BÖLÜM 13 SON NOT "Bir not, bazen yılların suskunluğuna bağırır."

10 Temmuz 2026

Merhaba canlar! 🖤
Nasılsınız? Ben yeni bölümün heyecanını yaşıyorum. 🤭
Bu bölümde acaba domino taşları tek tek yerine mi oturacak, yoksa hepsi bir anda yıkılacak mı?
Bazı sırlar gün yüzüne çıkarken, bazı kararlar ise her şeyi değiştirecek...
Gerisini birlikte keşfedeceğiz. ❤️
Bölümü okuduktan sonra yorumlarınızı ve teorilerinizi benimle paylaşmayı unutmayın. Sizin her yorumunuzu büyük bir heyecanla okuyorum. 🥹✨

BÖLÜM 13 SON NOT "Bir not, bazen yılların suskunluğuna bağırır."

Sahne: Karartılmış Güvenlik Odası – Gece Yarısı

 

Odada sadece ekranların solgun parıltısı vardı. Duvar boyunca dizilmiş monitörlerde okulun farklı köşeleri titrek ışıklar altında görünüyordu. Koridorlar boştu… Sınıflar sessiz… Ama bir ekranda iki figür yaklaşıyordu.

 

Eflâl ve Mehram.

Yan yana yürüyorlardı. Sessiz bir sohbet, bir tebessüm, birbirlerine fark ettirmeden süzülen bakışlar…

 

Alaca gözlerini ekrana kilitlemişti. Nefesi burun kemiklerinden taşarcasına sertti.

Elindeki cep telefonu hâlâ o eski ses kaydını çalıyordu:

 

> "…bir gün biri gelecek ve o ses, yalnızca bir yankı olmayacak."

 

 

 

Ceketinin cebine elini attı. Soğuk metal, parmaklarını karşıladı.

Silah.

Zihninde yankılanan sadece o kızın sesi değildi. Kaybedilen bir hayatın, çöken bir hayalin, sahipsiz bir sevdanın da çığlığı vardı içinde.

 

Ekranda Eflâl ‘in bileği kıpırdadı.

O bileklik.

“Benimdi o,” diye fısıldadı kendi kendine. “Hepsi benim olacaktı. Benim hakkımdı.”

 

Alaca doğruldu. Silahı çıkarıp ceketinin arkasına sakladı. Tam kapıya yönelecekken—

 

"Kıpırdama."

 

Bir el, soğuk bir kelepçe gibi kolunu kavradı.

 

Alaca refleksle döndü.

Karşısında uzun boylu, gri takım elbiseli biri duruyordu. Gözleri ağırdı. Dizginlenmiş bir kasırga gibi.

İki adam daha, gölgelerden çıkıp çevreyi sardı.

 

“Elçi hocam bu ne demek oluyor?!” dedi Alaca, sesi çatallaşmıştı.

“Burada ne işin var?! Bu adamlar kim?

 

Elçi başını hafifçe yana eğdi. Gözleri, karanlığın içinden bile parlıyordu.

 

“Ben kim olduğumu biliyorum Alaca.”

“Ama sen… Hiçbir şey bilmiyorsun.”

 

Alaca bir adım geri attı. Eli hâlâ silahın kabzasında.

“Sakın! Bana yaklaşma! Ne biliyorsan umurumda değil! Kim olduğunu bilmiyorum ama uzak dur!”

 

Elçi usulca yaklaştı.

“Senin geçmişin, geleceğin… Ellerimde.”

“Ama intikamla değil, gerçekle tanışmanın vakti geldi. Bırak artık o silahı, çocuk oyunlarını. Sana kim olduğunu anlatacak zaman geldi.”

 

Alaca göz kırpıştırdı. Gözbebekleri titredi.

İnandığını zannettiği şeyler… Birden pamuk gibi dağılmaya başladı.

“Hayır…” dedi, sesi kısıldı.

“Beni kandıramazsın. Sen de onlardansın… Değil mi? Hepiniz aynısınız.”

 

Elçi başını iki yana salladı.

 

“Hayır Alaca. Biz aynı taraftayız aslında . Ama bu gece—seni kendi tarafına mahkûm etmene izin vermeyeceğim.”

“Ben senin düşmanın değilim. Ama düşmanların sandığından daha yakında.”

 

Bir süre sessizlik oldu.

Sadece Eflâl ‘in kameralardan yankılanan kahkahası odaya sinmişti.

Alaca’nın eli yavaşça cebinden çıktı. Silahı tuttuğu parmaklar titriyordu. Sonra…

 

Tak.

Metal zemine düşen tabanca, yorgun bir hayalet gibi yattı yerde.

 

“Ne istiyorsun benden?” dedi Alaca.

Gözleri, ilk kez bir savaşçının değil, yaralı bir çocuğun gözleriydi.

 

Elçi yavaşça başını eğdi.

“Gerçeği. Sadece gerçeği.”

 

Gölgeler geri çekildi.

Güvenlik odasının kapısı açıldı.

Yeni bir sayfa, artık Alaca’nın elindeydi—ama o sayfa, kanla mı yoksa umutla mı yazılacaktı… Henüz belli değildi.

Kampüs, yazın son demlerini anımsatan bir öğle sonrası. Ağaçların dalları, hafifçe sararmaya başlamış yapraklarını yavaşça bırakırken, kampüsün her köşesinde dağınık bir veda telaşı hissediliyordu. Masaların üzerine bırakılmış kitaplar, kahkahalara karışan “Seneye görüşürüz!” nidaları, birbirini tanımayanların bile vedalaştığı tuhaf bir yakınlık hâli...

 

Mehram, kampüsün arka bahçesindeki taş banklardan birine sırtını dayamış, gökyüzüne bakıyordu. Ceketini omzuna atmış, parmaklarıyla dudaklarına değmeden tuttuğu kahvesinden ara ara bir yudum alıyordu. Sessizdi. Dışarıdan bakan biri, onu sadece huzur içinde sanabilirdi. Ama içi… Dalgın, düşünceli, karmaşık.

 

Tam o sırada, çimenlerde yürüyen adımlar yaklaştı. Umay.

 

Omzuna astığı çantası neredeyse yere değiyordu. Saçlarını toplamamış, yüzü hafif yorgun ama ışıltılıydı. Bankın yanına geldi, yanında boş kalan yere hafifçe oturdu.

 

Umay, sesi kısık ama içinde umut taşıyan bir tonla,

“Bitti sayılır. Seneye buraya dönerken kim bilir neler değişmiş olacak, değil mi?” dedi.

 

Mehram gülümsedi, bakışlarını gökyüzünden çevirip ona çevirdi.

“Değişmeyen şeyler de vardır. Mesela şu banka yazılmış ‘Berko buradaydı’ yazısı. On yıldır silinmediğine eminim.”

 

Umay kahkahayla güldü. Sonra bir an durdu, ciddileşti.

“Bazı şeyler… Çok yavaş değişir. Belki hiç değişmeyecek zannederiz. Ama bir gün... Sanki içimizde biri 'artık' der.”

 

Mehram gözlerini kaçırdı. Umay’ın sesi, bakışları... Başka bir his taşıyordu. Farkındaydı. Umay’ın ona baktığı gibi bakmadığını bilmek, içinde bir kıpırtı yaratmıyordu. Aksine, bir uzaklaşma arzusu doğuruyordu.

 

O esnada, okulun kafeteryasından çıkan Eflal, elinde iki karton kahve bardağıyla yürüyordu. Saçlarının ucu rüzgârla dalgalanıyor, adımları hafif aksak ama neşeliydi. Bir anda gözleri bankta oturan ikiliye takıldı. Gülüşmeler, yakınlık ve Umay’ın bakışları... Göğsüne bir baskı oturdu. Duruşunu değiştirdi, kafasını çevirdi ama gözlerini alamadı.

 

Aral, az ileride duvara yaslanmış, elinde telefonuyla o sahneyi görüyordu. Gözleri kıstı. Elini cebine soktu, dişlerini sıktı. Yanına gelen Sayra’nın sesini duymadı bile.

 

Umay, bir an sessizleşti. Mehram’ın uzak durmaya çalıştığını fark etmişti ama içinde bir direnç vardı.

“Sen… Hiç gerçekten hissettin mi?” diye sordu.

 

Mehram, bu kez doğrudan ona baktı.

“Bazı hisler… Karşılık bulmayınca his olmaktan çıkıyor. Bir tür yük gibi. Taşımak zorunda kalmamalısın.”

 

Umay’ın yüzündeki gülümseme dondu. Cevap gibiydi bu. İnce, zarif ama kesin.

 

Tam o an Eflal yaklaşmıştı. Ama kahveleri uzatmadan önce ikisinin bakışmalarını, sessizliğini fark etti.

“Rahatsız etmiyorum, değil mi?” dedi, sesi biraz daha soğuktu.

“Yok, hayır. Gel,” dedi Mehram, hızlıca toparlanarak.

 

Umay sessizce kalktı, saçlarını kulağının arkasına attı.

“Ben derse geç kalacağım, görüşürüz,” deyip yürüdü.

 

Aral o an gelip Eflal ’in yanında durdu, gözünü Mehram’dan ayırmadan,

“Güzel manzaraydı. Umay sonunda pes etmiş gibi.” dedi alayla. Sonra Eflal’e döndü:

“Senin için bir şey ifade etmiyor gibi duruyorsun ama... Bence seni ilgilendiriyor.”

Mehram ona dönerek bakış attı, Eflal ise sessizdi.

Okul Bahçesi – Güneşli bir öğleden sonra

 

Bahçede rüzgâr, ağaçların yapraklarını savururken öğrenciler yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Mezuniyetin yaklaştığı bu günlerde herkesin yüzünde hem bir hafiflik hem bir hüzün vardı.

 

Eflal, elinde iki kahveyle bahçeye dönerken, gözleri otomatik olarak onları buldu: Umay ile Mehram.

 

Umay bir ağacın gölgesine oturmuş, ayaklarını çaprazlamıştı. Gülümsüyordu ama o gülüşte bir şey vardı. Mehram kollarını bağlamış, Umay’a bakarken mesafeliydi. Eflal yavaşladı. Ayakları adım atmak istemedi.

 

> “Bu gülüş... Sanki yalnız bana değil, ona da dokunmak istiyor. Umay’ın bakışları, bir sır gibi. Mehram farkında mı? Belki de... Fazlasıyla farkında.”

 

 

 

Tam o sırada Aral, Eflal ‘in yanına gelip kahvelerden birini aldı. Gözleri hâlâ Umay’a karşılık vermeye çalışan Mehram’a çevrilmişti.

 

“Sanki bugünlerde fazla yalnız kalıyorlar, değil mi?” dedi Aral.

 

Eflal bir an durakladı. “Belki sadece denk geliyordur. Herkes biraz dağınık bu aralar...” diye karşılık verdi.

 

Aral gözlerini kısmıştı. “Denk gelmez öyle şeyler. Birileri isterse olur. Diğerleri sadece izler.”

 

Bu sözleri duyan Mehram yanlarına yaklaştı. Sert bir tonla konuştu: “Bu tarz imalarına gerek yok Aral. Görmek istediğini görüyorsun, gerçeği değil.”

 

> “Mehram... Aral’a kızıyor ama sesi bana da dokunuyor. Beni de uyarıyor gibi. Sanki orada değilmişim gibi. Oysa her şeyin ortasındayım.”

 

 

 

Aral omuz silkerek konuşmasına devam etti. “Neyse, zaten yakında herkes kendi yoluna gidecek. Kim kiminle kalıyor, kiminle yürüyorsa... Göreceğiz.”

 

Mehram'ın gözleri karanlıklaşmıştı. “Ben yürüdüğüm yolu bilirim. Yanlış anlayanlar kendini düzeltir.”

 

Eflal hafif bir kahkaha attı ama gözleri yere kaydı. “Kahveler soğudu,” dedi sessizce.

 

> “Kelimelerle savaşmaya başlamış gibiler. Her cümle, birer kurşun gibi. Ama hedef ben miyim, birbirleri mi... bilmiyorum. Tek bildiğim, o gülüş hâlâ gözümün önünde. Ve Mehram’ın bakışları... Benden uzaklaşırken daha çok canımı acıtıyor.”

O an, Mehram’ın cebindeki telefon kısa bir titreşimle uyarı verdi. Hafifçe başını çevirip ekranına baktı. Göz bebekleri aniden daraldı. Mesaj yalnızca üç kelimeydi ama hepsi birer mermi gibi yüreğine saplandı.

 

"Eflâl’i al.

Alparslan’ın evine gel.

Acil. Araba kapıda bekliyor.

– Elçi."

 

Hiçbir şey söylemeden doğruldu. Yüzünde tüm sıcaklığı bir anda silen o tanıdık, sert ifade belirdi. Ceketinin cebine elini atıp telefonunu sıkıca kavradı. Eflâl ‘in oturduğu bankın yanında durdu. Göz göze geldiler.

 

“Gitmemiz lazım,” dedi yalnızca.

 

Eflâl bir anlık tereddüt etti. “Nereye?”

 

Mehram bakışlarını ondan kaçırmadı. “Araba kapıda. Sadece benimle gel. Elçi gönderdi.”

 

Bu adı duyunca Eflâl ‘in içinden bir ürperti geçti. "Ne olmuş olabilir ki? Bu sessiz gün neden böylesine çabuk karardı?"

 

Hiçbir şey sormadı. Sadece başını salladı ve çantasını kaptı. İkili hızlı adımlarla okulun yan kapısından çıktılar. Gri camlı, siyah bir araç onları bekliyordu. Plakası yoktu.

 

Mehram arka kapıyı açtı, önce Eflâl’i bindirdi. Sonra yanına geçti. Araç harekete geçerken, arka koltukta bir süre sessizlik çöktü. Sadece kalp atışlarının yankısı gibi duyulan motor sesi vardı.

 

Eflâl, yanındaki adamın yüzüne bir kez daha baktı. O sert hatların ardında bir korku, bir öfke saklıydı. Ama en çok da, cevap veremeyeceği bir soruya hazırlık vardı.

 

"Mehram...  Nereye gidiyoruz? Ve kimden kaçıyoruz aslında?"

Loş bir odadaydı adam. Masanın üzerindeki saat akşam altıyı gösteriyordu ama güneş saatler önce çekilmişti sanki. Perdeler kapalıydı. Duvarlarda sararan haritalar, unutulmuş dosyalar ve üzerine kurşun kalemle karalanmış notlar...

 

Telefon titredi.

 

Sessiz Baba, sakince uzandı ve cihazı açmadan önce derin bir nefes aldı. Gözlüklerinin ardından gölgeli gözleri kısıldı.

 

Telefonu kulağına götürdü.

 

— “Söyle,” dedi, sesi her zamanki gibi çatlak ama hüküm doluydu.

 

Karşıdan genç bir ses yankılandı. Tedirgin, ama kontrollüydü.

 

— “Elçi… Elçi onu aldı. Yanında birkaç adam vardı. Alaca’yı götürdüler.”

 

Sessiz Baba bir an sustu. Sanki sesi zihninde tartıyor gibiydi.

 

— “Gönüllü müydü?”

 

— “Başta hayır. Ama... Sonra silahı bıraktı.”

 

— “Anladım.”

 

Kısa bir sessizlik. Ardından o ses tekrar konuştu, bu kez daha hızlı:

 

— “Bir de… Elçi Mehram’a mesaj attı. Eflal’i de alıp Alparslan’ın evine gitmelerini istedi. Okuldan aceleyle çıktılar. Kapıda bekleyen araba—”

 

Sessiz Baba gözlerini kısıp elindeki kalemi masaya bıraktı. Derin bir nefes daha aldı.

 

— “Demek Elçi... Grihat’ı kurmaya karar verdi,” dedi kendi kendine.

 

Sözleri ağırdı. Düşünerek, geçmişin ağırlığını omuzlarında taşırcasına konuştu.

 

— “Demek o kapsülü buldu. Demek isimlere… Ve çocuklara ulaştı.”

 

Parmakları kalemin üzerine döndü, ama bu kez yazmadı. Sadece tuttu. Boğuk bir kararlılık vardı sesinde.

 

— “Bu olacak iş değil,” diye mırıldandı. Sonra karşıya döndü.

 

— “Hazırlıkları başlat. Harekete geçmemiz lazım. Grihat tekrar kurulmayacak.”

 

Telefon kapandı.

 

Oda yeniden sessizliğe gömüldü. Ama bu, fırtına öncesi bir sessizlikti.

Arabanın İçinde - Grihat’a Giden Yol

 

Motorun uğultusu dış dünyayı bastırırken, arabanın içindeki sessizlik daha derin, daha ağır bir yankıydı. Camdan dışarı bakan Eflal ‘in gözleri uzaklarda, ama zihni yanındaydı. Yan koltukta oturan Mehram ise ellerini dizlerinde birleştirmiş, sürücünün arada dikiz aynasından ona bakışlarını fark etmeden edemiyordu.

 

Bir süre sadece yolun sesi konuştu. Sonra Eflal hafifçe başını çevirdi.

 

“Sen... Her şeyi önceden mi biliyordun?” diye sordu. Sesi yorgun ama merakla yoğrulmuştu.

 

Mehram ona dönmeden cevap verdi. “Hayır. Ama bazı şeyleri tahmin edebiliyordum.”

 

Eflal başını eğdi, sonra göz ucuyla baktı.

 

“Peki ya Umay?” dedi bir anda. Sesi dikkatle yontulmuş bir cümle gibiydi; keskin ama kırılgan. “Sana karşı bir şey hissediyor sanki. Onu... Fark etmiyor olamazsın.”

 

Mehram’ın çenesi gerildi. Bir anlık duraksama, Eflal ‘in içinde bir kıymık gibi saplandı. Oysaki cevap hemen geldi. Sakin ama kesin bir tonda:

 

“Farkında değilim. Ama ben onunla da değilim, Eflal.”

 

Eflal, o an elindeki kahve bardağını sımsıkı tuttu. Bakışlarını kaçırmak ister gibi cama döndü, ama bu sefer sesindeki titrek cesareti gizlemedi:

 

“Peki sen... Kiminlesin?”

 

Bu kez Mehram döndü. Gözlerini, doğrudan onun yüzüne dikti. Kelimeler, duraksamadan ve net döküldü dudaklarından.

 

“Benim kalbim, seninle.”

 

Eflal gözlerini ona çevirdiğinde içindeki fırtına, dışarıdan sadece bir bakışla anlatılabilecek kadar büyüktü. Ama bir şey daha vardı o bakışta; inanmaya korkan bir umut. O yüzden sesi kısıktı:

 

“Mehram... Bu, her şeyin ortasında bir oyun gibi... Biz, sadece birer parçayız belki.”

 

Mehram başını yavaşça iki yana salladı. “Hayır. Bu bir oyun değil. Eğer öyle olsaydı... Seni bu kadar ciddiye almazdım.”

 

Sonra usulca elini onun elinin üzerine koydu. Parmakları, korkuyla umut arasındaki sınırı aşıyordu sanki. “Eflal, dünyada ne olursa olsun, benim içimde bir tek şey sabit kaldı: Sen.”

 

Araba yavaş yavaş bir virajı dönerken, gece daha da koyulaşmıştı. Farların ışığında birbirlerine bakan iki kalp, kendi kaderlerine doğru ilerliyordu. Sessizlik bu kez bir duaydı; birbirine tutunan iki yalnızın, kalplerinde sakladığı o büyük cümlenin henüz söylenmemiş haliydi.

Ve Eflal, başını yana eğip sadece fısıldadı:

“Sakın... Gitme benden.”

Mehram usulca başını eğdi, alnını onun alnına dayadı.

“Gidecek yerim yok.”

 

Tam o sırada şoför arka aynadan konuştu:

 

— Geldik.

 

Araba yavaşlayarak Alparslan’ın eski taş evinin önünde durdu. Bahçede bir hareketlilik vardı. Mehram kapıyı hızla açtı, Eflal de ardından indi.

 

İçeri adım atar atmaz, karşılarında beliren siluet karşısında ikisi birden duraksadı.

 

Eflal neredeyse fısıltıyla konuştu:

 

— Bu... Bu imkânsız...

 

Alaca, Alparslan’ın evindeydi.

 

Ve onları bekliyor gibiydi.

 

Kapının hemen ardında, dimdik duruyor, yüzünde hem tanıdık hem yabancı bir ifade taşıyordu. Göz göze geldiklerinde Eflal ‘in içinden bir ürperti geçti. Çünkü Alaca’nın gözlerinde yalnızca öfke değil, büyük bir sır saklıydı.

 

Eflal ‘in iç sesi:

Burada ne işi var? Neden o gelmiş? Bu... Planlı bir şey mi? Yoksa biz çoktan tuzağa mı düştük?

 

Mehram bir adım öne çıktı ama Eflal ‘in kolunu hafifçe tuttu.

 

— Geri dur, — dedi alçak sesle. — Bu iş, sandığımızdan daha derin.

 Koridorun ucunda, loş bir ışık altında Alaca ayakta duruyordu. Gözleri doğrudan Eflal'e kilitlenmişti. Gülümsemiyordu. Bekliyordu. Bir şey söylemeden, bir şey yapmadan… Yalnızca bakıyordu.

 

Mehram, Eflal ‘in bir adım önüne geçti. Bedeni siper olmuştu, gözlerinde keskin bir öfke parlıyordu. Elini sımsıkı tutuyordu Eflal ‘in. Teni, genç kızınkine kıyasla sıcaktı, koruyucu bir duvar gibiydi.

 

"Ne oluyor burada?" dedi dişlerinin arasından, sesi bir hançer gibi keskin, bir fırtına gibi gergindi. "Nasıl bir oyun bu? Alaca burada ne arıyor? Bu bir tuzak mı?"

 

Eflal ‘in kalbi göğsüne sığmaz olmuştu. İçinde karmakarışık bir his düğümü vardı. Elini Mehram’ın avucunda daha sıkı tuttu. Ona güveniyordu, bunu bütün hücrelerinde hissediyordu. Ama karşısındaki Alaca’ydı. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan, yüzündeki masum ifadeye rağmen içi dolu bir fırtına gibi duran o tehlike.

 

Eflal ‘in İç Sesi:

Bu bir oyun değil… Bu bir hesaplaşma. Alaca’nın gözlerindeki o parıltı… Bu, bir son değilse bile, büyük bir başlangıcın kıyısı. Mehram’ın avuç içi sıcacık ama kalbim… Kalbim titriyor. Onun önünde durması bile yetiyor aslında. Ama ya bu koruma yeterli olmazsa? Ya ona bir şey olursa?

 

Mehram adımını ileri attı, Eflal’i arkasında bırakarak Alaca’yla arasındaki mesafeyi azalttı. Ama hâlâ elini bırakmamıştı. Sanki bıraksa, Eflal sonsuza dek yok olacakmış gibi. Gözlerinde artık yalnızca öfke değil, karmaşık bir çözülme de vardı. Güven duvarları sarsılıyordu.

 

“Bizi buraya kim çağırdı? Bu evde ne dönüyor?” dedi sesi çatallaşarak. "Alparslan nerede?"

Göz ucuyla önce Eflâl’e, sonra Mehram’a baktı. Dudakları aralandı, sesi neredeyse bir tıslama gibiydi:

 

> “Beni… Neden buraya getirdiniz? Bunların burada ne işi var?!”

 

 

 

Cümlesini bitirmeden, sol cebine ani bir hamleyle uzandı. Silahı çıkarması, odadakilerin nefesini tutmasına sebep oldu. Parlayan metal namlu, şimdi tam Mehram’ın göğsüne doğrultulmuştu.

 

İskender refleksle bir adım öne çıktı.

 

> “Alaca! Sakın pişman olacağın bir şey yapma. Hiçbir şey… Sandığın gibi değil!”

 

 

 

O sırada köşede sessizce oturan adam—Elçi—başını hafifçe eğdi, sesi soğuk ama tanıdık bir yankı gibi yayıldı:

 

> “Silahına güvenme. Burada herkesin geçmişi kurşun yutmuş zaten.”

 

 

 

Alaca, Elçi'ye döndü. Gözlerinde karanlık bir hayal kırıklığıyla sordu:

 

> “Ben… Onları daha önce vurmalıydım. Ama başaramadım. Şimdi anlıyorum ki… Tuzağa düşen bendim.”

 

 

 

İskender bir kez daha konuştu. Bu kez sesi daha yumuşaktı, ama içinde gizlenmiş bir tarih vardı:

 

> “Hayır. Onların bir suçu yok, Alaca. Anlatmamız gerek… Sana gerçeği.”

 

 

 

Mehram artık Eflâl ‘in önünde durmuş, koruma içgüdüsüyle onu siper edinmişti. Elini sımsıkı tutuyordu. Eflâl, sessiz bir kararlılıkla onun kulağına eğildi ve fısıldadı:

 

> “Sana bir şey olursa… Ben de ölürüm.”

 

 

Bu söz, Mehram’ın damarlarındaki öfkeyi körükledi. Bakışlarını Alaca’ya dikti. Artık korkunun yerini öfke almıştı.

 

> “O gün… Bizi öldürmeye çalışan sendin. Öyle değil mi? Aşağılık bir hainmişsin sen.”

 

 

Eflâl, donup kalmıştı. Gözleri büyümüş, dudakları titriyordu.

 

> “Nasıl… Nasıl bu kadar cani olabilirsin, Alaca?”

 

 

Alaca, silahı daha sıkı tuttu. Gözleri bulanıktı ama sesi nettir:

 

> “Evet, bendim. Ama başaramadım. Çünkü bana emir verildi. Sadece... Emirleri uyguladım.”

 

 

 

Mehram bir adım daha yaklaştı. Artık nefesi Alaca’nın alnına çarpıyordu.

> “Hadi vur! Bu kez sakın kaçırma! Ne bekliyorsun? Korkmuyorum senden!”

 

O an silahın tetiği çekildi.

 

Bang! Bir patlama sesi.

 

Silah sesi odayı parçalarken, bir el—Alparslan’ın eli—Alaca’nın bileğine yapışmıştı. Namlu yukarı yönelmiş, kurşun tavana saplanmıştı. Bir anda herkes yerinden sıçradı. Dumanın içinde yankılanan tek ses, Elçi’ninki oldu:

 

“Artık her şey ortaya çıkmalı. Çünkü bu oyun fazla uzadı. Ve “Grihat tekrar kurulacak. Bu, bizim son hatamız olacak...”

Patlamanın sesi, kırsalın derin sessizliğini parçaladı. Kuşlar bir anda havalanırken evin çevresine yayılmış toz duman göğe yükseldi. Duman, çamların arkasında yükselen kızıllıkla dans ederken Eflal irkilerek geri adım attı. Mehram refleksle önüne geçmişti çoktan. Gözleri, sesin geldiği yöne dönmüş, kasılmış çenesiyle etrafı tarıyordu.

 

Alaca olduğu yerde kalakaldı. Gözleri büyümüştü, elleri titriyordu. Ne olduğunu tam anlayamamış gibi gözleriyle çevreyi yokladı. Tozun içinden gelen uğultu kalabalığın içine sızan bir korku gibi yayılıyordu.

Sanki zaman onun için birkaç saniyeliğine durmuş, dünya ağır çekime geçmişti.

 

Sonra, bir gölge… Sarsıntının tam ortasında, biri yavaşça ortaya çıktı.

 

Alparslan.

 

Üzerine toz bulaşmıştı, yüzünde küçük bir sıyrık vardı ama ayaktaydı. Elinde tuttuğu silahı yavaşça yere bıraktı. Gözleri Eflal’e değil, doğrudan Alaca’ya çevrilmişti.

 

Ve o an…

 

— “Baba!” diye bağırdı Mehram, gözleri büyüyerek. O an sanki çocukluğunun korkularına geri dönmüş gibiydi. Sesi bir fısıltı kadar kısıktı ama ruhunu parçalayacak kadar keskindi. O bağırışta, bir çocuğun sevdiğini kaybetme korkusu vardı; hem de en derininden. Alparslan onun için her zaman gölgesi olmuş, koruyucusu olmuştu. Gerçek baba ya da değil… Önemli olan buydu.

 

Mehram, aniden hareketlendi. Sert adımlarla Alaca’ya doğru yürümeye başladı, Omuzları dik, bakışları sertti. Gölgelerin içinden çıkan bir tehdit gibi yürüdü. Ama Eflal o an, arkasından gelen rüzgârla birlikte kolunu uzattı ve Mehram’ın bileğini sımsıkı kavradı. Sesi, titrek ama kararlıydı:

 

“Şu lanet olası gerçekler neyse artık anlatın! Zira bu durum iyice zıvanadan çıktı!”

 

Sözleri, kılıç gibi indi üzerlerine. Ortalık sessizdi, yalnızca uzakta havlayan bir köpek sesi duyuluyordu. Herkesin bakışları şimdi Eflal ‘in üstündeydi. Ama onun elleri hâlâ Mehram’ın bileğinde, yüreği göğsünde çarpıyordu. Bir şeyler kopacak gibiydi artık.

Etraf sessizliğe büründü. Herkes birbirine bakarken, tek bir sorunun cevabı ağırlık gibi çöktü havaya:

 

Gerçek neydi?

Ve kim, aslında neyin içindeydi?

İçerideki hava ağırdı. Barut kokusu hâlâ burun direklerini yakıyor, herkesin kulağı patlama sesinin yankısıyla uğulduyordu. Bir anlık sessizlik olmuştu ama öyle basit bir sessizlik değil; sanki odayı bıçak gibi kesen, geçmişle geleceğin arasında ince bir çizgi gibi duran bir sessizlikti.

 

Elçi, duvar dibindeki iskemleyi ağır ağır çekip ortadaki boşluğa yerleştirdi. Sandalyeye oturmadı. Dimdik durdu. Gözleri tek tek herkesin üzerinden geçti. Sonra konuştu, sesi her zamankinden daha boğuk, daha keskin ve kırılgan:

 

“Artık zamanı geldi. Gerçekler kaçılacak kadar uzak değil.”

 

İskender, kollarını göğsünde kavuşturdu. Alparslan başını hafifçe önüne eğdi. Alaca ise hâlâ şoktaydı. Titreyen elleri silahı sımsıkı tutuyordu. Eflal, Mehram’ın elini bırakmadan gözlerini Elçi’den ayırmadı.

 

Elçi iç geçirdi.

“Mehram… Sessiz Baba’nın piyonu olduğunu hâlâ fark etmemiş olamazsın.”

 

Mehram’ın alnındaki damar kabardı. “Ne saçmalıyorsun sen?”

 

“Senin gerçek baban Nevzat Elvan’dı. O ve Grihat ’in iki kurucusu daha vardı. Üç kişiydiler. Ama biri, yani Sessiz Baba, diğerlerine ihanet etti. Nevzat'ı, Ferhan’ı, hepsini arkadan vurdu.”

 

Bir uğultu yükseldi. İskender gözlerini kapattı. Alparslan yumruğunu sıktı.

 

Elçi devam etti, sesi giderek daha sarsıcı oluyordu:

 

“Bu bir operasyondu, ama sıradan bir operasyon değil. Sessiz Baba sadece arkadaşlarına değil, onların ailelerine de ihanet etti. Çocuklarını ayırdı. Kimini evlatlık verdi, kimini gölgelerin arasına sakladı. Ve bu ihanetin bedelini siz çocuklar… Siz ödüyorsunuz.”

 

Eflal’ın kalbi boğazına dayanmıştı. “Yani… Biz bu yüzden mi hedef alındık?”

 

Elçi ona döndü. “Senin baban da Grihat ‘in dostlarındandı. Belki de en sadık olanı. Alaca'nın ailesi de o kadim yapının içindeydi. Ama Alaca, başka eller tarafından eğitildi. O da bir piyon. Ve tetiği çekenin kim olduğunu sanıyorsun?”

 

Alaca'nın yüzü bembeyaz kesildi.

“Hayır…” diye fısıldadı.

“Sessiz Baba sana da yalan söyledi. Sana Mehram'ın tehlike olduğunu söyledi, değil mi? Oysa onu korumakla görevlendirilmiştin.”

 

Eflal, Mehram’ın koluna daha sıkı sarıldı.

“Bu lanet oyun… Kim oynuyor bunu? Neden bizim üzerimizden yapılıyor her şey?”

 

Elçi, cebinden eski bir fotoğraf çıkardı. Üç adam. Omuz omuza. Gençlikleri gözlerinden taşan, ama arka plandaki karanlık belirgin: Nevzat Elvan, Tarık Özer ve... Ferhan Karaca.

 

“Bu üçlü,” dedi Elçi, sesi titrek, “bir ütopya kurmak istemişti. Ama biri, güce daha çok âşık oldu. Ve şimdi... Onu durdurabilecek tek kişiler... Buradasınız.”

Sessizlik, odanın içini delip geçen bir kurşun gibi yankılanıyordu. Kimse nefes almaya cesaret edemedi. Elçi, gözlerini yavaşça kaldırdı ve cümleleri tek tek, kurşun gibi bıraktı ortalığa:

 

> “Sessiz Baba bir piyondu. Sizin değil, kendi planlarının piyonu.”

 

 

 

Kimsenin gözleri ondan ayrılmıyordu. Elçi devam etti:

 

> “Mehram, Eflal… Alaca… Hepiniz bu oyunun içine doğdunuz. Babanız sandığınız adamlar ise bazıları düşmandı, bazıları sadece kurbandı. Ama üç isim... Her şeyi başlattı: Nevzat, Tarık, Ferhan. Grihat Kurucuları.”

 

 

 

Derin bir iç çekti. Cümleleri artık birer hüküm gibi iniyordu:

 

> “Ve bu üçlüyü arkalarından hançerleyen... Sessiz Baba oldu. Sadece onlara değil. Hepinize.”

 

 

 

Odanın ortasına bir dosya çantası bıraktı. Kilidini açtı. İçinden çıkan evraklar, fotoğraflar, mühürlü belgeler — artık geçmiş bir sır değildi, çıplak bir gerçekti.

 

Alaca'nın yüzü bembeyazdı. Boğazındaki düğüm çözülmedi.

“Yalan… Bu, bir tezgâh…”

 

Elçi dosyalardan bir fotoğraf çekip eline verdi.

“Annen. Kucağında sen. Yanında Nevzat. Ve arka planda… Sessiz Baba. Tarih 2007. Lokasyon: Grihat yerleşkesi. Kod adı: Ateşçi Operasyonu.”

 

Fotoğraf ellerinden kaydı. Arkasından yere birkaç sayfa daha düştü. Alaca onları gördükçe gözleri büyüyordu.

Görev emirleri. Gizli ses kayıt dökümleri. Gözaltında ölen babası bildiği adamın, itiraflarla dolu son raporu.

 

Ellerini başının arasına aldı. Sırtı duvara dayandı, kayarak yere indi.

Gözyaşları değil, öfke akıyordu gözlerinden.

Bir yıkım gibiydi; içeriden çöküyordu.

“Ben... Onun için hayatımı verdim. O adam için. Her şeyi… HER ŞEYİ!”

 

Sesini yitirmiş bir çığlık gibi yankılandı odada.

“Ben bir yalana mı hizmet ettim?”

 

Mehram başını eğdi. Gözleri hâlâ dosyalardaydı.

Eflal, hâlâ diz çöküp onun yanında duruyordu.

Mehram ve Eflal, Alaca’ya bakarken bir düşmanı değil, bir başka yaralı çocuğu görüyordu artık. O an aralarındaki tüm o kavga, öfke, hesaplaşma yerle bir olmuş gibiydi. Gözlerinde yalnızca merhamet vardı.

 

Alaca başını kaldırdı, gözleri ateş gibi yanıyordu.

 

> “Şimdi söyleyin. Bizim babalarımız dostmuş… Değil mi?”

 

Mehram gözlerini ona dikti.

> “Onlar aynı safta savaştılar. Kardeşten ötelermiş.”

 

Alaca acıyla güldü. Gözyaşının tadı metal gibiydi.

 

> “Peki biz? Biz nasıl bu kadar düşman olduk?”

 

Odanın içindeki tüm hava ağırlaştı.

O an, o cümleyle birlikte hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktı.

Tavan lambası, eski bir sorgu odasını andıracak kadar soluk bir ışıkla titredi. Masanın üzerindeki gölgeler, üç adamın suskunluğunu birbirine bağlıyordu.

 

Elçi, parmaklarını birbirine kenetlemiş, masadaki dosyaya bakıyordu.

İskender, bir kenarda dimdik duruyordu; gözleri, hatırlamakla unutmak arasında salınan bir su gibi dalgındı.

Alparslan, kollarını bağlamıştı. Konuşulacak kelimeler, dudaklarına değil, geçmişine ağır ağır tırmanıyordu.

 

Bir süre kimse konuşmadı. Sessizlik, dışarıdan gelen cılız rüzgâr uğultusuyla birleştiğinde neredeyse yankı yapacak kadar büyüktü. Sonunda Elçi başını kaldırdı.

“Artık zamanı geldi.”

 

 

 

İskender başını öne eğdi. Sanki yıllar boyunca taşınan yük, şimdi kelimelere dönüşmek için bekliyordu.

 

> “Bu masa… Bir zamanlar kardeşlik yeminiyle kurulmuştu. Nevzat, Tarık, Ferhan… Üç kişi, üç kural: Adalet, Sadakat, Koruma. Ama biri... Oyunu bozdu. Sessiz Baba...”

 

 

 

Alparslan başını kaldırdı. Bakışları, yıllar öncesine saplanmış gibiydi.

 

> “Sessiz Baba, kendi sessizliğinde büyüttü ihaneti. Hepimizi birer birer sırtımızdan vurdu. Ailelerimizi dağıttı. Dostlarımızı gömdük. Çocuklarımızı birbirine düşman etti.”

 

 

 

Elçi dosyanın kapağını açtı. Sayfalar arasında dolaşan parmakları, geçmişin kalbini karıştırıyordu.

 

> “Grihat bir idealdi. Devletin göremediği ama bizim devletin yanında olup gördüğümüz, adaletin ulaşamadığı yerlere biz ulaşırdık. Ama sonra Grihat çürüdü. İçine sızan ihanet, bütün ağı ördü. Ve merkezde… Sessiz Baba oturuyordu.”

 

 

 

İskender bir fotoğraf gösterdi. Üç kurucunun yan yana olduğu eski bir kare.

Yüzleri gençti, ama gözlerinde şimdinin gölgesi gizliydi.

 

> “Küllerinden doğan sadece Anka değildir. Bazen ihanetin yıktığı yerden, hakikat de yükselir.”

 

 

 

Alparslan söz aldı.

Ses tonu net, keskin, itirazsızdı:

 

> “Bu bir intikam değil. Bu bir temizlik operasyonudur. Grihat çökmedi, çökertildi. Şimdi yeniden kuracağız. Ama bu defa sahte yeminlerle, kanla değil. Hakikatle yazılmış bir sadakatle.”

 

 

 

Elçi masaya bir mühür bıraktı. Ortasında eski Grihat sembolü… Ama çizikler içindeydi.

> “Yeniden doğacaksa, lekesiz doğmalı. Sessiz ’in adı bile silinecek. Bu masada artık sadece adil olanlar kalacak.”

 

 

 

İskender gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.

> “Biz yıllarca saklandık. Çocuklarımızı koruduk. Ama bu artık onların savaşı. Bizimle gelen yürür. Kalanlar gölgede kalır.”

Alparslan bakışlarını yavaşça dosyadaki üç genç isme kaydırdı: Mehram. Eflal. Alaca. Hepsinin adı aynı sayfada yazılıydı. Elçi, gözlerini ikisine dikti:

> “Şimdi sıra sizde. Bu masayı tekrar kuruyoruz. Grihat ‘ın külleri üzerinde, yepyeni bir düzen başlatıyoruz.

Soru basit. Cevap ölümcül. ”Sustu. Sadece gözlerinin içi konuşuyordu.

> “Bizimle misiniz?”

Odada hava donmuş gibiydi. Ne bir fısıltı, ne bir adım sesi… Sadece duvarda asılı eski bir saat, saniyelerin acımasız tıkırtısını yayıyordu.

Alaca'nın bakışları hâlâ Elçi’nin gösterdiği belgelerdeydi. Ama bir şey... Bir şey titretti içini.

Kemerinin iç cebinden gelen, sadece onun bildiği o tanıdık titreşim. Elini yavaşça cebine uzattı. Minik telsizi çıkardı. Parmakları titriyordu. Ekranda eski bir kod parladı:

 

 ALACA//T3

 

Derin bir nefes aldı. İskender yanına yaklaşarak elini Alaca’nın omzuna koydu.

 

> “Alaca.

“Derin nefes al. Şu an kimseye güvenme. Sakın gözlerini ele verme. Bu savaş, duygularla değil akılla kazanılır. İntikam sırası şu an değil. Herkes kendini öfkesinden korusun. Ve sen... Sessiz Baba' ya asla çaktırma.” Sonra Alaca sessizce, cihazı kulağına yaklaştırdı.

"Yarın sabah, muhakkak yanıma gel. Plan devreye girecek."

 

Telsiz, klik sesiyle sustu. Alaca, sesi duyduğu anda buz kesmişti. Damarlarında kan soğudu sanki. Elçi’nin sesi, odadaki sessizliği bölerek duyuldu:

> “Telsizi kapat Alaca. Gözün bir şeye değil, içine odaklı olsun.

Sessiz Baba’nın seni yalnız bırakmayacağını biliyorduk.

Ama sen… Şu an burada kimin tarafındasın, onu seçmelisin.”

 

Alparslan hafifçe öne eğildi, sesi kararlıydı:

 

> “Şimdi değil. Sakın çaktırma. Yüzündeki öfke senin zaafın olur. Unutma; burada en güçlü olan, en soğukkanlı olandır.”

 

Eflal, içgüdüsel bir adımla Mehram’ın yanına sokulmuştu. Mehram ise bir eli cebinde, gözleri Elçi’deydi.

Elçi bakışlarını hepsinde bir kez gezdirdi. Sonra masanın başına yürüyüp dosyaları bir kenara itti. Avuçlarını masaya dayayıp, gözlerini üçüne kilitledi:

> “Yarın sabah… Operasyonun ikinci perdesi başlıyor. Planı devreye sokacağız.”

Sessiz Baba’ya karşı yürüyen her gölge, gün ışığını taşıyacak. Ve bu masayı… Küllerinden yeniden kuracağız.”

Alaca sessizce çıktı odadan. Kimseye bir şey demedi. Sadece omzunu silkti, yüzünü gizledi ve arkasında usulca kapanan kapıyla birlikte yalnızlıkla baş başa kaldı.

 

Ay ışığı, okulun arka bahçesindeki kurumuş çimlere gümüş bir örtü gibi serilmişti. Yaz bitmişti. Sessizlik, artık gürültüden değil, yorulmuşluktan doğuyordu.

 

Alaca, kampüsün arkasındaki taş banka oturdu. Üşümüyor gibi yaptı. Gözlerini kapadı. İçinden “Bir yerden başlamalıyım,” dedi ama nereden olduğunu bilmiyordu.

 

İKİ SAAT SONRA – MEHRAM VE EFLAL, PENCERE ÖNÜNDE

 

Mehram perdeyi araladı. Bahçede kıpırtısız duran bir siluet dikkatini çekti.

 

“Alaca hâlâ orada mı?” diye fısıldadı Eflal’a.

 

Eflal başını uzattı. “Evet… Gitsek mi?” dedi ama kalbinden geçen, gidip bir şeyleri düzeltmekti.

 

Mehram başını salladı. “Haydi. Bu kez kavga etmeyeceğiz.”

 

BAHÇE – ÜÇLÜ YENİDEN BİR ARADA

 

Alaca, gelen ayak seslerini duyunca başını kaldırdı ama hiçbir şey demedi. Mehram ve Eflal onun karşısına, usulca oturdu.

 

Bir süre konuşulmadı. Sadece rüzgâr ve zaman geçti.

 

Sonra Eflal söze başladı:

 

> “Yedi yaşındaydım… Okul servisi beni ilk kez sabah unutmuştu. Okula tek başıma yürüdüm. Ağaçlara baka baka. Korkmuştum ama yolumu bulmuştum… Bugün yine o gün gibi hissettim. Yalnız, korku dolu ama bir yol var.”

 

Mehram derin bir nefes aldı.

 

> “Ben beş yaşındaydım… Babam beni bir parka götürmüştü. Salıncağa binmiştim. Uçuyordum, ayaklarım gökyüzüne değecek gibiydi. Sonra birden düşmüştüm. Babam gülmüştü. Canım yanmıştı ama bir şey söylememiştim… Bugün yine yere çakılmış gibi hissediyorum.”

Alaca başını öne eğdi. Gözlerini kaçırmadı. Sonunda o da konuştu:

“Benim çocukluğum… Nereye ait, bilmiyorum.

Sanki biri bana ait olan anıları alıp silmiş gibi.

Ne zaman hatırlamaya çalışsam… Bulanık görüntüler geliyor.

Sesler boğuk, yüzler yarım.

Bir ev var… Ama kapısı hiç açılmıyor.

İçeride kim var, bilmiyorum.

Belki de… Çocukluğum hiçbir yere ait değildi.

O yüzden hâlâ… Kendimi hiçbir yerde tam olarak bulamıyorum.”

Üçü de sustu.

 

Kırgınlıklar, söyleyemedikleri her şey bir süre sessizce oturdu onların arasında. Sonra Alaca fısıltı gibi ekledi:

 

> “Hiç çocuk olamamışız, farkında mısınız?”

 

Mehram başını salladı. “Erken büyümeye zorlandık sanırım.”

 

Eflal, gözyaşını saklamadı. “Ama bu gece çocukluğumuz kadar sessiz olalım, olur mu? Sadece var olalım.”

 

Üçü de başını gökyüzüne kaldırdı. Bir yıldız kaydı, dilekler artık yüksek sesle değil, kalpten fısıldandı.

Sessiz Baba’nın telefonu titredi.

Ekranda yine sadece “Özel Numara” yazıyordu.

O, numarayı görmese de kimin aradığını biliyor gibiydi. Soğuk bir nefes aldı, ardından açtı.

 

> “Dinliyorum.”

 

Karşıdan gelen ses, fısıltıya yakın ama sertti.

 

> “Gördüm… Evet. Alaca, Elçi ile beraberdi.

Eğer Grihatin’in gerçekleri ortaya çıktıysa… Bu düşmanlık artık kaçınılmaz.”

Sessiz Baba, gözlerini karanlığa dikti.

 

> “Kaçınılmaz… Evet.

Ve bu, kontrol edemeyeceğimiz bir noktaya gelirse… Geri dönüş olmaz.

Onun geçmişinden kalan bir zayıflık vardı, hâlâ var.

Bunu bizden başka kimse kullanamaz.”

Karşıdaki ses kısa bir şey söyledi. Sessiz Baba, dudaklarının kenarında soğuk bir gülümseme belirdi.

 

> “Sana güvenmem gerektiğini bir kere daha ispatladın. Yarın… Bu işi sen halledeceksin. Kusursuz olmalı… Ve bu, son olacak.”

Rüzgâr uğuldadı. Bahçenin sessizliğinde, yaklaşan fırtınanın ayak sesleri duyuluyordu.

Gece karanlığı, şehrin üstüne ağır bir battaniye gibi serilmişti. Alaca, elinde ince bir çanta ile binanın önünde durdu. Yorgundu ama gözlerindeki tetikte bakış, uykusuzluktan değil, içindeki huzursuzluktandı.

 

Kapının önünde, siyah ceketli Alparslan belirdi. Yanında Elçi ve İskender vardı. Sokak neredeyse tamamen boştu, ama gölgeler sanki onları dinliyordu.

 

Alparslan, alçak bir sesle:

 

> “Dikkatini dağıtma. Bundan sonra attığın her adım izlenecek.”

 

Elçi, cebinden küçük, neredeyse görünmez bir kulak içi cihaz çıkardı.

 

> “Bunu kulağına yerleştiriyoruz. Bizimle her an iletişimde olacaksın. Sana seslenmeden konuşma. Sadece dinle.”

 

 

 

Cihazı yerleştirirken Elçi’nin parmakları titremedi. Bu, bir sıradan tedbir değildi; profesyonel bir koruma operasyonunun parçasıydı.

 

İskender, omzunu hafifçe sıktı:

 

> “Dışarıdan yalnız görünsen de, adım başı seni izleyen gözler olacak. Çıkan her ses, gördüğün her yüz bize ulaşacak.

Sakın, sakın plansız hareket etme.”

 

 

Birden Mehram ve Eflal da yanlarına yaklaştı. İkisi de sessizdi ama bakışlarında aynı uyarı vardı.

 

Mehram, gözlerini kısarak:

 

> “Artık tek başına değilsin. Bu, sadece seni korumak değil… Oyunun yönünü değiştirmek için.”

 

Eflal, hafifçe başını eğdi:

 

> “Birileri seni düşman gibi görecek, bazıları da hedef gibi. Bizim için… İkisi de değilsin. O yüzden kendini buna hazırla.”

 

Alaca hiçbir şey söylemedi. Sadece kısa bir nefes alıp kapıyı açtı. İçeri adımını atarken, gölgelerde duran iki siluet hafifçe kıpırdadı—gizli ekip devreye girmişti.

 

Kapı kapanmadan önce Elçi’nin sesi kulaklıktan fısıldadı:

 

> “Artık yalnız değilsin… Ama aynı zamanda hiç bu kadar tehlikede olmamıştın.”

Kapı kapandı. Apartmanın koridorundaki ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı, yerini boğucu bir sessizlik aldı.

Alaca, montunu kanepeye bıraktı, ayakkabılarını çıkardı. Duvardaki saat, tik-tak… Tik-tak… Diye boşluğu dolduruyordu.

 

Mutfaktan gelen hafif deterjan kokusu, sanki evi uzun süredir kimsenin kullanmadığını hatırlatıyordu. Perdeler kapalıydı, loşluğun içinde bir adım attı.

Salondaki eski koltuğa oturduğunda, avuçlarını dizlerine koydu, bakışlarını yere dikti.

 

Ve o an, hiç istemediği bir şey oldu.

Gece, onu yavaşça geçmişe çekti.

 

 

---

 

FLASHBACK – Yıllar Önce

 

Küçük bir erkek çocuğu…

Yağmurlu bir akşam. Pencereden akan damlaları izliyor, elleriyle buğulu cama şekiller çiziyor. Arkada ince bir radyo sesi var; şarkının sözlerini bilmiyor ama melodisi hüzünlü.

 

Salonun köşesinde duran gri koltukta, Sessiz Baba oturuyor. Gazetesini okuyor gibi görünüyor ama gözleri sayfalarda değil, uzak bir noktada.

Küçük Alaca, yanına yaklaşıyor; elinde kendi çizdiği bir resim var.

 

Küçük Alaca (çekingen):

 

> “Baba… Bunu sana yaptım.”

 

 

Resimde, güneşli bir parkta el ele tutuşan iki kişi var. Küçük bir çocuk ve bir adam. Adamın yüzü belli belirsiz, sanki çizmeye cesaret edememiş gibi.

 

Sessiz Baba, gazeteyi indirip resme bakıyor. Yüzünde ne bir gülümseme ne de şaşkınlık… Sadece bakıyor.

Sonra resmi katlayıp sehpanın kenarına bırakıyor.

 

Sessiz Baba (soğuk bir tonla):

 

> “Derslerini bitirdin mi?”

 

 

 

Küçük Alaca, başını öne eğiyor.

 

> “Bitirdim…”

 

 

 

Adam tekrar gazetesine dönüyor. Kız çocuğu, sessizce odadan çıkıyor. Koridorda, gözlerinden yaş süzülüyor ama sesini çıkarmıyor.

O an, babalık kelimesinin sadece sözlükte var olduğunu, hayatında ise eksik kaldığını hissediyor.

 

 

Geri Dönüş – Şimdi

 

Alaca, kendine geldiğinde koltukta oturduğu yerde elleri hâlâ dizlerinde, omuzları hafifçe öne düşmüştü.

Boğazındaki düğümü yutkunarak bastırmaya çalıştı.

Kulağındaki cihazdan hafif bir cızırtı geldi ama kimse konuşmadı.

 

Sadece, dışarıdan geçen bir aracın farları pencereye vurdu; duvarda kısa bir anlığına beliren ışık, sanki çocukken hayal ettiği o “elini tutacak baba” siluetine benziyordu.

Ama ışık kayboldu, oda yeniden karanlığa gömüldü.

Nasıldı?