycı bir duruş vardı yüzünde.
“Güzel bir gündü, değil mi?” dedi Alaca, sesinde sanki bir bilmece gizliydi.
Eflal cevap vermedi. Defterini kapattı, çantasına koydu. Hazırdı gitmeye ama ayakları yerinden kıpırdamadı.
Alaca, bir adım daha attı. “Ama bazıları için daha da güzel geçmiş galiba.”
Eflal, gözlerini kaçırmadı. “Ne demek istiyorsun?”
Alaca’nın dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Bilmiyorum. Belki yağmurda dans etmekten bahsediyorumdur. Belki de… Kulaklara vişne takmaktan.”
Bir anlık bir boşluk doğdu aralarında. Sözlerin değil, sessizliğin hüküm sürdüğü o anlardan… Eflal, başını dik tuttu.
“Beni mi izliyorsun?” diye sordu düz bir sesle.
“Hayır.” Alaca gülümsedi, ama o gülüş keskin bir cam gibi göz kırpıyordu. “İzlemiyorum. Sadece… Gören bir çift gözüm var. Ve görünmeyi çok seven biri, ister istemez dikkat çeker.”
Eflal, yutkundu. Ama bu kez yutkunuşu zayıflıktan değil, öfkesini boğmaktandı. “Alaca, söylemek istediğin neyse açık söyle. Böyle dolanma etrafımda.”
Alaca'nın gülümsemesi silindi. Yüzündeki o buz gibi ifade, çok daha belirginleşti.
“Sadece şunu merak ediyorum,” dedi ağır bir tonla. “Senin gibi biri… Dün sesiyle bile yüzleşemeyen biri, bugün nasıl oluyor da gözleriyle sahneye çıkıyor?”
Eflal, kısa ama net bir gülüşle cevap verdi. “Ben ne yaşıyorsam, seninle ilgisi yok. Ve hissettiğim şeyleri senden onay alarak yaşamak zorunda değilim.”
Alaca’nın bakışları karardı. “Ama onun hayatında yer kaplıyorsan, bu beni ilgilendirir.”
“Hayır,” dedi Eflal sakince, “çünkü kimsenin hayatında seninle ilgili hiçbir şey yok, Alaca. Sanırım seni en çok yaralayan da bu.”
Sözler ağırdı. Keskin. Alaca, bir an öylece kaldı. Yutkundu ama kelimeler boğazına takılmıştı. Gözleri bir şeyler söylemek ister gibi titreşti, ama dili suskundu. Eflal çantasını omzuna atıp yürümeye başladı.
Arkasında yalnızca ince bir rüzgâr ve içine çöreklenen bir kıskançlık bırakarak…
Mehram ve Umay, okulun arka bahçesindeki banklardan birine oturmuş, dersin bitmesini bekliyorlardı. Sayra ve Aral ise not almak için uzaklaşmış, onları yalnız bırakmıştı. Etraflarında koşuşturan öğrencilerin gürültüsü azalmış, sessizliğin hâkim olduğu bu anın içinde, Umay, Mehram’a doğru hafifçe eğilerek bir şey sormak için derin bir nefes aldı.
"Mehram," dedi, sesi biraz titrek ama yine de kararlıydı, "O sesi buldun mu?" Bir an sessizlik oldu, Umay derin bir nefes aldı. "Ve sende o sese ait bir bileklik vardı… Vişne figürlü, hatırlıyor musun?"
Mehram, soruyu duyduğunda hafifçe irkildi ama yüzünde hiçbir değişiklik göstermemeye çalıştı. Gözlerini Umay'dan kaçırarak, rahat bir şekilde gülümsedi.
Umay’ın bakışlarını gördüğünde, ne kadar ısrarcı olduğunu fark etti. Hemen bu soruyu geçiştirmek istedi. Ama ne kadar saklamaya çalışsa da, gözlerinde belli belirsiz bir şeylerin ifadesini değiştirdi.
“Bazen, bazı şeyler biraz da tesadüflerle keşfedilir,” dedi, daha önceki gibi gülümsedi ama gözlerindeki anlam derinleşmişti. “Gerisi… Belki de zamanı vardır
Umay, Mehram’ın kaçamak cevabını duyunca içindeki endişeyi gizlemeye çalıştı. Gözleri birkaç saniye için boşluğa odaklandı, derin bir iç çekti. O sesin sahibini bulmasının, belki de bazı şeyleri değiştireceğinden korkuyordu. Ama bir yandan da, Mehram'ın bu sırrı çözüp çözmemesi gerektiği konusunda bir huzursuzluk vardı.
Bir an, Mehram’a her şeyi anlatmayı düşündü. Bu kadar gizemli olmaktan, sırlarını taşımanın onun üzerinde yarattığı baskıdan dolayı suçluluk hissetti. Ancak, sesin sahibinin kim olduğunu söylemek… Her şeyin bir anda değişmesine neden olabilirdi.
Umay, tam o an, bir şey söylemek için ağzını açtı, ama cümlesi boğazında takılı kaldı. İçindeki duygular bir anda ona ağır geldi. Hemen ardından, başını kaldırıp Mehram’a bakarak, başka bir şey sormaya karar verdi. "Peki," dedi, sesindeki titremeyi fark etmeden, "acaba bu ses... Eflal’e ait olabilir mi?"
Kalbi hızla çarpmaya başladı. Kelimeleri dile getirdikçe, vücudu biraz gerildi, derin bir nefes aldı. Umay, Mehram’a bakarken, sanki bir şeyin farkına varılacakmış gibi bir hisse kapıldı. Kalbinde duyduğu bu çarpıntı, her an hızla artıyordu.
Mehram, Umay'ın bu soruya nasıl bir tepki vereceğini merak ederek, gözlerini ona odakladı ama dışarıya yansıyan bir ifade vermemeye çalışıyordu.
Gözlerinde şaşkınlıkla karışık bir merak belirdi ama cevap vermedi. Dudakları kıpırdadı ama kelime çıkmadı. Umay o bakıştan korktu, hemen geri adım attı. “Boş ver,” dedi. “Saçma bir şey söyledim. Unut.”
Mehram gülümsedi ama bu, dudaklarının değil bakışlarının kıyısından geçen yorgun bir gülüşü. "Belki de o ses beni buldu. Ama henüz emin değilim "
Fakat onlar bu konuşmayı yaparken, birkaç adım ötede, sık dalların ardında biri daha vardı.
Alaca.
Çalıların gerisinde neredeyse nefesini tutarak dinliyordu. Duyduğu kelimeler zihninde yankılandı.
Vişne figürlü bileklik...
Eflal olabilir mi?
Ses...
Göz bebekleri büyüdü. Kalbi birden hızlandı. Elini ağzına götürdü, duyduğu şeye inanamıyordu. "Yok, artık..." diye fısıldadı kendi kendine.
Demek... Aradığı sesin sahibi Eflal'di . Ama bu ne demek oluyor? Mehram Eflal ’in sesine mi âşık olmuştu?
Şaşkınlıkla birkaç adım geriledi. Dallardan çıkan sesle Umay başını çevirdi ama kimseyi göremedi. Alaca ise çoktan sessizce uzaklaşıyordu. Yüzü öfkeyle gerilmişti. Kafasının içinde bir düşünce fırtınası dönüyordu.
Eflal...
Bu oyun henüz bitmemişti.
Koridor sessizdi. Okulun boş katlarından birinde yankılanan topuk sesleri, Alaca’nın sinirli adımlarıyla birleşiyordu. Gözleri Eflal’i tarıyordu. Ve onu, sınıf panosunun önünde yalnız başına bulduğunda hiç tereddüt etmeden üzerine yürüdü.
“Elindekini düşürdün galiba.” dedi Alaca, sesi sahte bir nezaketle doluydu.
“Ne?” dedi Eflal, bir adım geri çekilerek. “Ne diyorsun yine ne saçmalıyorsun?"
“Saklama!” dedi Alaca, iyice yaklaşarak. “Vişne figürlü bileklik senin değil mi?
Eflal ‘in kaşları çatıldı. Anlam veremediği bir suçlamayla sarsılmış gibiydi. “Bileklik mi? Neden bahsediyorsun sen? Sen mi aldın yoksa bilekliği?”
Alaca’nın gözleri büyüdü. “Ne demek ben mi aldım?” diye bağırdı, sesi çatlamıştı.
Alaca'nın sesi bu kez daha yüksek çıktı. “Yani o ses de sana ait, değil mi?”
Eflal’ ın gözleri büyüdü. Anlamlandıramadığı bir öfkenin ortasında kalmış gibiydi. “Ne sesinden bahsediyorsun sen?”
“Masum numarası yapma!” diye patladı
Eflal öfkeyle “Yeter!” dedi. “Ne biçim konuşuyorsun benimle!” "Yine hangi saçmalığın peşindesin" diyerek gitmek için arkası tam dönerken Alaca aniden Eflal ‘in kolundan tuttuğu anda
Şak!
Alaca’nın yanağına tokat inmişti.
Koridorda yankılanan sesle birlikte birkaç kapı aralandı. Alaca bir an geri sendeledi. Eflal gözlerini kısıp, dudaklarını sıktı.
Alaca öfkeyle "Ne yaptığını zannediyorsun “diyerek sendeleyen duruşunu düzeltti.
Eflal ,"Biri gelip durduk yere üzerime yürürse, bende geri adım atmam.”
Tam o anda, aralarına giren bir ses oldu:
“Eflal!”
Mehram, hızla yanlarına gelmişti. Durumu gördüğünde gözleri aniden Alaca’ya döndü. “Ne yaptığını sanıyorsun sen?”
“Senin ne yaptığını sormalı!” diye bağırdı Alaca.
Karşılıklı birkaç adım atıldı, sanki yumruklar havada asılı kalmış gibiydi.
Alaca çılgın gibi nefes alıyordu
Mehram bir an bile tereddüt etmeden Eflal ‘in elini tuttu. Herkesin önünde. Eflal şaşkınlıkla gözlerine baktı ama geri çekilmedi. Avuç içlerinin sıcaklığı, bütün o karmaşanın ortasında güven gibi hissedildi. Sıcak ama kararlı bir dokunuştu bu. Mehram "Yeter." dedi sadece.
Tüm koridor durmuş, izliyordu.
Eflal ‘in başı biraz önde, saçları gözlerinin önüne düşmüş, ama gözleri... Gözleri hâlâ meydan okur gibiydi. Mehram’ın avuç içindeki eli sıkıca duruyordu. Alaca ise darmadağın bir halde, birkaç adım geri çekildi.
Sayra, Aral ve Umay köşede kalmış, olan biteni izlemişti. Umay, gözlerini kısmıştı. Gözbebekleri titredi, yutkundu ama boğazına düğümlenen o burukluk geçmedi.
Mehram gözlerini etraftaki öğrencilere gezdirdi. "İzlemeyi bırakın," dedi. “Bu bir gösteri değil.”
Bir uğultu eşliğinde herkes uzaklaştı.
Eflal, hala elini bırakmayan Mehram’a döndü. “Ne yapıyorsun?”
“Yanındayım,” dedi Mehram basitçe. “Olmam gerekiyordu.
Ve birlikte uzaklaştılar. Göz göze gelmeden ama aynı ritimde yürüyerek... Sessizliğin içinde bile çok şey anlatan o adımlarla.
Eflal ve Mehram yan yana yürümeye başladığında, okul bahçesindeki tek fısıltı
— “Elini tuttu… Gördünüz mü?”
Umay, kalabalığın arasında kendini geriye doğru attı. Elini göğsüne bastırarak yürüdü, adımlarını hızlandırdı. Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki, bir an durursa ağlamaktan yere çökecek gibiydi. Kimseye görünmeden kızlar tuvaletine girdi. Kapıyı kapatır kapatmaz, sırtını duvara yasladı. Eli hâlâ göğsünde, derin derin nefes almaya çalışıyordu.
Gözlerinden bir damla süzüldü. Sonra bir diğeri. Sol eliyle lavabonun kenarını kavradı, sağ eliyle yüzünü kapadı. Ağlamam gerekiyordu. Başka türlü geçmeyecekti bu his.
Aynaya baktı. Gözleri doluydu, yanakları utanç ve acıyla kızarmış. "Neden?" dedi içinden, sesi çıkmasa da dudakları hareket etti. “Neden onun yanında böyle…”
Kapı açıldı o sırada. Umay panikle lavabonun yanındaki kabine girdi, sessizce kapattı. İçeriye iki kız girdi. Seslerinden tanıdı onları. Aynı sınıftandılar. Önce suyun sesi duyuldu, sonra kahkahalar.
“Gördün mü ya az önce Mehram’ı?”
“Yani… Ben böyle bir bakış görmedim. O el tutuş… Cidden bir şey var Eflal’le aralarında. O kız ne şanslı...
“Ve o çocuk… Karizma dediğin böyle olur. Bildiğin sahiplendi kızı! Efsaneydi…”
Umay ellerini ağzına kapattı. Boğuk bir hıçkırık dudaklarının arasından kaçtı. Kalbi sanki aynadaki kırık yansımasıydı artık. Duyduğu her cümle, daha derine battı içine. O çocuk… O ses… Ve o bileklik…
Kızlar kahkahalarla çıktı. Umay sessizce dışarı çıktı kabinden. Aynanın karşısına geçti. Yüzü solgundu, gözleri kıpkırmızı. Elini soğuk suyun altına koydu, sonra iki avucunu doldurup yüzüne çarptı. Bir, iki, üç… Gözyaşlarını dağıtmak ister gibiydi, ama acıyı silemedi.
Aynaya baktı yine. Bu kez daha uzun. Gözlerinin içindeki o kırgınlığı ilk kez bu kadar net gördü.
Kalbindeki sızı geçmiyordu. Daha kötüsü, bu sızının sebebini gizlemek zorundaydı.
Umay aynadan son kez kendine baktı. Yüzünü defalarca yıkamıştı ama gözlerinin kızarıklığı geçmemişti. Kalbindeki ağırlık yüzüne sinmişti sanki. Yanaklarında solgunluk, bakışlarında uzaklık… Derin bir nefes aldı. Titreyen parmaklarıyla saçlarını düzeltti. Gözyaşlarının izlerini silmeye çalıştı. Kimseye belli etmemeliydi. Hiçbir şey olmamış gibi davranmalıydı.
Koridora çıktığında güneşli pencere camları gözünü aldı. İnsan sesleri, ayak sesleri arasında başı biraz döndü. Kalabalığa karışmadan kenardan yürümeye başladı. Tam sınıf kapısına yaklaşırken karşıdan Sayra çıktı. Onun gelişini fark edince bir an durdu, ama kaçmak için çok geçti.
Sayra’nın yüzünde hafif bir gülümseme vardı, ama Umay’ın halini görünce ifadesi hemen ciddileşti.
“Umay… Ne oldu sana?” dedi, dikkatle bakarak. “Bu ne hâl böyle?”
Umay başını hafif eğdi, gözlerini kaçırdı. Dudaklarını birbirine bastırdı, sonra zar zor bir tebessümle, “Midem kötü... Sanırım bir şey dokundu,” dedi, sesi biraz boğuk, biraz yutkunarak.
Sayra gözlerini kısarak baktı ona. “Sen iyi değilsin. Rengin atmış. İstersen revir—”
“Yok, yok,” diye araya girdi Umay, daha ısrar etmemesi için. “Biraz hava alsam geçer zaten.
Sayra bir adım yaklaştı, elini Umay’ın koluna koydu. “Tamam… Ama tek başına gitme. Yanında ben olayım en azından.”
Umay, gözlerinde biriken yaşları zor tuttu. Sayra’nın o yumuşacık dokunuşu, içindeki fırtınayı daha da acıttı. Başını salladı sadece. “Teşekkür ederim,” dedi kısık bir sesle.
Sayra onu biraz daha izledi, bir şeylerin ters olduğunu hissediyordu. Ama Umay bir adım geri çekildiğinde, onun sınırına saygı gösterdi. “Tamam. Ama ne zaman istersen konuşabiliriz, biliyorsun değil mi?”
Umay başını tekrar salladı.
Sonra kalabalığın arasına karışmadan geri döndü. Bahçeye çıkmadan önce bir kez daha okulun duvarlarına baktı. Sanki boğuluyordu o an. Gözlerini sıkıca kapattı. Sonra omuzlarına bir hüzün yüklendiği hâliyle yürümeye başladı. Derse girmeden, kimseye görünmeden okuldan çıktı.
Güneş parlaktı ama Umay’ın içi karanlıktı.
Umay, okul kapısından adımını attığında, ardında bıraktığı duvarlar ona bir yük gibi geliyordu. Her şey çok hızlı olmuştu; Mehram’ın Eflal’e olan bakışları, Eflal ‘in saf ve masum gülüşü, bunlar hepsi onun kafasında dönüp duruyordu. Zihni bir çark gibi çalışıyor, bir türlü duraklamıyordu. Ve her geçen saniye, o sırada hissettiği karmaşık duygular daha da yoğunlaşıyordu. Ne olduğunu anlamadan kendini bir girdabın içinde bulmuştu.
Bilekliğin, Mehram’ın gözlerinde gördüğü o özel bakışların ve Eflal ‘in sessizce yanına yaklaşmasının anı, içini daha da kasvetli bir havaya bürüyordu. Öğle arası, akşam dersleri… Hepsi geçip gitmişti. Ama bir şey vardı ki, Umay ne kadar sabırlı olmaya çalışsa da, kalbinin bir köşesinde o içsel boşluğu hissetmekten kurtulamıyordu.
Kadınlar sokağının köşesine geldiğinde, adımlarını hızlandırarak ilerledi. Birkaç adım sonra, zihninin karmaşasından uzaklaşmayı umut ederek, bir banka doğru yöneldi. Bankın köşesinde oturdu, ellerini cebine sokarak gözlerini kapadı. Birkaç saniye boyunca derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştı. Ama bir türlü başaramıyordu.
Yavaşça kafasını kaldırdı ve etrafına bakındı. Sessizlik vardı. Dışarıdaki dünyayla arasındaki bağlantı kaybolmuş gibiydi. Zihninde hâlâ aynı sorular dönüyordu. “Mehram gerçekten Eflal’i mi seviyor? Ya da belki de...?” Ama ne olursa olsun, bir gerçek vardı: Umay, o sessiz duygularla baş başa kalmaya başladığında, bir şekilde yalnız hissediyordu.
Gözleri uzaklara daldı. Kimse yoktu. Ya da belki de bu yalnızlık, kimseyle paylaşamamanın verdiği bir hüsran, bir içsel boşluk hissiydi. Adeta kaybolmuştu. Kendi iç dünyasında, düşüncelerinin içinde sıkışmıştı.
Birkaç dakika sonra, başını arkaya yaslayarak gözlerini kapadı. Derin bir nefes aldı, ancak o an, sanki her şeyin üzerine düşen bir gölge gibi kararmıştı. Yağmur başlasaydı, belki de ağlamasına eşlik ederdi, diye geçirdi içinden.
O anda bir çığlık duymadı. Sadece soğuk bir rüzgâr hissetti. Hayatın hızla geçişini hissetti ama hep bir eksiklik vardı. Bir an durdu, derin bir iç çekişi ağzına geldi, ama bir türlü bunu dışarıya çıkaramadı. Bu sessizlikte kayboldu, yalnız kaldı.
Ve o an anladı, hayatın ne kadar da hızlı geçebileceğini; ne kadar başkalarının duygularıyla karmaşıklaşan bir hayatta kaybolabileceğini. Fakat yine de umutsuz bir şekilde, her şeyin içinde kendi yerini bulmaya çalışıyordu.
Tam o an, parkın köşesinden biri göründü. Umay, gözlerini kısmadan bakınca, Alaca’yı fark etti. Siyah paltosunun yakasını kaldırmış, etrafı dikkatle süzüyordu. Adımlarını yavaşlatmıştı; sanki biriyle buluşmaya gelmiş gibiydi.
Umay, oturduğu bankta biraz daha geriye yaslandı, varlığını fark ettirmemeye çalışarak göz ucuyla Alaca’yı izlemeye başladı. Kalbi, nedenini bilmediği bir tedirginlikle atıyordu.
Birkaç saniye sonra, parkın diğer ucundan, tanıdık gelen o uğultuyla birlikte siyah bir motosiklet göründü. Aynı o gün okula gelen… Mehram’ı uzaktan süzüp sessizce uzaklaşan motosikletti bu. Umay’ın yüreği hafifçe sızladı. Bu adam kimdi?
Alaca, motosikletin geldiğini görünce hızlıca doğruldu ve çevresine son kez bakarak adamın yanına yürüdü. Kasklı adam, motorunun üzerinden inmeye bile zahmet etmeden, Alaca’ya doğru eğildi. İkili arasında fısıltıya benzer kısa bir konuşma geçti. Umay, dudaklarını okuyamıyordu ama Alaca’nın yüzündeki gerginlik açıkça seçiliyordu. Bir dosya ya da zarf gibi bir şey el değiştirdi sanki.
Umay, tüm bu sahneyi gözleriyle takip ederken, içini garip bir ürperti kapladı. Alaca’nın bu gizemli adamla ne işi olabilirdi? Neden bu kadar gizliydi bu buluşma?
O sırada motosikletli adam gazı açtı ve parkın diğer ucundan, neredeyse görünmez bir hızla uzaklaştı. Alaca ise olduğu yerde bir süre durdu, sonra ellerini cebine sokarak yavaşça yürümeye başladı.
Umay, başını eğdi. Gördüklerini düşünüyordu. İçinde bir şeyler kıpırdamaya başlamıştı; yalnızlıkla başlayan o gün, şimdi yerini açıklanamayan bir huzursuzluğa bırakmıştı. Belki de yalnız olan sadece kendisi değildi. Belki herkesin karanlıkta kalan bir yanı vardı.
Umay tam yerinden kalkacakken, Alaca onu fark etti. Gözlerinde tanıdık bir edepsizlik, dudaklarında o küçümseyici gülümseme… Sanki bu anı özellikle kollamış gibiydi. Gölge gibi sessizce yaklaştı, Umay’ın oturduğu banka yerleşti.
"Hayırdır Umay? Bu yalnızlığın sebebi ne acaba?" dedi, sesi fazlasıyla keyifliydi.
Umay gözlerini devirdi. "Rahat bırak beni. Zırvalamalarını dinleyemem şu an."
Tam kalkacakken Alaca kolundan yakaladı.
"Neden bu kadar rahatsızsın benden? Beni ne kadar tanıyorsun ki bu kadar uzak duruyorsun?"
Umay yavaşça döndü. Gözleri sertti, sesi neredeyse fısıltıya yakındı.
"Sen tam bir psikopatsın. Seni tanımamak mümkün değil. Uzak dur benden. Aynı zamanda Mehram’dan da."
Alaca'nın kaşları kalktı, dudaklarında alaycı bir kıvrım belirdi.
"Vay canına… Mehram senin için bayağı önemli olmalı. Eflal ’den uzak dur demediğine göre… Senin için pek önemi yok galiba?"
Umay bu lafı duyunca gözlerini devirdi. "Tam bir saçmalık."
Kalkmak üzereyken Alaca bir kez daha kolunu tuttu. Bu sefer sesi daha yavaştı, ama içinde bir tehdit gizliydi.
"Eflal ‘in sahnede şarkı söylediği gün… Seni müzik salonunun kapısından bakarken gördüm. Ne hikmetse, Mehram yaklaşırken bir anda bayıldın. Ne oldu o an, ha? Neden?"
Umay dondu kaldı. Gözleri bir anda büyüdü. O an… Kimseye söylemediği, hatta kendine bile itiraf edemediği o his…
"Ben o gün iyi değildim… Cümleyi nereye götürmeye çalışıyorsun Alaca?" dedi, sesi hafif titriyordu. "Bu saçmalıkların… Az önceki tuhaf motosikletli adamla konuşman kadar saçma ve aptalca. Yine neyin peşindesin bilmiyorum ama… Seninle hiçbir ilgim yok. Kafana göre kurma hikâyeler."
Alaca'nın gözleri küçüldü ama bir şey söylemedi. Umay, parmağını yüzüne doğru uzatarak sertçe konuştu:
"Bizden uzak dur. Kimsenin hayatını mahvetme. Kendine başka oyun alanı bul."
Umay uzaklaşırken adımlarını hızlandırdı ama kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Alaca’nın söyledikleri, özellikle "Mehram yaklaşırken bayıldın" cümlesi… Onu fazlasıyla tedirgin etmişti. Acaba… Gerçekten hissettiklerini anlamış olabilir miydi? Ya da sadece oyun mu oynuyordu?
Umay, Alaca’yı anlamamış ama Alaca, Umay’ı çözüp çözüp sustuğu için Umay iyice huzursuz olmuştu. Çünkü Alaca sadece insanları korkutmaz, içlerine dokunacak laflar eder. Babasından kalan tek şey budur: “İnsanların zayıf noktalarını gör.”
Ama bir şeyi biliyordu: Alaca tehlikeliydi. Hem başkaları için… Hem de saklamaya çalıştığı duygular için.
Ders zili çaldığında sınıfın kapısı birbiri ardına açıldı. Öğrenciler grup avluya dağılırken, Mehram, Aral ve Sayra da sessiz bir şekilde bahçeye yürüdüler. Hava güneşliydi ama rüzgârda hafif bir huzursuzluk vardı, sanki gökyüzü bir şeyleri sezmişti.
Sayra gözlerini etrafta gezdirdi, yüzünde hafif bir endişe vardı.
"Umay yok... Sabahtan beri ortalarda görünmüyor," dedi, kaşlarını çatarak.
Mehram durdu. “Derste de yoktu. Sabah hiç karşılaşmadım.
Sayra başını iki yana salladı. "Derse girmedi. Sabah koridorda gördüm ama… İyi değildi. Rengi soluktu, midesi kötüydü sanırım."
Mehram kaşlarını çattı, cebinden telefonunu çıkarıp Umay’ı aradı. Birkaç çalmanın ardından ekranın sessizliğe bürünmesi onu daha da huzursuz etti.
"Açmıyor…" dedi düşük sesle.
Aral, çimenlere otururken gülümsedi.
"Belki de bizim gibi dersi kırıp gizli gizli gofret yiyordur."
Sayra kaşlarını kaldırdı. "Umay ve dersi kırmak? Aral, bu cümleyi söylerken kendin bile inanmadın fark ettin mi?"
Aral kahkahayı bastı. "Hayal gücüm çok geniş, ne yapayım. Belki gizli bir ajan.
“Ya da bizim bilmediğimiz gizli bir kulübü vardır. Sessizce ayrılıp orada meditasyon yapıyordur. Mumlar, tılsımlar, gizemli sözler...”
Sayra ona dönerek gözlerini kıstı. “Bir gün senin kafanın içine girip bakmak istiyorum. Korkunç bir lunaparkla karşılaşacağımı biliyorum ama olsun.”
Aral keyifle kıkırdadı. “Biletleri önceden al, sıra oluyor.”
Tam o anda yan taraftaki yoldan gelen Eflal, sessiz adımlarla bankın kenarına ilişti. Yüzü sakindi ama gözlerinde gizli bir yorgunluk vardı.
Eflal sessizce bankın kenarına ilişti.
"Ben ajan kısmını kaçırdım ama gofret kısmına varım."
Üçü birden Eflal’e döndü. Mehram hafif gülümsedi.
"Hoş geldin, Vişne Kraliçesi."
Aral abartılı bir şekilde elini kalbine koydu. "Ve işte... Tahtına geri döndü.
“Vişne Kraliçesi mi? Ooo, bu çok... Sıra dışı bir yakıştırma.”
Yüzünde yarı şaşkın, yarı meraklı bir gülümseme belirdi.
“Bunun özel bir anlamı mı var, yoksa tatlı sevenlere mi veriliyor bu unvan?”
Mehram gözlerini Eflal’e çevirdi. Bakışları hafif, ama belli belirsiz bir derinlik taşıyordu.
“Var,” dedi kısa bir sessizlikten sonra.
“Bir anlamı var... Ama bir de zamanı var.”
Eflal başını hafifçe öne eğdi, yanaklarına yayılmaya başlayan o tanıdık sıcaklığı gizlemek ister gibi gözlerini uzaklara çevirdi. Parmakları dizinin üzerindeki kumaşı oyalamaya başladı.
Aral anında atladı, sesi dalga geçer gibi ama içinde merak da gizliydi:
“Yine Mehram ve kaçamak cümleleri.
Sayra kıkırdadı.
“İyi de Eflal de buradayken biraz açsanız ya konuyu. Hani Vişne Kraliçesi, anlamı, zamanı falan… Biraz net olun, biz de hikâyeye ortak olalım.”
Mehram gülümsedi ama bu sefer gözlerini kaçırdı.
“Bazı hikâyeler... Sadece doğru anda anlatılır.”
Eflal gülümsedi. “O zaman ben vişneleri, siz de şakaları olgunlaştırın.”
Sayra kahkaha attı. “Bu cümle tarihe geçer. Mezuniyet yıllığına yazalım.”
Eflal dudaklarının ucuyla belli belirsiz gülümsedi. O sırada rüzgâr bir tutam saçını yüzüne savurdu. Eliyle hafifçe toparladı, ama o an bakışları Mehram'ın bakışlarıyla kesişti. Birkaç saniyeliğine sessizlik oldu.
Aral yine bozamayan o romantik havayı bozmak için devreye girdi.
“Benim de lakabım vardı ilkokulda: Muz Kralı.”
Üçü birden Aral’a döndü.
Sayra sırıtarak sordu: “Neden acaba?”
Aral gözlerini kıstı, ciddi bir ses tonuyla:
“Çünkü tüm teneffüslerde muz yerdim. Ciddi söylüyorum, tarih beni böyle yazacak.”
Kahkahalar bahçede yankılandı. Ama içlerinden biri hâlâ hafifçe kızarmış yanaklarla gülümsüyordu. Eflal…
Sayra Eflal’e eğilerek fısıltıyla, "Sen Umay’ı gördün mü bugün?" diye sordu.
Eflal başını iki yana salladı. "Hayır. Dünden beri pek konuşmadık."
Sessizlik kısa bir an sürdü. Aral, ortamı toparlamak ister gibi kolunu Sayra’nın omzuna attı.
"Bakın, siz Umay’ı düşünün, ben de gofretleri düşüneyim. Denge önemli."
Sayra onu dirseğiyle dürttü. "Bir gün seninle ciddi bir konu konuşacağım ve sen o gün de şaka yaparsan... Seni okulun arkasında toprağa gömerim."
Aral kahkahayla eğildi.
"Acaba benimle ciddi konuşacağın şey ne merak ettim yahu"
Sayra gözlerini devirir" hala ciddi değilsin "
Kahkahaların arasında yalnızca Mehram gülmüyordu. Gözleri hâlâ boş bir noktaya dalmıştı. Sessizce tekrar telefonunu açtı. Umay’ın adı bir kez daha ekranda belirdi. Bu sefer sadece bir kere çaldı ve ardından direkt meşgule düştü.
Bu sefer daha derin bir huzursuzluk çöktü içine. Umay, gerçekten iyi değil miydi? Yoksa… Bir şey mi olmuştu?
Sayra, sessizce fısıldadı Mehram’a.
“Bence yalnız kalmak istiyor. Bazen insan sadece... Sessizliğe ihtiyaç duyar.”
Mehram cevap vermedi. Sadece başını eğdi.
Bahçenin biraz ilerisindeki çınar ağacının gölgesine yaslanmıştı Alaca. Gözlerini kısmış, kalabalığın içinden yalnızca bir grubu izliyordu.
Eflal…
Ona göre sahte bir gülümsemeydi yüzündeki. Abartılı bir utangaçlık, masumiyet rolü.
Yanında Sayra, Aral ve...
Mehram.
Alaca'nın dudaklarının kenarı küçümseyici bir kıvrımla büküldü.
Yine o bakış... Mehram’ın gözleri hep onda. Ne zaman sussa, ne zaman gözlerini kaçırsa… Yine onda.
Sayra’nın kahkahası, Aral’ın şakaları ve Eflal ‘in mahcup tebessümü hepsi tek tek sinirine dokunuyordu.
Birkaç adım geri çekildi, ama gözlerini ayırmadı gruptan.
Bir adım geriye çekildi ama gözleri kalakaldı orada. Eflal ‘in yüzünde öyle bir ışık vardı ki… İçini kemirdi.
O gülümsemeyi ben hiç görmedim. Bana hiç öyle bakmadı. Oysa ben...
İç çekti. Ne kadar sustuğunu, ne kadar bastırdığını düşündü.
Mehram’ın gözleri hep Eflal’deydi.
O gözleri ben de tanıyorum. Ama bana hiç öyle bakmadı. Belki de bakamayacak.
Yutkundu.
Kıskanmak mıydı bu?
Hayır… Ya da evet.
Ama daha çok... İncinmişti.
Ben neydim onun için? Bir yabancı mı? Bir gölge mi?
Vişne Kraliçesi lafı çalındı kulağına.
Sayra hayretle tekrar ettiğinde, Mehram gülümsedi.
Ve Eflal… Gözlerini kaçırdı, utanarak başka yöne baktı. Alaca’nın kalbi sızladı.
Benimle hiç utandığı bir anı olmadı. Benimle hiç bu kadar… Gerçek olmadı.
Kafasını eğdi. Eflal ‘in sesi geldi aklına gün, müzik salonundaki yankısı hâlâ kulaklarındaydı. Bir an gözlerini kapadı. Sonra kendi kendine fısıldadı:
“Keşke... Biraz daha geç tanısaydım seni. Ya da hiç tanımasaydım belki. Ama şimdi… Bu bakışlardan kaçmak zor. Sana kızamıyorum Eflal… Çünkü sana kıyamıyorum.”
Bir süre daha izledi onları. Sonra hiç kimse duymamış gibi, kendi iç sesiyle gülümsedi. Sadece… Bir gün… Bana da dönüp bakmanı isterdim. Ve oradan yavaşça uzaklaştı. Kimseye görünmeden, kimseye değmeden. Sadece sessiz bir gölge gibi.
Bu bölüme bayılacaksınız 😍 Duyguların hepsi sular seller gibi 🙃 Hangi sahneye bayıldınız ya da en çok sizi sinirlendiren ne oldu? Hangi karakter ideoliniz oldu? Merak içinde yorumlarınızı bekliyorum. Burada mısınız?