BÖLÜM 14: YANKI "En çok susanlar, en çok yankı bırakır."
25 Temmuz 2026
Merhaba canlar! 🤍
Yeni bölüm sonunda yayında! Öncelikle her bölümde yanımda olduğunuz, okuduğunuz, yorumlarınızla bana güç verdiğiniz için hepinize gönülden teşekkür ederim. 💛
Bu bölümde taşlar biraz daha yerinden oynuyor, bazı sorular cevap bulurken yenileri de ortaya çıkıyor. Bakalım bu kez domino taşları tek tek yerine mi oturacak, yoksa hepsi bir anda mı yıkılacak? 👀
Bölümü okuduktan sonra düşüncelerinizi benimle paylaşmayı unutmayın. Yorumlarınızı okumak en az yazmak kadar heyecan veriyor. Keyifli okumalar! 🖤🍒
BÖLÜM 14: YANKI
"En çok susanlar, en çok yankı bırakır."
Bahçenin nemli toprağından yükselen koku, geceyi ağırlaştırıyor, uzaktaki bir köpek havlaması bu sessizliği kesiyordu.
İki adam, aralarındaki mesafeyi koruyarak duruyordu.
Birinin omuzlarında yılların yorgunluğu, diğerinin bakışlarında gençliğin ama aynı zamanda savaşların bıraktığı gölgeler vardı.
Alparslan, sigarasının ucundaki koru izledi bir süre.
Sonra, sesi rüzgârın arasına karışarak konuştu:
> “Biliyor musun Mehram… Bazı hayatlar doğarken mühürlenir.
Hangi yoldan gidersen git, sonunda o mühür karşına çıkar.
Benimki de öyleydi. Babamın suskunluğu, annemin yokluğu…
İnsan bazen çocukluğunu gömleğinin içinde taşır, kirlenmesin diye… Ama büyüdükçe fark edersin, o gömlek zaten çoktan yırtılmıştır.”
Mehram, gözlerini kaçırmadan dinliyordu.
Bu sözlerin içinde sadece geçmişin değil, yaklaşan bir vedanın kokusu vardı.
> “Sana bir şey söyleyeyim,” dedi Alparslan, sesini biraz alçaltarak,
“Güven… Sandığın kadar masum bir kelime değildir.
Yanlış insana verdiğinde, boynuna geçirilmiş ince bir tel olur.
Sıkmaz, hemen hissettirmez… Ama zamanı gelince keser nefesini.
Ben bu teli yıllarca boynumda taşıdım.”
Rüzgâr, kuru yaprakları ayaklarının önünden sürükledi.
Alparslan, yere düşen yaprağı ezmeden geçti; gözleri derin ve kararlıydı.
> “Mehram… Birini korumaya karar verdiğinde, onu yarım bırakma.
Çünkü yarım kalan koruma, bir ihanettir.
Ben çok yarım bıraktım… Bu yüzden bazı geceler hâlâ uyuyamam.”
Mehram’ın boğazı düğümlendi.
> “Peki… Ya korumak için kendinden vazgeçmek gerekirse?” diye sordu, sesi titrek ama meydan okuyan bir tonda.
Alparslan başını kaldırdı, yıldızsız göğe baktı.
> “O zaman,” dedi ağır ağır,
“kendini mezara değil, hafızalara göm.
Çünkü bazen, küllerinden doğan sadece Anka kuşu değildir… Bazen bir adam da, yok oluşuyla yeniden var olur.”
Sessizlik, konuşmalarının etrafında bir çember gibi kapandı.
İki adam, konuşmanın bitmiş olduğunu biliyordu ama anlamı daha yeni yerleşmeye başlamıştı.
“Biliyor musun, çocukken evimizin önünde bir dut ağacı vardı,” diye başladı.
“Gövdesi yamuk, dalları kimsesizdi… Ama her yaz, başka hiçbir ağacın vermediği kadar tatlı meyve verirdi.
Babam derdi ki, ‘Toprağın iyi olmasına gerek yok, kökü derine inebiliyorsa yaşar.’
O zaman anlamamıştım… İnsan da öyleymiş.”
Bir an sustu, gözlerini karanlığa dikti. Mehram cevap veremedi, boğazına bir şey düğümlenmişti.
Alparslan, yavaşça ona yaklaşıp omzuna dokundu.
“Şunu bil…” dedi, sesi bu kez titriyordu.
“Kanımdan değilsin ama hayatımın en doğru kararı sen oldun.
Ve… Nereye gidersem gideyim, kalbimin en sağlam yeri senin adınla atacak.”
Sonra elini çekti, arkasını dönüp yürüdü.
Ay ışığı, adımlarını takip ediyordu…
Alparslan, biraz sustuktan sonra gözlerini yere indirdi. Parmak uçları cebinde bir şey yoklarmış gibi oynarken, aniden başını kaldırdı.
— Hadi gel, dedi alçak bir sesle. Babanın sana bıraktığı bir kaset var… Onu görmen gerek.
Bahçeden binaya doğru yürüdüler. Adımlarının altında ezilen kuru yaprakların çıtırtısı, rüzgârın taşıdığı hafif bir uğultuya karışıyordu. Koridorlar sessizdi; yalnızca uzaktan gelen eski bir duvar saatinin tıkırtısı duyuluyordu. Alparslan, anahtarı cebinden çıkarıp ağır kapıyı açtı.
Odaya adım atar atmaz, loş ışıkta toz zerreleri yavaşça süzülüyordu. Pencereden sızan solgun gün ışığı, rafta dizili eski dosyaların, sararmış kâğıtların üzerine titrek lekeler düşürüyordu. Masanın köşesinde, köhne bir teybin yanında, siyah bir kaset duruyordu; üzerine titrek bir yazıyla yalnızca bir kelime yazılmıştı: "Oğluma".
Alparslan kaseti avuçlarına aldı, parmaklarıyla üzerindeki tozu sildi. Sanki o küçük plastik parça, yılların ağırlığını taşıyordu. Teybin kapağını açtı, kaseti yerine yerleştirdi.
Teybin düğmesine basıldığında hafif bir cızırtı duyuldu; ardından tanıdık, ama uzun zamandır unutulmuş bir ses odanın içinde yankılandı.
> "Oğlum… Eğer bu sesi duyuyorsan, demek ki ben yanında değilim. Sana bırakabileceğim en değerli şey, gerçeği öğrenme hakkın… Ve bil ki, seni düşündüğüm her an kalbim daha ağır çarpıyordu. Bir gün Grîhata gel. Orada seni bekleyen bir şey var. Bu yalnızca bir davet değil, yarım kalmış bir hikâyenin kapısı… Seni seviyorum, oğlum. Ne olursa olsun."
Ses sustuğunda, odada yalnızca teybin mekanizmasının boş dönme sesi kaldı. Alparslan, başını hafifçe eğerek Mehram’a baktı. Onun bakışlarında, babasını hiç tanımamış birinin acısı ve o sesi bir daha asla duyamayacak olmanın sızısı vardı.
> "Bazen, en büyük miras, geride bırakılan kelimelerdir." dedi Alparslan, neredeyse fısıldar gibi.
Oda karanlık değildi ama sessizlik, karanlık kadar ağırdı. Kasetin dönmesi bitmişti; geriye sadece ince bir tık sesi ve babasının sesinin bıraktığı yankı kalmıştı.
Mehram, parmaklarını masanın kenarına vurdu. “Grihata...” diye mırıldandı içinden. Kelime dudaklarının arasında yabancı bir misafir gibiydi, ama kalbinde bir yer bulmuştu.
Burası bir yer değil sadece. Burası bir çağrı. Bana bırakılmış tek miras. Belki de hayatımın en doğru ya da en tehlikeli adımı olacak. Ama korkmak bana yakışmaz. Bana emanet edilen şeyi tamamlamak, babamın bana bıraktığı görevi onurlandırmak zorundayım.
Bir an gözleri kapandı, kasetten gelen o ilk “Oğlum” sözcüğü zihninde yeniden çınladı. “Sana gelmek istedim, hep...”
O sırada kapı hafifçe aralandı. Eflal, başını içeri uzattı.
“Rahatsız etmiyorum, değil mi?” dedi alçak bir sesle.
Mehram, hafif bir gülümseme ile başını salladı. “Hayır... Gel.”
Eflal içeri adım attığında, odanın havasındaki ağırlığı hissetti. “Az önce konuşmuyordun... Düşüncelere dalmış gibisin.”
“Bazen... Bazı şeyler insanın içine oturur,” dedi Mehram, gözlerini ondan ayırmadan. “Ve çıkması uzun sürer.”
Eflal, hafifçe gülümsedi. “Senin içine oturan şeyler biraz dağ gibi duruyor.”
Mehram ona yaklaştı. Gözleri, sanki kelimelerden daha çok şey anlatıyordu. “Ve sen... O dağın tepesinde duran tek çiçeksin.”
Eflal utangaç bir kahkaha attı, bakışlarını kaçırdı. “Böyle laflar edince... İnsan ne diyeceğini bilemiyor.”
“Hiçbir şey deme,” dedi Mehram yavaşça. “Sadece burada ol.”
Tam o anda kapı tıklatılmadan açıldı. Mehram’ın annesi elinde bir tepsiyle içeri girdi. Üzerinde buğusu tüten bir bardak vişne suyu vardı.
“İkinize de bir şey getirdim,” dedi gülümseyerek. “Soğuk iyi gelir.”
Eflal’ın gözleri bardağa takıldı. Vişne suyu... Bir an odanın havası değişti. Gözleri, farkında olmadan uzaklara daldı.
Bir yaz günü geldi aklına—bahçede, annesinin gülüşü, büyükannesinin mutfaktan uzattığı taze vişne şerbeti... Küçükken, her yudumda dudaklarının kenarında kalan o ekşi-tatlı his. Annesinin “Vişne Kraliçem benim” deyişi. O an, annesinin ellerinin sıcaklığı geldi aklına, kokusu, sesi...
Eflal, hafifçe gülümsedi ama gözleri nemlenmişti. Bardaktan bir yudum aldı, içindeki ekşiliğe karışan o eski günlerin tadını yutkundu.
Mehram, onun yüzündeki değişimi sessizce izledi. “Ne oldu?” diye sordu.
Eflal, bardağı masaya koydu. “Bazen... Bir yudum, yılları geri getirir.”
Odanın içi loştu; tek ışık, tavandaki eski lambadan değil, masa üzerinde yanan yeşil başlıklı bir çalışma lambasından geliyordu. Duvarda sigara dumanının bıraktığı sarı lekeler, ağır bir geçmişin izlerini taşıyordu. Sessiz Baba, pencerenin önünde, elleri arkasında bağlı, sırtını Alaca’ya dönmüş halde duruyordu. Dışarıdan yağmurun ağır damlaları cama vuruyor, içerideki sessizliği parçalayan tek ses bu oluyordu.
Adımlarını ağırlaştırarak yaklaştı Alaca. İçinde fırtına kopuyordu ama yüzündeki ifade donuktu; yalnızca gözleri, kırmızıya çalan bir kararlılıkla parlıyordu.
Sessiz Baba, yavaşça dönüp baktı. Dudaklarının kenarında küçümseyen bir gülümseme belirdi.
Sessiz Baba: “Bugün… Bu iş bitecek. Mehram ve o kız… İkisi de… Nefes almayacak. Bana bahane getirme, Alaca.”
Alaca, bir an başını eğdi, hiçbir şey söylemedi. Sessizlik gerildi, ta ki dudaklarından ağır, keskin bir nefes çıkana kadar.
Alaca: “Baba… (sesi titrek ama öfke dolu) Bana hep doğruyu söylediğini sandım. Ama senin gerçeğin yalanlarla örülmüş.”
Sessiz Baba’nın kaşları çatıldı.
Sessiz Baba: “Seni kandırıyorlar. Asıl onlar ihanet etti. Sana ne anlattılarsa hepsi—”
Alaca (sert, sözünü keserek): “Yeter!” (çantadan kalın bir dosya çıkarır) “İhanetin kimin kanında olduğunu biliyorum. Hepsi burada.”
Masaya dosyayı bırakır. Kapak aralandığında içinden fotoğraflar, kod yazılı kâğıtlar, siyah-beyaz kamera görüntüleri yere saçılır. Bir fotoğrafta Sessiz Baba’nın yıllar önce gizli bir anlaşmada el sıkıştığı görülmektedir.
Sessiz Baba’nın yüzündeki güven maskesi çatlar. Nefesi hızlanır ama hâlâ sesini yükseltmez.
Sessiz Baba: “Bu... Montaj. O çocuklar sana oyun oynuyor. Seni kandırıyorlar, Alaca. Sana gösterdikleri her şey, seni kendi taraflarına çekmek için.”
Alaca (gözleri yanarak): “Beni kandırdın. Annemi… Kendi ellerinle ölüme gönderdin. Ve hâlâ sana baba dememi bekliyorsun.”
Bir anda odanın köşelerinden adamlar belirir. Siyah giyimli, susturuculu silahlar Alaca’ya doğrultulmuştur. Gerginlik boğucu bir hal alır. Alaca’nın kulağındaki minik cihazdan hafif bir cızırtıyla Elçi’nin sesi duyulur:
Elçi (kulaklıktan, sakin ama kararlı): “Alaca, paniğe kapılma. Güvendesin”
Elçi’nin sesi, bir emir kadar net, bir dostun sesi kadar sakin gelmişti.
Alaca hafifçe başını kaldırır, yüzünde korku emaresi yoktur.
Alaca “Beni burada vurabilirsin. Ama bil ki… Buradan çıkarsam, senin oğlun olarak değil… Düşmanın olarak çıkacağım. Grihat için bu an, tarihe kazınacak. Ve tek bir işaretimle burayı haritadan silecekler… Emin ol.”
Sessiz Baba’nın gözleri büyür. Yüzüne gölge gibi bir korku düşer. Alaca, bir adım geri çekilir. Kapının eşiğine geldiğinde, son kez bakar:
Alaca sert ve öfkeli bir bakışla bir adım öne geçerek;
“Bu bakış… Seni son görüşüm olabilir. Ama son duyuşun… Benim adım olacak.”
Kapı açılır, dışarıda yağmur sesi bir anda çoğalır. Koridorun karanlığına doğru yürürken, pencereden uzakta beliren gölgeler, Grihat ‘ın gizli korumalarıdır. Silahlar hâlâ doğrultuludur ama hiçbiri tetiğe basmaz.
Alaca, başını bile çevirmeden uzaklaşır. Arkasında, Sessiz Baba’nın suskunluğu ve parçalanan gururu kalır.
Okulun salonu baştan başa ışıklarla donatılmıştı. Tavandan sarkan şeffaf kristaller, sahneye vuran ışıklarla birlikte sanki minik gökyüzü parçacıklarıymış gibi titreşiyordu. Arka fonda hafif bir müzik çalıyor, öğrenciler koridorlarda telaşla koşuşturuyordu. Gelinlik beyazına yakın tonlar, gece mavisinin asaleti ve gümüş ışıltılar… Herkes en güzel kıyafetini giymiş, en özel gülüşünü takınmıştı.
Eflal, kulisin köşesinde aynanın karşısında oturuyordu. Işığın yumuşak sarılığı yüzüne vuruyor, yanağındaki hafif pembe allık daha belirginleşiyordu. İnce dalgalar halinde omuzlarına dökülen saçları, başının sağ yanında küçük bir gümüş tokayla sabitlenmişti. Elbisesi, gövdesinde ince ince işlenmiş gümüş işlemelerle başlıyordu; belinden aşağıya dökülen ipek kumaş ise her adımda sessizce dalgalanıyordu. Boynundaki minik vişne figürlü narin kolye, her nefeste hafifçe hareket ediyor, ışığı yakaladığında ince bir yıldız gibi parlıyordu, göğüs kemiğinin hemen üzerinde parlıyordu. Dudaklarında hafif bir pembe tonu vardı, gözlerinin içine derinlik katan ince eyeliner, bakışlarını olduğundan daha anlamlı kılıyordu. Sanki bu gece yalnızca bir mezuniyet değil, hayatının bir sahnesi olacaktı. .
Mehram ise koyu lacivert, kusursuz dikilmiş bir takım elbise giymişti. Kravatı yerine boynuna ince bir siyah bağ bağlamıştı; bu küçük detay, ona hafif bir asi zarafet katıyordu. Geniş omuzları ve dik duruşu, sahneye çıkacak bir sanatçının güvenini taşıyordu. Yine de Eflal’i gördüğünde birkaç saniyeliğine sessizleşti; gözlerinde fark edilmeyecek bir hayranlık parladı.
Mehram, sahnenin kulis kapısında duruyordu. Onu ilk gördüğünde, gözleri farkında olmadan birkaç saniye kilitlendi. Kalabalığın uğultusu, fondaki müzik… Hepsi silinmiş gibiydi. Gözleri sadece Eflal’deydi. Siyah takım elbisesi üzerine hafif parlak dokulu siyah bağı ve düzgün taranmış saçlarıyla kendine özgü bir ağırlık taşıyordu ama o an tüm ciddiyeti yerle bir olmuştu. İçinde garip bir sıkışma vardı; sanki az sonra söyleyeceği her kelime fazla gelecekti.
Eflal, aynada göz göze geldiklerinde hafif gülümsedi.
— Hazır mısın? Dedi fısıltıyla.
Mehram dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdi.
— Sen sahnedeyken… Sanırım kimse hazır olamaz, dedi alçak bir sesle.
Salonun ışıkları hafifçe kısıldı. Anons geldi:
— Şimdi sahneye… Eflal ve Mehram!
İkisi yan yana sahneye adım attı. Kalabalığın alkışları arasında, sahnenin ortasına yürüdüler. Mikrofonlar yerleştirildiğinde, ışık tam yüzlerine vurdu. İlk notalar çaldı.
Tam o anda, salonun arka kapısından Alaca girdi. Üzerinde simsiyah, uzun bir ceket vardı. Gözleri doğrudan sahnedeki ikiliye kilitlendi. Sunucunun sesi, hoparlörlerden yankılandı:
“Ve bu şarkıya… Sürpriz bir isim eşlik edecek!”
Alaca adımlarıyla sahneye çıktı, mikrofonu eline aldı. Mehram ve Eflal’le göz göze geldi. Müzik başladı. Üçü aynı anda söylediler ilk notayı… Aral, Sayra ve Umay’ın yüzlerindeki şaşkınlık, sahnenin ışıklarında bile net seçiliyordu.
Salonun ışıkları loştu; tavandaki avize kristalleri, her hareketle birlikte minik ışık damlaları saçıyordu. Müzik, ağır ama büyüleyici bir şekilde yükseldiğinde Mehram, Eflal’e elini uzattı. Gözlerindeki hafif gülümseme, bir davetten çok bir meydan okuma gibiydi.
Eflal, saten elbisesinin eteklerini hafifçe kaldırarak ayağa kalktı. Kumaş, onun adımlarını takip eden bir nehir gibi yere dökülüyordu. Saçlarından düşen birkaç bukle, omzuna nazlı nazlı kayarken, elbisesinin açık sırtına değen ince zincir kolye ışığı yakalıyordu.
Mehram’ın elini tuttuğu anda, müzik ikisini içine çekti. İlk adımda Eflal, onun güçlü kolunun beline sarılışını hissetti. Mehram, bir eliyle sırtını kavrarken diğer eliyle onun parmaklarını zarif ama kararlı bir şekilde kavramıştı. Adımlar, ahenkli bir fısıltı gibiydi: bir ileri, bir yan, bir dönüş… Her figürde, aralarındaki mesafe biraz daha kapanıyordu.
Eflal ’in nefesi, Mehram’ın boynuna değecek kadar yakındı. Ayaklarının ritme uyumunu, kalbinin hızına karıştırıyordu. Mehram ise her dönüşte onu ustalıkla yönlendiriyor, adımlarını hatasız bir şekilde tamamlaması için ona görünmez bir güven ağı örüyordu.
Salondaki herkes, dans pistinde yalnızca onları izliyordu. Aral ile Umay, şaşkınlıkla birbirlerine bakarken; Sayra, Alaca’nın bu sahne karşısındaki beklenmedik sakinliğine anlam veremiyordu. Ama Alaca, bu gece başka bir rol oynamayı seçmiş gibiydi — gülümseyerek Sayra’nın elini tuttu ve piste çıktı.
Bir süre sonra pistte çiftler çoğaldı. Aral ile Umay, dans ederken hafif gülüşmelerle adımlarını uydurmaya çalışıyordu; Sayra ile Alaca ise uyumlu ama mesafeli bir ritim yakalamıştı. Fakat merkezde, hâlâ Eflal ile Mehram vardı. Müzik, salonda yankılanırken Eflal ‘in ince parmakları, Mehram’ın avuçlarının içinde kendine güvenli bir yer bulmuştu. Tangonun keskin ritmi, iki bedeni birbirine daha da yaklaştırıyor; her adımda ayakları, sanki önceden ezberlenmiş bir koreografinin izinden gidiyordu. Eflal, başını hafifçe yana eğdiğinde, bakışları doğrudan Mehram’ın gözlerine kilitlendi. O bakışlarda hem meydan okuyan bir kıvılcım hem de kaçacak yer bulamayan bir masumiyet vardı.
Mehram, onu bir tur daha çevirdi. Elinin sırtındaki hafif baskı, Eflal ‘in beline doğru kayan sıcaklığı hissettirdi. Adımlar daraldı, tempo yavaşladı. Artık müzik, sadece fonda bir yankı gibiydi; asıl melodi, kalplerinin ritminde çalıyordu.
Bir an… Sanki sahnedeki bütün ışıklar söndü, yalnızca onlar kaldı. Eflal, nefesini tutmuştu; göğsü hafifçe inip kalkıyordu. Mehram, elini belinden çekmedi. Başını hafifçe eğdi, bakışlarını onun dudaklarına indirdi. Eflal ‘in gözleri, kısa bir anlığına kapanır gibi oldu—kararsız, ama kaçmayan bir teslimiyetle.
Ve o an… Aradaki mesafe, bir nefes kadar kaldığında, Mehram’ın dudakları Eflal ‘in dudaklarına değdi. Ne fazla aceleci ne de çekingen… Tam ortasında; hem cesur hem kırılgan.
Müzik, son notasını çalarken öpücük bitmişti. Ama Eflal hâlâ gözlerini açmamıştı. Sanki o anın bitmesini istemiyor, dudaklarında kalan sıcaklığı saklamak istiyordu. Mehram, hafifçe geri çekildiğinde, sadece ona duyulacak bir fısıltıyla,
— “Artık benden kaçamazsın.” dedi.
Eflal, gözlerini açtığında, salondaki bütün gürültü ve ışık, arka planda silik bir tabloya dönüşmüştü.
Tango, finaline yaklaşırken Mehram, Eflal’i hafifçe geriye yatırdı. Eflal ‘in saçları aşağıya doğru dalgalandı, elbisesinin kumaşı ışıkta başka bir renge döndü. Onların gözleri, kimsenin varlığını umursamadan birbirine kilitlenmişti.
Ve müzik sustuğunda, salonda birkaç saniye boyunca yalnızca kalp atışları duyuldu.
Müzik salonunun ışıkları solmaya başlamış, pistteki kalabalık yavaş yavaş dağılmıştı. Geriye sadece birkaç fısıltı, ayak sesleri ve loş ışıkta birbirine dokunan iki gölge kalmıştı.
Mehram’ın eli, Eflal ‘in belinde hafifçe sıkılmış, bakışları hiç ayrılmamıştı. Nefesleri birbirine değecek kadar yakındı artık. Eflal ‘in gözlerinde hem çekingenlik hem de kaçamayacağı bir çekim vardı. Müzik çoktan bitmişti, ama aralarındaki ritim hâlâ çalıyordu.
Mehram, aniden hafifçe eğildi, dudakları Eflal ‘in dudaklarına yumuşak ama kararlı bir şekilde değdi. Bir anlık donukluk… Ardından kalbinin kontrolünü kaybetmiş gibi atan bir ritim. Eflal nefesini tuttu, gözlerini kapattı, dünyada yalnızca o dokunuş vardı.
Tam o anda, dışarıdan sert bir fren sesi yükseldi. Metalin asfalta sürtünüşü, sessizliği yırtar gibi girdi aralarına. Kapı açıldı, içeriden telaşla Elçi’nin sesi yankılandı:
— Hemen! Çabuk!
İkisi de şaşkınlıkla birbirinden ayrıldı. Mehram, Eflal ‘in elini tuttuğu gibi dışarı sürükledi. Alaca, kapının eşiğinde durmuş, endişeli ama gözleri hâlâ Eflal’e karşı soğuk bakıyordu.
Okulun önünde, Elçi’nin siyah SUV’u sert frenle durmuştu. Arkada ise farları kısık, camları simsiyah bir başka araç sessizce bekliyordu.
— Bindirin! Dedi Elçi, kapıyı açarken.
Üçü de hızla araca atladı. Elçi gaza bastığı anda arka aynadan o siyah aracın da peşlerine düştüğü görüldü.
Motorun homurtusu dar sokaklarda yankılanırken, asfaltın üzerinde tekerlekler çığlık atıyordu. Elçi, ani bir manevrayla aracı sola kırdı, yan sokaktan hızla devam ettiler. Siyah araç bir an kayboldu, ama birkaç saniye sonra tekrar aynada belirdi.
Eflal, koltuğun kenarına sıkıca tutunmuştu, kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Mehram, yanındaki kızın korkusunu fark edince elini onun dizine koydu. Sert bir bakış attı ona, sanki “Korkma, buradayım” diyordu.
Arka koltukta oturan Alaca’nın bakışları ikisi arasında geziniyordu. Dudakları ince bir çizgiye dönüşmüş, gerilim onu da sarmıştı. Fakat gözlerinde başka bir şey vardı: öfke.
Elçi, hızını düşürmeden konuştu:
— Peşimizdeki araç boş değil. Arka koltukta iki adam var, yüzleri maskeli.
Bir anda bir kavşak çıktı önlerine. Elçi freni sertçe bastı, direksiyonu sağa kırdı. Araç yana kayarak dar bir sokağa girdi. Duvarlar o kadar yakındı ki, yan aynalar neredeyse sürtünecek gibiydi. Motor uğulduyor, tekerlekler taş zeminde patinaj yapıyordu.
Eflal, yan camdan bakınca, karanlığın içinden hızla yaklaşan siyah aracın farlarını gördü. Nefesi kesildi.
— Mehram… Dedi titrek bir sesle.
Mehram, bakışlarını ona çevirdi. Bu sefer sözlerle değil, gözleriyle cevap verdi: “Hiçbir şey olmayacak.”
Tam o sırada siyah araç, arkadan sertçe çarptı. SUV sallandı, Eflal ‘in omzu kapıya vurdu. Mehram hemen kolunu uzatıp onu kendine çekti, sanki o çarpışmadan koruyabilirmiş gibi.
Sokak, ileride ikiye ayrılıyordu. Elçi, karar vermek için yarım saniye düşündü, sonra ani bir hamleyle sola kırdı. Daracık geçitte hızla ilerlerken, yan duvarların gölgeleri camlardan içeri akıyor, içerideki nefesler daha da sıklaşıyordu.
Bir viraj daha… Sonra bir diğeri. Her dönüşte lastikler çığlık atıyor, her fren sesi kulaklarda yankılanıyordu. Aracın içinde, metalin, hızın ve kalp atışlarının sesi birbirine karışmıştı.
Ve o an… Eflal ‘in eli, istemsizce Mehram’ın parmaklarına dolandı. Ne o çekti elini, ne de Mehram bıraktı. İkisinin de gözleri kısa bir an kilitlendi. Dışarıda kovalayan araç, içeride ise birbirine yaklaşan iki yürek vardı.
Motorun uğultusu, gecenin sessizliğini yırtıyordu. Yol, sarı sokak lambalarının altında titrek bir nehir gibi akarken, Elçi direksiyonun başında gözlerini dikmişti. Arka koltukta Eflal, Mehram, Alaca korku ile cama yaslanmış, uzaklardan gelen ikinci bir motor sesini dinliyordu.
Arkalarından gelen far ışıkları önce küçük bir nokta gibi görünmüş, sonra hızla büyüyerek araçlarını yutmaya çalışan bir canavarın gözlerine dönüşmüştü. Farların parlak beyazı, yağmur sonrası parlayan asfaltta birer bıçak gibi kırılıyordu.
Tam o sırada, karanlık yan sokaktan bir başka araç fırladı. Parlak siyah, zırhlı görünüşlü… Elçi’nin korumalarının aracı. Metalik gövdesi, ay ışığında kısa bir süre parladı. Önlerinde keskin bir dönüş vardı ve Elçi refleksle frene dokunmadan direksiyonu kırdı. Araç, asfalta lastiklerin tiz çığlığı eşliğinde yaslandı.
Korumaların aracı, Mehram’ın peşinden gelen arabanın önüne kırdı. Çelik kaportaların çarpışma sesi gecenin içine patladı. Cam parçaları havada küçük kristaller gibi dağıldı. Peşlerindeki siyah araç, ani manevrada dengesini kaybetti, ama içindeki adamlar geri çekilmek yerine silahlarını çıkardı.
Gecenin içinde ilk kurşun sesi yankılandı. Metal gövdeye çarpan mermiler, kıvılcımlar saçtı. Korumaların şoförü, manevrayı kesmeden bir elini direksiyona, diğerini silaha atmıştı.
"Yat!" diye bağırdı Mehram, Eflal’i koltuğun altına bastırarak. Alaca ani bir hamle ile kendini geriye attı. Arka cam bir anda tuzla buz oldu. İnce toz gibi cama saplanan parçalar, Eflal ‘in saçlarına düştü.
Bir mermi, korumaların aracının ön tekerleğine isabet etti. Tekerlek, korkunç bir gürültüyle parçalandı, siyah lastik şeritler yola savruldu. Araç yalpaladı ama koruma direksiyonu bırakmadı; savrulurken dahi önlerindeki saldırganların yolunu kesmeyi başardı.
"Bas, bas!" diye bağırdı ön koltuktaki koruma, elindeki silahı kaldırıp son bir salvo ateş açarak.
Elçi gaz pedalına yüklenirken motor adeta öfkeyle homurdandı. Asfalt altlarından hızla akıyor, yağmurun bıraktığı ince su birikintileri lastiklerin altında şiddetle patlıyordu.
Arkalarındaki araç, patlayan tekerin etkisiyle bir süre sendeledi, sonra kontrolü tamamen kaybedip yolun kenarındaki beton bariyere çarptı. Çarpmanın şiddetiyle metal gövde burkuldu, motor kaputu yukarı fırladı. İçeriden hala bağırışlar duyuluyordu ama artık peşlerinden gelemeyeceklerdi.
Önde, yolun kıyısında tek tük yanıp sönen sokak lambaları, kovalamacanın ardından daha da sönük görünüyordu.
Araç, bir süre sonra ana yoldan çıkıp karanlık bir tali yola girdiğinde, Mehram derin ama kesik kesik bir nefes aldı. Gözleri hâlâ dik ve Elçi direksiyona kenetlenmişti. Eflal başını yavaşça kaldırdı, korku ile karışık bir şaşkınlık yüzüne yerleşmişti.
Ama üçü de biliyordu; bu sadece ilk saldırıydı.
Yeni bölüm sonunda yayında! Öncelikle her bölümde yanımda olduğunuz, okuduğunuz, yorumlarınızla bana güç verdiğiniz için hepinize gönülden teşekkür ederim. 💛
Bu bölümde taşlar biraz daha yerinden oynuyor, bazı sorular cevap bulurken yenileri de ortaya çıkıyor. Bakalım bu kez domino taşları tek tek yerine mi oturacak, yoksa hepsi bir anda mı yıkılacak? 👀
Bölümü okuduktan sonra düşüncelerinizi benimle paylaşmayı unutmayın. Yorumlarınızı okumak en az yazmak kadar heyecan veriyor. Keyifli okumalar! 🖤🍒
BÖLÜM 14: YANKI
"En çok susanlar, en çok yankı bırakır."
Bahçenin nemli toprağından yükselen koku, geceyi ağırlaştırıyor, uzaktaki bir köpek havlaması bu sessizliği kesiyordu.
İki adam, aralarındaki mesafeyi koruyarak duruyordu.
Birinin omuzlarında yılların yorgunluğu, diğerinin bakışlarında gençliğin ama aynı zamanda savaşların bıraktığı gölgeler vardı.
Alparslan, sigarasının ucundaki koru izledi bir süre.
Sonra, sesi rüzgârın arasına karışarak konuştu:
> “Biliyor musun Mehram… Bazı hayatlar doğarken mühürlenir.
Hangi yoldan gidersen git, sonunda o mühür karşına çıkar.
Benimki de öyleydi. Babamın suskunluğu, annemin yokluğu…
İnsan bazen çocukluğunu gömleğinin içinde taşır, kirlenmesin diye… Ama büyüdükçe fark edersin, o gömlek zaten çoktan yırtılmıştır.”
Mehram, gözlerini kaçırmadan dinliyordu.
Bu sözlerin içinde sadece geçmişin değil, yaklaşan bir vedanın kokusu vardı.
> “Sana bir şey söyleyeyim,” dedi Alparslan, sesini biraz alçaltarak,
“Güven… Sandığın kadar masum bir kelime değildir.
Yanlış insana verdiğinde, boynuna geçirilmiş ince bir tel olur.
Sıkmaz, hemen hissettirmez… Ama zamanı gelince keser nefesini.
Ben bu teli yıllarca boynumda taşıdım.”
Rüzgâr, kuru yaprakları ayaklarının önünden sürükledi.
Alparslan, yere düşen yaprağı ezmeden geçti; gözleri derin ve kararlıydı.
> “Mehram… Birini korumaya karar verdiğinde, onu yarım bırakma.
Çünkü yarım kalan koruma, bir ihanettir.
Ben çok yarım bıraktım… Bu yüzden bazı geceler hâlâ uyuyamam.”
Mehram’ın boğazı düğümlendi.
> “Peki… Ya korumak için kendinden vazgeçmek gerekirse?” diye sordu, sesi titrek ama meydan okuyan bir tonda.
Alparslan başını kaldırdı, yıldızsız göğe baktı.
> “O zaman,” dedi ağır ağır,
“kendini mezara değil, hafızalara göm.
Çünkü bazen, küllerinden doğan sadece Anka kuşu değildir… Bazen bir adam da, yok oluşuyla yeniden var olur.”
Sessizlik, konuşmalarının etrafında bir çember gibi kapandı.
İki adam, konuşmanın bitmiş olduğunu biliyordu ama anlamı daha yeni yerleşmeye başlamıştı.
“Biliyor musun, çocukken evimizin önünde bir dut ağacı vardı,” diye başladı.
“Gövdesi yamuk, dalları kimsesizdi… Ama her yaz, başka hiçbir ağacın vermediği kadar tatlı meyve verirdi.
Babam derdi ki, ‘Toprağın iyi olmasına gerek yok, kökü derine inebiliyorsa yaşar.’
O zaman anlamamıştım… İnsan da öyleymiş.”
Bir an sustu, gözlerini karanlığa dikti. Mehram cevap veremedi, boğazına bir şey düğümlenmişti.
Alparslan, yavaşça ona yaklaşıp omzuna dokundu.
“Şunu bil…” dedi, sesi bu kez titriyordu.
“Kanımdan değilsin ama hayatımın en doğru kararı sen oldun.
Ve… Nereye gidersem gideyim, kalbimin en sağlam yeri senin adınla atacak.”
Sonra elini çekti, arkasını dönüp yürüdü.
Ay ışığı, adımlarını takip ediyordu…
Alparslan, biraz sustuktan sonra gözlerini yere indirdi. Parmak uçları cebinde bir şey yoklarmış gibi oynarken, aniden başını kaldırdı.
— Hadi gel, dedi alçak bir sesle. Babanın sana bıraktığı bir kaset var… Onu görmen gerek.
Bahçeden binaya doğru yürüdüler. Adımlarının altında ezilen kuru yaprakların çıtırtısı, rüzgârın taşıdığı hafif bir uğultuya karışıyordu. Koridorlar sessizdi; yalnızca uzaktan gelen eski bir duvar saatinin tıkırtısı duyuluyordu. Alparslan, anahtarı cebinden çıkarıp ağır kapıyı açtı.
Odaya adım atar atmaz, loş ışıkta toz zerreleri yavaşça süzülüyordu. Pencereden sızan solgun gün ışığı, rafta dizili eski dosyaların, sararmış kâğıtların üzerine titrek lekeler düşürüyordu. Masanın köşesinde, köhne bir teybin yanında, siyah bir kaset duruyordu; üzerine titrek bir yazıyla yalnızca bir kelime yazılmıştı: "Oğluma".
Alparslan kaseti avuçlarına aldı, parmaklarıyla üzerindeki tozu sildi. Sanki o küçük plastik parça, yılların ağırlığını taşıyordu. Teybin kapağını açtı, kaseti yerine yerleştirdi.
Teybin düğmesine basıldığında hafif bir cızırtı duyuldu; ardından tanıdık, ama uzun zamandır unutulmuş bir ses odanın içinde yankılandı.
> "Oğlum… Eğer bu sesi duyuyorsan, demek ki ben yanında değilim. Sana bırakabileceğim en değerli şey, gerçeği öğrenme hakkın… Ve bil ki, seni düşündüğüm her an kalbim daha ağır çarpıyordu. Bir gün Grîhata gel. Orada seni bekleyen bir şey var. Bu yalnızca bir davet değil, yarım kalmış bir hikâyenin kapısı… Seni seviyorum, oğlum. Ne olursa olsun."
Ses sustuğunda, odada yalnızca teybin mekanizmasının boş dönme sesi kaldı. Alparslan, başını hafifçe eğerek Mehram’a baktı. Onun bakışlarında, babasını hiç tanımamış birinin acısı ve o sesi bir daha asla duyamayacak olmanın sızısı vardı.
> "Bazen, en büyük miras, geride bırakılan kelimelerdir." dedi Alparslan, neredeyse fısıldar gibi.
Oda karanlık değildi ama sessizlik, karanlık kadar ağırdı. Kasetin dönmesi bitmişti; geriye sadece ince bir tık sesi ve babasının sesinin bıraktığı yankı kalmıştı.
Mehram, parmaklarını masanın kenarına vurdu. “Grihata...” diye mırıldandı içinden. Kelime dudaklarının arasında yabancı bir misafir gibiydi, ama kalbinde bir yer bulmuştu.
Burası bir yer değil sadece. Burası bir çağrı. Bana bırakılmış tek miras. Belki de hayatımın en doğru ya da en tehlikeli adımı olacak. Ama korkmak bana yakışmaz. Bana emanet edilen şeyi tamamlamak, babamın bana bıraktığı görevi onurlandırmak zorundayım.
Bir an gözleri kapandı, kasetten gelen o ilk “Oğlum” sözcüğü zihninde yeniden çınladı. “Sana gelmek istedim, hep...”
O sırada kapı hafifçe aralandı. Eflal, başını içeri uzattı.
“Rahatsız etmiyorum, değil mi?” dedi alçak bir sesle.
Mehram, hafif bir gülümseme ile başını salladı. “Hayır... Gel.”
Eflal içeri adım attığında, odanın havasındaki ağırlığı hissetti. “Az önce konuşmuyordun... Düşüncelere dalmış gibisin.”
“Bazen... Bazı şeyler insanın içine oturur,” dedi Mehram, gözlerini ondan ayırmadan. “Ve çıkması uzun sürer.”
Eflal, hafifçe gülümsedi. “Senin içine oturan şeyler biraz dağ gibi duruyor.”
Mehram ona yaklaştı. Gözleri, sanki kelimelerden daha çok şey anlatıyordu. “Ve sen... O dağın tepesinde duran tek çiçeksin.”
Eflal utangaç bir kahkaha attı, bakışlarını kaçırdı. “Böyle laflar edince... İnsan ne diyeceğini bilemiyor.”
“Hiçbir şey deme,” dedi Mehram yavaşça. “Sadece burada ol.”
Tam o anda kapı tıklatılmadan açıldı. Mehram’ın annesi elinde bir tepsiyle içeri girdi. Üzerinde buğusu tüten bir bardak vişne suyu vardı.
“İkinize de bir şey getirdim,” dedi gülümseyerek. “Soğuk iyi gelir.”
Eflal’ın gözleri bardağa takıldı. Vişne suyu... Bir an odanın havası değişti. Gözleri, farkında olmadan uzaklara daldı.
Bir yaz günü geldi aklına—bahçede, annesinin gülüşü, büyükannesinin mutfaktan uzattığı taze vişne şerbeti... Küçükken, her yudumda dudaklarının kenarında kalan o ekşi-tatlı his. Annesinin “Vişne Kraliçem benim” deyişi. O an, annesinin ellerinin sıcaklığı geldi aklına, kokusu, sesi...
Eflal, hafifçe gülümsedi ama gözleri nemlenmişti. Bardaktan bir yudum aldı, içindeki ekşiliğe karışan o eski günlerin tadını yutkundu.
Mehram, onun yüzündeki değişimi sessizce izledi. “Ne oldu?” diye sordu.
Eflal, bardağı masaya koydu. “Bazen... Bir yudum, yılları geri getirir.”
Odanın içi loştu; tek ışık, tavandaki eski lambadan değil, masa üzerinde yanan yeşil başlıklı bir çalışma lambasından geliyordu. Duvarda sigara dumanının bıraktığı sarı lekeler, ağır bir geçmişin izlerini taşıyordu. Sessiz Baba, pencerenin önünde, elleri arkasında bağlı, sırtını Alaca’ya dönmüş halde duruyordu. Dışarıdan yağmurun ağır damlaları cama vuruyor, içerideki sessizliği parçalayan tek ses bu oluyordu.
Adımlarını ağırlaştırarak yaklaştı Alaca. İçinde fırtına kopuyordu ama yüzündeki ifade donuktu; yalnızca gözleri, kırmızıya çalan bir kararlılıkla parlıyordu.
Sessiz Baba, yavaşça dönüp baktı. Dudaklarının kenarında küçümseyen bir gülümseme belirdi.
Sessiz Baba: “Bugün… Bu iş bitecek. Mehram ve o kız… İkisi de… Nefes almayacak. Bana bahane getirme, Alaca.”
Alaca, bir an başını eğdi, hiçbir şey söylemedi. Sessizlik gerildi, ta ki dudaklarından ağır, keskin bir nefes çıkana kadar.
Alaca: “Baba… (sesi titrek ama öfke dolu) Bana hep doğruyu söylediğini sandım. Ama senin gerçeğin yalanlarla örülmüş.”
Sessiz Baba’nın kaşları çatıldı.
Sessiz Baba: “Seni kandırıyorlar. Asıl onlar ihanet etti. Sana ne anlattılarsa hepsi—”
Alaca (sert, sözünü keserek): “Yeter!” (çantadan kalın bir dosya çıkarır) “İhanetin kimin kanında olduğunu biliyorum. Hepsi burada.”
Masaya dosyayı bırakır. Kapak aralandığında içinden fotoğraflar, kod yazılı kâğıtlar, siyah-beyaz kamera görüntüleri yere saçılır. Bir fotoğrafta Sessiz Baba’nın yıllar önce gizli bir anlaşmada el sıkıştığı görülmektedir.
Sessiz Baba’nın yüzündeki güven maskesi çatlar. Nefesi hızlanır ama hâlâ sesini yükseltmez.
Sessiz Baba: “Bu... Montaj. O çocuklar sana oyun oynuyor. Seni kandırıyorlar, Alaca. Sana gösterdikleri her şey, seni kendi taraflarına çekmek için.”
Alaca (gözleri yanarak): “Beni kandırdın. Annemi… Kendi ellerinle ölüme gönderdin. Ve hâlâ sana baba dememi bekliyorsun.”
Bir anda odanın köşelerinden adamlar belirir. Siyah giyimli, susturuculu silahlar Alaca’ya doğrultulmuştur. Gerginlik boğucu bir hal alır. Alaca’nın kulağındaki minik cihazdan hafif bir cızırtıyla Elçi’nin sesi duyulur:
Elçi (kulaklıktan, sakin ama kararlı): “Alaca, paniğe kapılma. Güvendesin”
Elçi’nin sesi, bir emir kadar net, bir dostun sesi kadar sakin gelmişti.
Alaca hafifçe başını kaldırır, yüzünde korku emaresi yoktur.
Alaca “Beni burada vurabilirsin. Ama bil ki… Buradan çıkarsam, senin oğlun olarak değil… Düşmanın olarak çıkacağım. Grihat için bu an, tarihe kazınacak. Ve tek bir işaretimle burayı haritadan silecekler… Emin ol.”
Sessiz Baba’nın gözleri büyür. Yüzüne gölge gibi bir korku düşer. Alaca, bir adım geri çekilir. Kapının eşiğine geldiğinde, son kez bakar:
Alaca sert ve öfkeli bir bakışla bir adım öne geçerek;
“Bu bakış… Seni son görüşüm olabilir. Ama son duyuşun… Benim adım olacak.”
Kapı açılır, dışarıda yağmur sesi bir anda çoğalır. Koridorun karanlığına doğru yürürken, pencereden uzakta beliren gölgeler, Grihat ‘ın gizli korumalarıdır. Silahlar hâlâ doğrultuludur ama hiçbiri tetiğe basmaz.
Alaca, başını bile çevirmeden uzaklaşır. Arkasında, Sessiz Baba’nın suskunluğu ve parçalanan gururu kalır.
Okulun salonu baştan başa ışıklarla donatılmıştı. Tavandan sarkan şeffaf kristaller, sahneye vuran ışıklarla birlikte sanki minik gökyüzü parçacıklarıymış gibi titreşiyordu. Arka fonda hafif bir müzik çalıyor, öğrenciler koridorlarda telaşla koşuşturuyordu. Gelinlik beyazına yakın tonlar, gece mavisinin asaleti ve gümüş ışıltılar… Herkes en güzel kıyafetini giymiş, en özel gülüşünü takınmıştı.
Eflal, kulisin köşesinde aynanın karşısında oturuyordu. Işığın yumuşak sarılığı yüzüne vuruyor, yanağındaki hafif pembe allık daha belirginleşiyordu. İnce dalgalar halinde omuzlarına dökülen saçları, başının sağ yanında küçük bir gümüş tokayla sabitlenmişti. Elbisesi, gövdesinde ince ince işlenmiş gümüş işlemelerle başlıyordu; belinden aşağıya dökülen ipek kumaş ise her adımda sessizce dalgalanıyordu. Boynundaki minik vişne figürlü narin kolye, her nefeste hafifçe hareket ediyor, ışığı yakaladığında ince bir yıldız gibi parlıyordu, göğüs kemiğinin hemen üzerinde parlıyordu. Dudaklarında hafif bir pembe tonu vardı, gözlerinin içine derinlik katan ince eyeliner, bakışlarını olduğundan daha anlamlı kılıyordu. Sanki bu gece yalnızca bir mezuniyet değil, hayatının bir sahnesi olacaktı. .
Mehram ise koyu lacivert, kusursuz dikilmiş bir takım elbise giymişti. Kravatı yerine boynuna ince bir siyah bağ bağlamıştı; bu küçük detay, ona hafif bir asi zarafet katıyordu. Geniş omuzları ve dik duruşu, sahneye çıkacak bir sanatçının güvenini taşıyordu. Yine de Eflal’i gördüğünde birkaç saniyeliğine sessizleşti; gözlerinde fark edilmeyecek bir hayranlık parladı.
Mehram, sahnenin kulis kapısında duruyordu. Onu ilk gördüğünde, gözleri farkında olmadan birkaç saniye kilitlendi. Kalabalığın uğultusu, fondaki müzik… Hepsi silinmiş gibiydi. Gözleri sadece Eflal’deydi. Siyah takım elbisesi üzerine hafif parlak dokulu siyah bağı ve düzgün taranmış saçlarıyla kendine özgü bir ağırlık taşıyordu ama o an tüm ciddiyeti yerle bir olmuştu. İçinde garip bir sıkışma vardı; sanki az sonra söyleyeceği her kelime fazla gelecekti.
Eflal, aynada göz göze geldiklerinde hafif gülümsedi.
— Hazır mısın? Dedi fısıltıyla.
Mehram dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdi.
— Sen sahnedeyken… Sanırım kimse hazır olamaz, dedi alçak bir sesle.
Salonun ışıkları hafifçe kısıldı. Anons geldi:
— Şimdi sahneye… Eflal ve Mehram!
İkisi yan yana sahneye adım attı. Kalabalığın alkışları arasında, sahnenin ortasına yürüdüler. Mikrofonlar yerleştirildiğinde, ışık tam yüzlerine vurdu. İlk notalar çaldı.
Tam o anda, salonun arka kapısından Alaca girdi. Üzerinde simsiyah, uzun bir ceket vardı. Gözleri doğrudan sahnedeki ikiliye kilitlendi. Sunucunun sesi, hoparlörlerden yankılandı:
“Ve bu şarkıya… Sürpriz bir isim eşlik edecek!”
Alaca adımlarıyla sahneye çıktı, mikrofonu eline aldı. Mehram ve Eflal’le göz göze geldi. Müzik başladı. Üçü aynı anda söylediler ilk notayı… Aral, Sayra ve Umay’ın yüzlerindeki şaşkınlık, sahnenin ışıklarında bile net seçiliyordu.
Salonun ışıkları loştu; tavandaki avize kristalleri, her hareketle birlikte minik ışık damlaları saçıyordu. Müzik, ağır ama büyüleyici bir şekilde yükseldiğinde Mehram, Eflal’e elini uzattı. Gözlerindeki hafif gülümseme, bir davetten çok bir meydan okuma gibiydi.
Eflal, saten elbisesinin eteklerini hafifçe kaldırarak ayağa kalktı. Kumaş, onun adımlarını takip eden bir nehir gibi yere dökülüyordu. Saçlarından düşen birkaç bukle, omzuna nazlı nazlı kayarken, elbisesinin açık sırtına değen ince zincir kolye ışığı yakalıyordu.
Mehram’ın elini tuttuğu anda, müzik ikisini içine çekti. İlk adımda Eflal, onun güçlü kolunun beline sarılışını hissetti. Mehram, bir eliyle sırtını kavrarken diğer eliyle onun parmaklarını zarif ama kararlı bir şekilde kavramıştı. Adımlar, ahenkli bir fısıltı gibiydi: bir ileri, bir yan, bir dönüş… Her figürde, aralarındaki mesafe biraz daha kapanıyordu.
Eflal ’in nefesi, Mehram’ın boynuna değecek kadar yakındı. Ayaklarının ritme uyumunu, kalbinin hızına karıştırıyordu. Mehram ise her dönüşte onu ustalıkla yönlendiriyor, adımlarını hatasız bir şekilde tamamlaması için ona görünmez bir güven ağı örüyordu.
Salondaki herkes, dans pistinde yalnızca onları izliyordu. Aral ile Umay, şaşkınlıkla birbirlerine bakarken; Sayra, Alaca’nın bu sahne karşısındaki beklenmedik sakinliğine anlam veremiyordu. Ama Alaca, bu gece başka bir rol oynamayı seçmiş gibiydi — gülümseyerek Sayra’nın elini tuttu ve piste çıktı.
Bir süre sonra pistte çiftler çoğaldı. Aral ile Umay, dans ederken hafif gülüşmelerle adımlarını uydurmaya çalışıyordu; Sayra ile Alaca ise uyumlu ama mesafeli bir ritim yakalamıştı. Fakat merkezde, hâlâ Eflal ile Mehram vardı. Müzik, salonda yankılanırken Eflal ‘in ince parmakları, Mehram’ın avuçlarının içinde kendine güvenli bir yer bulmuştu. Tangonun keskin ritmi, iki bedeni birbirine daha da yaklaştırıyor; her adımda ayakları, sanki önceden ezberlenmiş bir koreografinin izinden gidiyordu. Eflal, başını hafifçe yana eğdiğinde, bakışları doğrudan Mehram’ın gözlerine kilitlendi. O bakışlarda hem meydan okuyan bir kıvılcım hem de kaçacak yer bulamayan bir masumiyet vardı.
Mehram, onu bir tur daha çevirdi. Elinin sırtındaki hafif baskı, Eflal ‘in beline doğru kayan sıcaklığı hissettirdi. Adımlar daraldı, tempo yavaşladı. Artık müzik, sadece fonda bir yankı gibiydi; asıl melodi, kalplerinin ritminde çalıyordu.
Bir an… Sanki sahnedeki bütün ışıklar söndü, yalnızca onlar kaldı. Eflal, nefesini tutmuştu; göğsü hafifçe inip kalkıyordu. Mehram, elini belinden çekmedi. Başını hafifçe eğdi, bakışlarını onun dudaklarına indirdi. Eflal ‘in gözleri, kısa bir anlığına kapanır gibi oldu—kararsız, ama kaçmayan bir teslimiyetle.
Ve o an… Aradaki mesafe, bir nefes kadar kaldığında, Mehram’ın dudakları Eflal ‘in dudaklarına değdi. Ne fazla aceleci ne de çekingen… Tam ortasında; hem cesur hem kırılgan.
Müzik, son notasını çalarken öpücük bitmişti. Ama Eflal hâlâ gözlerini açmamıştı. Sanki o anın bitmesini istemiyor, dudaklarında kalan sıcaklığı saklamak istiyordu. Mehram, hafifçe geri çekildiğinde, sadece ona duyulacak bir fısıltıyla,
— “Artık benden kaçamazsın.” dedi.
Eflal, gözlerini açtığında, salondaki bütün gürültü ve ışık, arka planda silik bir tabloya dönüşmüştü.
Tango, finaline yaklaşırken Mehram, Eflal’i hafifçe geriye yatırdı. Eflal ‘in saçları aşağıya doğru dalgalandı, elbisesinin kumaşı ışıkta başka bir renge döndü. Onların gözleri, kimsenin varlığını umursamadan birbirine kilitlenmişti.
Ve müzik sustuğunda, salonda birkaç saniye boyunca yalnızca kalp atışları duyuldu.
Müzik salonunun ışıkları solmaya başlamış, pistteki kalabalık yavaş yavaş dağılmıştı. Geriye sadece birkaç fısıltı, ayak sesleri ve loş ışıkta birbirine dokunan iki gölge kalmıştı.
Mehram’ın eli, Eflal ‘in belinde hafifçe sıkılmış, bakışları hiç ayrılmamıştı. Nefesleri birbirine değecek kadar yakındı artık. Eflal ‘in gözlerinde hem çekingenlik hem de kaçamayacağı bir çekim vardı. Müzik çoktan bitmişti, ama aralarındaki ritim hâlâ çalıyordu.
Mehram, aniden hafifçe eğildi, dudakları Eflal ‘in dudaklarına yumuşak ama kararlı bir şekilde değdi. Bir anlık donukluk… Ardından kalbinin kontrolünü kaybetmiş gibi atan bir ritim. Eflal nefesini tuttu, gözlerini kapattı, dünyada yalnızca o dokunuş vardı.
Tam o anda, dışarıdan sert bir fren sesi yükseldi. Metalin asfalta sürtünüşü, sessizliği yırtar gibi girdi aralarına. Kapı açıldı, içeriden telaşla Elçi’nin sesi yankılandı:
— Hemen! Çabuk!
İkisi de şaşkınlıkla birbirinden ayrıldı. Mehram, Eflal ‘in elini tuttuğu gibi dışarı sürükledi. Alaca, kapının eşiğinde durmuş, endişeli ama gözleri hâlâ Eflal’e karşı soğuk bakıyordu.
Okulun önünde, Elçi’nin siyah SUV’u sert frenle durmuştu. Arkada ise farları kısık, camları simsiyah bir başka araç sessizce bekliyordu.
— Bindirin! Dedi Elçi, kapıyı açarken.
Üçü de hızla araca atladı. Elçi gaza bastığı anda arka aynadan o siyah aracın da peşlerine düştüğü görüldü.
Motorun homurtusu dar sokaklarda yankılanırken, asfaltın üzerinde tekerlekler çığlık atıyordu. Elçi, ani bir manevrayla aracı sola kırdı, yan sokaktan hızla devam ettiler. Siyah araç bir an kayboldu, ama birkaç saniye sonra tekrar aynada belirdi.
Eflal, koltuğun kenarına sıkıca tutunmuştu, kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Mehram, yanındaki kızın korkusunu fark edince elini onun dizine koydu. Sert bir bakış attı ona, sanki “Korkma, buradayım” diyordu.
Arka koltukta oturan Alaca’nın bakışları ikisi arasında geziniyordu. Dudakları ince bir çizgiye dönüşmüş, gerilim onu da sarmıştı. Fakat gözlerinde başka bir şey vardı: öfke.
Elçi, hızını düşürmeden konuştu:
— Peşimizdeki araç boş değil. Arka koltukta iki adam var, yüzleri maskeli.
Bir anda bir kavşak çıktı önlerine. Elçi freni sertçe bastı, direksiyonu sağa kırdı. Araç yana kayarak dar bir sokağa girdi. Duvarlar o kadar yakındı ki, yan aynalar neredeyse sürtünecek gibiydi. Motor uğulduyor, tekerlekler taş zeminde patinaj yapıyordu.
Eflal, yan camdan bakınca, karanlığın içinden hızla yaklaşan siyah aracın farlarını gördü. Nefesi kesildi.
— Mehram… Dedi titrek bir sesle.
Mehram, bakışlarını ona çevirdi. Bu sefer sözlerle değil, gözleriyle cevap verdi: “Hiçbir şey olmayacak.”
Tam o sırada siyah araç, arkadan sertçe çarptı. SUV sallandı, Eflal ‘in omzu kapıya vurdu. Mehram hemen kolunu uzatıp onu kendine çekti, sanki o çarpışmadan koruyabilirmiş gibi.
Sokak, ileride ikiye ayrılıyordu. Elçi, karar vermek için yarım saniye düşündü, sonra ani bir hamleyle sola kırdı. Daracık geçitte hızla ilerlerken, yan duvarların gölgeleri camlardan içeri akıyor, içerideki nefesler daha da sıklaşıyordu.
Bir viraj daha… Sonra bir diğeri. Her dönüşte lastikler çığlık atıyor, her fren sesi kulaklarda yankılanıyordu. Aracın içinde, metalin, hızın ve kalp atışlarının sesi birbirine karışmıştı.
Ve o an… Eflal ‘in eli, istemsizce Mehram’ın parmaklarına dolandı. Ne o çekti elini, ne de Mehram bıraktı. İkisinin de gözleri kısa bir an kilitlendi. Dışarıda kovalayan araç, içeride ise birbirine yaklaşan iki yürek vardı.
Motorun uğultusu, gecenin sessizliğini yırtıyordu. Yol, sarı sokak lambalarının altında titrek bir nehir gibi akarken, Elçi direksiyonun başında gözlerini dikmişti. Arka koltukta Eflal, Mehram, Alaca korku ile cama yaslanmış, uzaklardan gelen ikinci bir motor sesini dinliyordu.
Arkalarından gelen far ışıkları önce küçük bir nokta gibi görünmüş, sonra hızla büyüyerek araçlarını yutmaya çalışan bir canavarın gözlerine dönüşmüştü. Farların parlak beyazı, yağmur sonrası parlayan asfaltta birer bıçak gibi kırılıyordu.
Tam o sırada, karanlık yan sokaktan bir başka araç fırladı. Parlak siyah, zırhlı görünüşlü… Elçi’nin korumalarının aracı. Metalik gövdesi, ay ışığında kısa bir süre parladı. Önlerinde keskin bir dönüş vardı ve Elçi refleksle frene dokunmadan direksiyonu kırdı. Araç, asfalta lastiklerin tiz çığlığı eşliğinde yaslandı.
Korumaların aracı, Mehram’ın peşinden gelen arabanın önüne kırdı. Çelik kaportaların çarpışma sesi gecenin içine patladı. Cam parçaları havada küçük kristaller gibi dağıldı. Peşlerindeki siyah araç, ani manevrada dengesini kaybetti, ama içindeki adamlar geri çekilmek yerine silahlarını çıkardı.
Gecenin içinde ilk kurşun sesi yankılandı. Metal gövdeye çarpan mermiler, kıvılcımlar saçtı. Korumaların şoförü, manevrayı kesmeden bir elini direksiyona, diğerini silaha atmıştı.
"Yat!" diye bağırdı Mehram, Eflal’i koltuğun altına bastırarak. Alaca ani bir hamle ile kendini geriye attı. Arka cam bir anda tuzla buz oldu. İnce toz gibi cama saplanan parçalar, Eflal ‘in saçlarına düştü.
Bir mermi, korumaların aracının ön tekerleğine isabet etti. Tekerlek, korkunç bir gürültüyle parçalandı, siyah lastik şeritler yola savruldu. Araç yalpaladı ama koruma direksiyonu bırakmadı; savrulurken dahi önlerindeki saldırganların yolunu kesmeyi başardı.
"Bas, bas!" diye bağırdı ön koltuktaki koruma, elindeki silahı kaldırıp son bir salvo ateş açarak.
Elçi gaz pedalına yüklenirken motor adeta öfkeyle homurdandı. Asfalt altlarından hızla akıyor, yağmurun bıraktığı ince su birikintileri lastiklerin altında şiddetle patlıyordu.
Arkalarındaki araç, patlayan tekerin etkisiyle bir süre sendeledi, sonra kontrolü tamamen kaybedip yolun kenarındaki beton bariyere çarptı. Çarpmanın şiddetiyle metal gövde burkuldu, motor kaputu yukarı fırladı. İçeriden hala bağırışlar duyuluyordu ama artık peşlerinden gelemeyeceklerdi.
Önde, yolun kıyısında tek tük yanıp sönen sokak lambaları, kovalamacanın ardından daha da sönük görünüyordu.
Araç, bir süre sonra ana yoldan çıkıp karanlık bir tali yola girdiğinde, Mehram derin ama kesik kesik bir nefes aldı. Gözleri hâlâ dik ve Elçi direksiyona kenetlenmişti. Eflal başını yavaşça kaldırdı, korku ile karışık bir şaşkınlık yüzüne yerleşmişti.
Ama üçü de biliyordu; bu sadece ilk saldırıydı.