BÖLÜM 8: KARANLIK ADIMLAR "Bazı gölgeler, sadece güneşte değil, içimizde büyür."

05 Haziran 2026

BÖLÜM 8: KARANLIK ADIMLAR "Bazı gölgeler, sadece güneşte değil, içimizde büyür."

Kapı aralıktı. İçeriden hafif bir tıslama, sonra eski bir kasetin dönme sesi geldi. Eflal içeriye sessizce girdiğinde, loş odada yalnızca bir masa lambası yanıyordu. Mehram sırtı dönük halde kasete bakıyordu. Elinde bir not… Buruşturulmuş ama hala titrek parmakların arasında saklanan bir sır gibiydi.

 

Mehram, başı eğik, parmaklarıyla kenarı buruşmuş kâğıdı yokluyordu. Gözleri uzaklara dalmış, içinde bir yere tutunmaya çalışıyordu sanki. Eflal kapıyı usulca araladı, başını içeri uzattı. Onu orada, sessizliğin ortasında bulmak hem şaşırtmıştı hem de bir şekilde tanıdık gelmişti.

 

Yavaşça içeri girdi, kapıyı sessizce kapattı.

 

“Herkes seni soruyor,” dedi yumuşak bir sesle. “Ama ben... Sadece seni merak ettim.”

 

Mehram başını kaldırmadı önce. Gözleri nota kâğıdının kenarında dolaşmaya devam etti. Sonra dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.

 

“Bazen herkesin değil, birinin merakı yeterli gelir.”

 

Eflal hafifçe gülümsedi. Gözleri Mehram’ın ellerindeydi. Derin bir nefes aldı, adımını yakına attı. Piyanonun yanındaki tabureye oturdu.

 

“Sen hep böyle miydin? Kendini saklayan... Bir şey söylemeyip her şeyi hissettiren...”

 

Mehram, gözlerini onun gözlerine dikti.

 

“Hayır... Ben böyle olmadım.” Kısa bir duraksama. “Ama biri çıkıp kalbimi elinde tutunca, kelimeler saklanacak yer arıyor.”

 

Sözlerin ağırlığı odada yankılandı. Eflal gözlerini kaçırmadı. Nefesi kesilmişti sanki. Sessizlik uzadı. Sonra, parmakları tesadüfen onun parmaklarına değdi. Küçük bir kıvılcım gibi bir temas... Mehram gülümsedi. Elini geri çekmedi. Tam tersine, parmaklarını onun parmakları üzerine bıraktı. Sonra yavaşça piyanonun tuşlarına bastı. Hafif, fısıltı gibi bir melodi yayıldı odaya.

 

“Bir melodi çalsaydım sana,” dedi, gözleri Eflal ‘in gözlerinde, “sadece sen duyardın, değil mi?”

 

Eflal cevap verirken sesi neredeyse bir fısıltıydı.

 

“Zaten hep duyuyorum.”

 

O an, zaman durmuş gibiydi. Her şeyin anlam kazandığı, ama hiçbir şeyin tam olarak söylenmediği o sihirli aralık...

Mehram ellerini çekmeden bir süre bekledi. O an, aralarındaki çekim artık hissediliyordu.. Ama tam yakınlaşacakları anda sessizliği bölen bir ayak sesi geldi koridordan. Ardından kapı açıldı.

Bölüm: Dikenli Taç

 

İçeriye bir çift ellerin alkış sesi yankılanarak girdi. Tiz, keskin ve alaycıydı. Alaca, kapının eşiğinde dimdik duruyordu; yüzünde sahte bir tebessüm, bakışlarında ise ince bir savaş ilanı vardı.

 

“Tebrik ederim,” dedi, sesi neredeyse bir tiyatro oyuncusunun tonuyla yankılandı. “Ne hoş bir tesadüf. Müzik odasında aşk… Ne kadar etkileyici. Notalarla mı yaşıyorsunuz aşkı, yoksa birbirinizle mi? Gerçekten merak ediyorum.”

 

Eflal, oturduğu tabureden ani bir hareketle kalktı. Yüzü öfkeyle gerilmişti, gözleri parlıyordu. “Sen ne saçmalıyorsun yine?” dedi, sesi çatlamıştı. “Git buradan, Alaca!”

 

Mehram bir adım ileri çıkarak Eflal ‘in kolunu zarifçe tuttu. Sakin, ama dolu bir sesle, “Bırak,” dedi. “Onun öfkesi sana değil, kendine… Yanında olamadığı için, bu yarışmaya seninle birlikte katılamadığı için, içinde yanıp duran kıskançlığa.”

 

Alaca, bir an durdu. Yüzünde, ne olduğunu tam çözemediği kısa bir kırılma belirdi. Sonra çabucak toparlandı. Gözlerini kısmış, elindeki boncuk işlemeli küçük bir objeyi sallıyordu.

 

“Kendine bu kadar güvenme, Mehram Bey,” dedi soğukça. “Eflal ‘in başına bir taç takmakla olmuyor bu işler. Sahne gösteri değil, gösteri işi hiç değil. Bu kadar dikkat çekmeye çalışman neden? Neden kendini bu kadar ispat etmeye çalışıyorsun?

 

Mehram tam yanıt verecekken, Eflal onun kolunu sıktı. Gözleri Mehram’a çevrilmişti, sesi titremiyordu ama içinde biriken sorular, kelimelere sığmıyordu. Mehram ona dönerek,

 

“Sadece bir şey bilmek istiyorum,” dedi. “Saatlerce burada laf oyunlarıyla uğraşamayacağım. Bu kaset ve notlar... Senin işin mi, ?

Alaca?”

 

Alaca, şaşkın bir nefesle geri çekildi. Gülümsemesi solmuştu. “Benim böyle ucuz numaralarla işim olmaz,” dedi gururla. “Ben bir şeyi söyleyeceksem, yüzüne söylerim. Eflal... Dikkatli ol. Bu kadar düşmanı olan biriyle aynı sahnede durmak bir şey... Ama aynı havayı solumak başka bir şey.”

 

Son cümlesini ince bir kinle bitirip arkasını döndü ve salonu terk etti.

 

Sessizlik birkaç saniye sürdü. Sonra Eflal döndü, gözleri hâlâ sabit bir noktada takılı kalmış Mehram’a dikildi.

 

“Mehram... Ne kaseti? Ne notu? Bilmem gereken bir şey mi var?”

 

Mehram, bir an nefesini tuttu. Sonra gözlerini kaçırdı.

 

“Şu an bilmene gerek yok,” dedi yavaşça. “İnan bana, ben de tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Ama şimdi gitmem gerek…”

 

Bir şey daha söylemeden, kapıya yöneldi. Parmak uçları klavyenin yanından geçti ama hiçbir nota dokunmadı.

 

Ve müzik odasında, ardında yalnızca Eflal ‘in zihninde çalan sessiz bir melodi kaldı.

Gecenin Alacasında

 

Saat geceyle sabah arasında bir yerdeydi. Gökyüzü ne tam karanlıktı ne de aydınlık; yıldızlar solgun birer mum gibi titriyor, şehir uykunun ince ipliğinde asılı duruyordu. Rüzgâr, ağaçların arasında usulca dolanıyor; zaman sanki nefes almadan sadece izliyordu.

 

Mehram yürüyordu. Ayakları nereye gittiğini bilmeden adımlıyordu sokak taşlarını, ama zihni çoktan karar vermişti. İçindeki gizemi, çözülemeyen o notayı, cevapsız kalan o hissi susturmak istiyordu. Ama susturamıyordu. Ve işte… Kendini Eflal ‘in kaldığı yurdun önünde bulduğunda, içinden bir ses şöyle fısıldadı:

“Buradayım, çünkü huzurun tam ortasındayım.”

 

Başını kaldırdı. Yurdun ikinci katında bir pencere açık kalmıştı. Camın ardında, sarı ışığın içine gömülmüş silik bir gölge vardı. Saçları omzundan aşağıya süzülüyor, bakışları boşluğa değiyordu. O, Eflal’di.

Ve her şeyin ortasında, sadece o vardı.

 

Eflal pencerenin kenarında durmuştu. İç çekişi, geceye karışıyordu. Zihni bulanıktı; ama kalbi netti.

Mehram.

Adını içinden geçirdiğinde, bir ürperti omurgasından yukarı tırmandı. Ansızın bir his, bir dürtüyle aşağıya baktı. Gözleri, önce karanlığa alışamadı. Sonra… Onu gördü.

Mehram.

Gecenin içinde, siyah paltosuyla gölgelerle bütünleşmişti. Âmâ gözleri... Gözleri, Eflal ‘in kalbinin tam ortasına saplandı. İfadesi sanki şöyle diyordu: “Aşağı gel.”

 

Yüzünde hafif bir gülümseme… Ama bildiğin gülümsemelerden değil.

İçinde bir meydan okuma, bir davet ve biraz da yarım kalmış bir hikâye vardı.

Bakışları ne yüksek sesle çağırıyor, ne de bir söz söylüyordu. Ama Eflal ‘in içinden geçen tek şey belliydi:“O burada. Gerçekten burada.”

Yutkundu. Kalbi, göğsüne sığmıyordu. Gözlerini bir kez daha kırptı.

Hayal mi? Hayır.

Mehram oradaydı. Ve onu bekliyordu.

Bir kararlılıkla geri çekildi pencereden an ne düşünceleri umursadı, ne de geride bırakacaklarını. Parmak uçlarında yürüdü. Yurdun koridoru loş bir uykudaydı. Adımları yere değmeden geçiyordu sanki. Sessiz. Gölge gibi.

 

Kapıya yaklaştı. Elini tokmağa uzatırken durdu. Nefesini tuttu. İçinde bir yankı vardı, “Bu bir başlangıç.”

Ve usulca, kimseye görünmeden, hiç kimseye değmeden yurdun ağır demir kapısından dışarı adım attı. Dışarıda, gece artık daha başka kokuyordu. Ve orada, birkaç adım ötede, Mehram hâlâ onu izliyordu. Gözlerinde bir sır, dudaklarında hafif ama etkileyici bir gülümseme vardı.

Birbirlerine yaklaşmadılar hemen. Sadece durdular. Ve gecenin ortasında, sessizlik birdenbire en yüksek ses oldu. Bazen en anlamlı söz, gökyüzüne bırakılan sessiz bir dilekte saklıdır.”

 

Akşamın morla karışan tonları yavaşça yere iniyordu. Sessizce yürümeye başlamışlardı. Ayak sesleri kaldırımla buluşuyor, yan yana yürürken aralarında esen rüzgâr sadece sessizliği fısıldıyordu. Ne Eflal konuşuyordu, ne de Mehram… Ama adımları aynı ritimdeydi. Sanki yıllardır birbirlerinin yoluna denk düşmüş gibiydiler.

 

Bir tepeye geldiler. Vişne çarşısının hemen yukarısında, şehri gören ıssız bir alan. Kimsenin olmadığı bir yerde, sadece onlar ve ellerindeki küçük bir kutu...

 

Eflal kutudan bir şey çıkardı.

Dilek feneri.

 

> “Yakmak ister misin?” dedi sessizce.

Mehram bakışlarını kaçırmadan, ama sesi yumuşak:

“Bir dileğim varsa... Bu gecede saklı kalsın isterim.”

 

 

 

Feneri birlikte tuttular. Kibritin ucunda bir kıvılcım yandı.

Karanlık gökyüzü hafifçe aydınlandı.

 

Tam feneri bırakacaklardı ki, Eflal bir anda durdu. Parmakları fenerin kenarında titredi. Gözlerini gökyüzünden kaçırıp yere indirdi.

Sesinde, çocukluğun kırık aynasından yansıyan bir çatlak vardı:

 

> “Ben… Küçükken her dilek fenerine bir umut yazardım. Hep annem gelirdi aklıma. Sıcak elleri, saçlarıma karışan o lavanta kokusu… Bir sabah uyanıp gitmişti. Ne bir mektup, ne bir açıklama. Sadece sessizlik kaldı ardında… Küçük bir çocuğun cevap bulamayan gözleri gibi kaldım ben. Her yıl bu zamanlarda bir fener yakardım. Belki gökyüzü anneme dokunur da, yolu bulur diye. Ama o hiç gelmedi.”

 

 

 

Yutkundu, sesi inceldi:

 

> “Biliyor musun Mehram… O zamanlar gökyüzünü annem sanırdım. Ona her şeyi anlatırdım. Çünkü insanlar yorulurdu, ama bulutlar hep dinlerdi. Belki bu yüzden hâlâ bir fener yakarken kalbim sızlar. Çünkü bazı dilekler gerçekleşmez. Sadece içimizde yankı olur…”

 

 

 

Mehram başını eğmiş, gözlerini Eflal ‘den ayıramıyordu.

Bir şey söylemedi, çünkü bazı duyguların dili olmazdı.

Ama tam o anda, Eflal ‘in yanına yavaşça yaklaştı. Parmakları onun titreyen ellerine dokundu.

 

> “Ben buradayım,” dedi sessizce. “Ve eğer bir daha fener yakarsan… Yalnız olmayacaksın.”

 

 

 

Gökyüzüne yükselen fener, artık sadece bir dilek değil, iki kalbin ortak sessizliğiydi.

Ve o gece gökyüzü, ilk defa gerçekten birini duydu.

Eflal ‘in sözleri gökyüzünden değil, doğrudan Mehram’ın kalbine çarptı.

O an, karşısındaki kızın sadece güzel bir ses ya da tesadüfen koruduğu biri olmadığını anladı.

Eflal ‘in içindeki boşluğu, bir fener gibi taşıdığını gördü.

Ve onun sessizliğinde bile yankılanan o müziği—o hiç unutamadığı sesi—ilk kez bu kadar net duydu.

 

Mehram, başını hafifçe kaldırdı.

Gökyüzüne yükselen fenerin ardından baktı.

Ama gözleri çoktan bir başka ışığa, Eflal’e kilitlenmişti.

 

> “Bazı insanlar karanlıkla tanışınca parlar,” diye düşündü içinden.

“Ve bu kız… Karanlığın içinden geçerek ışık olmuş. Sessizce, kimseden yardım beklemeden.”

 

 

 

Eflal hafifçe başını çevirip Mehram’a baktığında, gözlerinde gecenin maviliğine sinmiş bir güven vardı.

Sanki bu defa, dileği gökyüzüne değil, yanındaki çocuğa teslim etmişti.

Ve bu teslimiyet, Mehram’ın içini ilk kez yakmıyor… İyileştiriyordu.

 

Hiç konuşmadan yürümeye devam ettiler.

Ama aralarında konuşulmamış bir şey büyüyordu:

İki yalnızlığın birbirini fark edişi…

Ve belki de, iki kırık kalbin aynı ritimde atmaya başlaması.

Yürüyüş yolu ağaçlarla çevrili, sararmış yaprakların sessizce toprağa indiği bir koridordu adeta. Gece, yumuşak bir sessizlikle üzerlerine çökmüştü. Fener çoktan gözden kaybolmuştu ama bıraktığı ışık, Eflal ‘in yüzünde hâlâ titriyordu sanki.

 

Bir banka oturdular. Sessizlik, ikisini de sarmalayan bir battaniye gibiydi. Konuşmalarına gerek yoktu ama bu kez Eflal, kendi gönlünden dökülen kelimelere engel olamadı.

 

“Bir keresinde… Biri bana, ‘Kırıldığın yerden ışık sızar’ demişti,” dedi kısık bir sesle.

“Uzun zaman önceydi. Herkes beni güçlü sanırdı ama beni en çok geceler zorlardı. Sadece yastığım bilirdi ne hissettiğimi. Bir gün bir fener dileği tuttum; biri beni gerçekten görsün diye... Ama fener sönmeden düşmüştü yere. O an inanmıştım; kimse gelmeyecek diye.”

 

Mehram, o sırada bakışlarını ondan ayırmadı.

Gözlerinde, Eflal ‘in fark etmediği bir tutku kıvılcımı vardı.

Onunla birlikte geçmişte acı çeken, şimdi yanında sessizce iyileşmeye çalışan bir çocuk gibi…

Belki de ilk kez, gerçekten gördüğü birini izliyordu.

 

“Şimdi…” dedi Eflal, gözlerini gökyüzünden Mehram’a çevirerek.

“İlk kez biriyle birlikte o gökyüzüne bakıyorum. Ve dileğim… Bu sefer yere düşmedi.”

 

Mehram başını eğdi, gülümsedi. Sessizce avucunu açtı.

“Benim dileğim hâlâ avucumda duruyor,” dedi usulca.

“İstersen, bu kez ikimiz için tutalım. Aynı anda, aynı yerden...”

 

Eflal avcuna kendi elini yerleştirdi.

Sözsüz bir anlaşma gibiydi bu.

Gecenin ortasında sessizce atılmış bir yemin.

 

O an gökyüzünde hiçbir yıldız kaymadı.

Ama kalplerinin içinde bir şey hareket etti:

Korkunun yerini alan bir güven…

Sessizliğe fısıldanan bir aşk.

Gecenin en sessiz saatleri...

Zaman, ikisinin etrafında ağır ağır dolaşıyor gibiydi. Ne rüzgâr konuşuyordu ne de yapraklar kımıldıyordu. Bank, sadece bir tahta parçası değil; iki kalbin birbirine biraz daha yaklaştığı, dünyadan saklanmış küçük bir yer olmuştu.

 

Eflal konuşmayı bırakınca başını omzuna yasladı. Yorgunluğu, huzurla karışmıştı. Gözleri yavaşça kapandı. Mehram, onun başının kendi omzuna kayışını hissettiğinde, kalbi öyle bir çarptı ki susturmak istese de sesi boynuna kadar yükseldi.

İlk kez, sessizlik bu kadar gürültülüydü.

 

O da başını hafifçe yasladı. Kıpırdamadı. Zamanın akışına karşı bir meydan okuma gibi, sadece Eflal ‘in nefesini dinledi. Yüzünde bir gölge gibi gülümseme vardı.

Gecenin içinden sabahın ilk tonları süzülmeye başlamışken, Eflal ‘in saçlarının birkaç teli alnına düşmüştü. Mehram, bir eliyle usulca saçlarını geriye doğru itti.

 

Parmak uçlarıyla nazikçe saçlarını okşarken, gözlerini ondan alamadı.

Fısıltı gibi, neredeyse rüzgârın bile duyamayacağı bir sesle eğildi:

 

“Hayatıma hoş geldin... Vişne Kraliçesi.”

 

Sonra kendi gözleri de ağırlaştı.

Başını yavaşça Eflal ‘in başına yasladı.

Gecenin son feneri gökyüzünde titrerken, bankta iki kalp sessizce sabahı karşılarken Alaca için gece çok uzundu.

Alaca, gri paltosunun yakasını kaldırıp rüzgâra karşı ilerledi. Terk edilmiş tren istasyonunun paslı levhası, rüzgârın uğultusuyla hafifçe sallanıyordu. Beton duvarlar yosun tutmuş, rayların arası kuru yapraklarla dolmuştu. Burası, herkesin unuttuğu bir yerdi—ama onun için bazı şeylerin başladığı yerdi.

 

Köşede bir siluet belirdi. Siyah montlu, yüzü gölgede kalmış bir adam. Her zamanki gibi çantasını taşıyordu, gözlerinde ise tekinsiz bir sükûnet vardı.

 

Alaca birkaç adım kala durdu. Gözlerini adamın çantasına dikti.

“Yine geç kaldın,” dedi adam, sesi ne sertti ne dostça.

 

Alaca, iç geçirdi. “Zamanın bir önemi yok. Söylenecek çok şey var.”

 

Adam sessizce çantayı açtı. İçinden koyu renkli bir dosya çıkardı ve uzattı.

“Yeni talimatlar,” dedi. “Bu sefer daha dikkatli olman gerekecek.

 

Alaca dosyayı aldı, elleri biraz titriyordu. “Ne zaman göreceğim onu?”

 

Adam bir adım geri çekildi. Gözlerini kaçırmadan konuştu:

“O, görmek için değil… İzlemek için vardır.”

 

Alaca’nın yüzündeki gerginlik öfkeye döndü. “Ben onun köpeği değilim.”

 

Adamın gözleri kıstı. “Ama onun kanısın. Unutma, o bir zamanlar devletin içindeydi. Sonra... İhanete uğradı. Şimdi her şeyin bir adım önünde. Sen de onun planının içindesin.”

 

Alaca dosyayı kolunun altına sıkıştırdı. “Bu plan, benim hayatımı yok ediyor. Her gece başka biriymişim gibi yaşıyorum. Ne zaman bitecek bu oyun?”

 

Adam eğildi, sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.

“Bu oyun değil. Bu onun savaşı. Sen ise cephanesi.”

 

O an Alaca’nın içi buz kesti. Bir adım geri attı. Dudaklarını kıpırdatmadan, sadece gözleriyle sordu: “Ben... Onun için bir tehdit miyim?”

 

Adam başını hafifçe salladı. “Senin ne olacağını hâlâ bilmiyor. Ama seni izliyor. Her adımını.”

 

Bir anlığına, tüm dünya sustu. Rüzgâr kesildi, tren rayları bile nefesini tuttu sanki. Alaca gözlerini kısmış, uzaklara bakıyordu.

“Ben onun karanlığında büyümek zorundayım, değil mi?” diye sordu sessizce.

 

Adam hiçbir şey demeden uzaklaşmaya başladı. Yavaş, ölçülü adımlarla.

 

Alaca, elindeki dosyaya baktı. Ardından başını kaldırıp boş raylara baktı...

Ama gölgede ne kadar kalabilirdi bir insan, kendi sesini kaybetmeden?

 

Dosya, Alaca’nın odasında, masasının tam ortasında duruyordu. Üzerindeki soğuk mürekkep izleri hâlâ kurumamıştı. Sayfaları yavaşça çevirdi. Her biri farklı isimler, bağlantılar, notlarla doluydu. Ama bir fotoğraf... Tam ortadaki o tek kare fotoğraf, ellerinin titremesine neden oldu.

 

Fotoğrafta, okulun bahçesi vardı. Sayra, Aral ve Mehram… Ama bir köşede oturan başka biri daha: Eflal.

 

“Eflal?” diye fısıldadı Alaca, gözbebekleri büyürken. Fotoğrafın arkasında kısa bir not vardı, kodlu bir mesaj gibi:

“Zayıf halka, duvarı yıkan ilk çatlağın yeridir.”

 

Dudaklarını ısırdı. Parmak uçları beyazlayana dek dosyayı sıktı. Eflal’e mi zarar vereceklerdi? Ya da onu bir araç olarak mı kullanacaklardı? Yoksa… Başka bir şey mi vardı?

 

Alaca ayağa kalktı. İçinde tuhaf bir duygu büyüyordu—öfke, endişe, koruma arzusu… Ama hepsi aynı kişiye karşı değildi. Bazıları Eflal’e dokunanlara karşıydı.

 

Ama hâlâ en çok bilmek istediği şey şuydu:

“O bunu neden istiyor?”

 

Kafasının içinde o adamın sesi yankılandı yine:

“Bu onun savaşı… Sen ise cephanesi.”

 

Bölüm: Sisli Emir

 

Gece, şehrin nefesini tuttuğu o saatlerde başlıyordu.

 

Terk edilmiş tren garı, zamanın bile uğramaktan vazgeçtiği bir yer gibiydi. Paslanmış raylar, kırık dökük banklar, duvarlarına yapışmış yılların yorgunluğu… Her şey suskundu. Sadece aralardan geçen rüzgârın sesi vardı, bir de lambaların titreyen ışığında yankılanan adımlar.

 

Alaca, siyah kapüşonlu montunun içine gömülmüş halde ilerliyordu. Adımları kararlıydı ama temkinli. Elindeki siyah deri çanta, göründüğünden daha ağır bir yük taşıyordu. Sırlarla dolu.

 

Karanlık bir köşede biri onu bekliyordu. Yüzü tam seçilmiyordu. Gölgelerin içine doğmuş gibiydi. Gözleri vardı sadece — hareketsiz, hesap yapan ve güvenmeyen gözler.

 

Alaca yaklaştı. Göz göze geldiler. İsim yoktu, selam yoktu. Sadece görev vardı.

 

Adam kısa bir baş hareketiyle onu selamladı. Ardından konuştu, sesi pürüzsüz ama buz gibiydi:

 

“Dosya sende mi, Siyah Güvercin?”

 

Alaca çantayı adamın uzattığı metal kutuya bıraktı. Ardından kısaca konuştu:

 

“Görüntüler orada. Son yedi güne ait. Tüm güvenlik kamerası kayıtları ve izleme frekansları silindi. Takip edilmedim.”

 

Adam kutuyu alırken başını eğdi. “İyi iş. Sessiz Baba memnun olacak.”

 

Alaca bir an durdu. Sanki bu ismi duyunca göğsüne hafif bir ağrı saplandı. Ama belli etmedi. Gözlerini çevirdi, boğazını temizledi.

 

“Onu ne zaman göreceğim?” dedi. Sesi ilk kez yumuşadı.

 

Adam hiç tereddüt etmeden cevapladı:

“Görüştüğünüzde seni görecektir.”

 

Bu cümle, havaya asılı kalan bir tehdit gibiydi. Alaca başını eğdi, saygıyla ama sorgular gibi.

 

“Yeni görev?” diye sordu.

 

Adam bir zarf çıkardı. Kenarı yanık, üzerinde hiçbir yazı olmayan bir zarf. Ona uzattı.

 

“Bu sadece başlangıç. Şehirde bazı kapılar açılıyor. Ve biz… Anahtarları toplamaya başlıyoruz.”

 

Alaca zarfı aldı. Cebine koydu. Ardından tek bir kelime etmeden uzaklaştı. Sisin içinde, kendine ait olmayan bir hayalet gibi kayboldu.

 

Geriye sadece rayların sessizliği ve karanlık kaldı.

 

 

Tren garından ayrıldıktan sonra, Alaca karanlık sokaklarda ilerlemeye devam etti.

Cebindeki zarfın ağırlığı, adımlarını ağırlaştırıyordu.

 

Köhne bir pasajın önünde durdu. Eskimiş tabelada şu yazılıydı:

 

"Vişne Çarşısı — Alt Geçit Girişi."

 

Alaca derin bir nefes aldı.

Burada onu biri bekliyordu.

Zarfın içinde ne olduğunu bilmese de, nereye götüreceğini biliyordu: Alt Geçit'e.

 

Paslı demir kapıyı itti. İçeriye adımını attığında nemli toprak kokusu, eski meyve kasalarının küf kokusuna karışmıştı.

Ayak sesleri yankılandı.

 

Ve bir köşede...

Sıska bir adam, dizlerine kadar çekilmiş paltosuyla, çürük bir tezgâhın arkasında bekliyordu.

Yüzü solgundu, gözleri ise fazlasıyla canlı.

 

“Geç kaldın, Siyah Güvercin.” dedi, sesi yankılanarak.

“Zamanımız az.”

 

Alaca başını salladı.

Cebinden zarfı çıkarıp adama verdi.

 

Adam zarfı aldı, hiç açmadan ceketinin içine gizledi.

Sonra hafifçe gülümsedi.

Ama bu gülümsemenin altında tuhaf bir şey vardı:

Bir ihanetin, bir kapanın kokusu.

 

Tam o anda, Alaca bir şeyin ters gittiğini hissetti.

İçgüdüleri, bir avcının nefesini ensesinde hissetmek gibiydi.

 

Adam fısıldadı:

 

“Bizi izliyorlar.”

 

Ardından ani bir patırtı.

Yukarıdan, çatlamış tavanın arasından bir gölge sarktı.

 

Alaca refleksle geri çekildi.

Tabancasını çekti.

Ama çok geçti — iz sürücüler, onları bulmuştu.

 

Vişne Çarşısı artık güvenli değildi.

 

Çatışma - Vişne Çarşısı Alt Geçidi

 

Alaca geri çekildi.

Tabancası elindeydi ama hedefler net değildi.

Gölgeler hareket ediyordu — üç, belki de dört kişi.

 

İlk kurşun yankılandı.

Tozlu tavanı delip geçen bir mermi, duvarı sıyırarak yere düştü.

Alaca eğildi, hızla kenara yuvarlandı.

 

Sıska adam bağırdı:

"Bizi satmadım! Yemin ederim satmadım!"

 

Ama sesini yankılar yuttu.

İhanet çoktan işlenmişti.

 

İkinci kurşun daha yakın geçti.

Alaca, duvara yaslanarak nefesini tuttu.

Gözleri çabucak yolu taradı:

Dar bir servis kapısı.

Kaçış şansı.

 

Sırtını duvara vererek kaydı, nişan aldı.

Bir gölge yaklaşırken iki el ateş etti.

Çığlık karıştı sessizliğe.

Biri yere düştü.

 

Hiç zaman kaybetmedi.

Kapıya yöneldi, araladı.

Paslı menteşeler inledi ama bu sefer aldırmadı.

 

İçerisi karanlıktı.

Birkaç adım attıktan sonra arkasında kalan çatışma sesleri boğuldu.

Sadece kendi nefesini duyuyordu.

Ve o nefesin içine karışan başka bir şey vardı:

Yaklaşan bir fırtınanın uğultusu gibi bir tehlikeydi.

 

Güneş doğduğunda, kuşlar henüz cıvıldamaya başlamıştı.

Eflal gözlerini açtığında, Mehram’ın hâlâ yanındaydı.

Ve omzuna hafifçe yaslanmıştı...

Gözleri kapalıydı ama dudaklarında, gece boyunca söylenmeyen ama kalbinde duran o cümle vardı:

“Buldum.”

Güneş, sabaha kırık altın tonlarıyla dokunurken, Mehram’ın kirpiklerine düşen ışıklar onu usulca uyandırdı. Gözlerini hafifçe araladı.

Yanında, hâlâ başı omzunda duran Eflal ‘in nefesi düzenli ve sakindi. Bir an, gerçekten rüyada olduğunu sandı.

Ama rüya değildi.

Bu sabah, her sabah gibi değildi.

Yanı başında uyuyan bir sessizlik vardı; kalbinde yıllardır yer arayan bir huzur gibi.

 

Dikkatlice doğruldu, Eflal ‘in başını incitmeden omzundan kaydırdı.

Gözlerini açan Eflal, ilk gördüğü şeyin Mehram’ın yüzü olduğunu fark edince mahcup bir gülümsemeyle toparlandı.

 

“Sanırım... Biraz fazla rahat ettim,” dedi utanarak.

 

Mehram gözlerinin içine baktı, gülümsedi. “Keşke her sabah böyle başlasa,” dedi usulca.

Gözlerinde gece boyu biriken tüm kelimeler parlıyordu.

 

Sessiz bir birkaç saniye sonra Eflal ayağa kalktı, hafifçe gerindi. “Simit mi yesek?” dedi neşeyle.

Mehram başını salladı. “Ve çay. Sabah sabah simit çaysız olur mu hiç?”

 

Beraber çarşıya yürüdüler. Arnavut kaldırımlı sokakta yan yana adımlarken, sessizlik bu kez doluydu.

Sanki her adım, biraz daha yakınlaştırıyordu onları.

Simitçiden dumanı tüten taze simitleri aldılar, çay ocağının yanındaki ahşap taburelere oturdular.

 

“Bu sabah... Başka,” dedi Eflal çayı karıştırırken.

 

Mehram onu süzdü. “Evet... Çünkü bu sabah ilk defa biriyle aynı sabaha uyandım. Gerçekten.”

 

Eflal gözlerini kaçırdı. Yüzünde hafif bir pembe, çayın buğusuna karıştı.

 

Bir süre sessizce yediler. Sonra Mehram eğildi, Eflal ‘in bileğine dokundu. “O fenerin hikâyesi var ya... Bu sabah o hikâyeye bir nokta değil, bir virgül koyduk bence. Çünkü daha yazılacak çok cümle var.”

 

Eflal sustu. Ama sustuğu yerden kalbi konuşmaya devam etti.

 

Simit bitince okul yoluna koyuldular.

İlk kez aynı yolda yürür gibi değil, aynı hikâyenin içinde ilerliyormuş gibiydiler.

İki ayrı sayfadan çıkıp, aynı satıra yazılmışlardı artık.

 

Okul binası sabah güneşini yeni yeni içine çekiyordu. Mermer basamaklara düşen gölgeler uzundu; her adımda biraz daha yaklaşan gençliği haber verir gibiydi.

 

Eflal ile Mehram, okulun girişine doğru yürürken aralarında konuşulmayan ama hissedilen bir şey vardı. Yan yana değil, aynı hizada değil... Ama aynı ritimde yürüyorlardı. Her adımda ayarlanmış bir uyum.

 

Giriş kapısının yanında Sayra çantasını açmış, defterini arıyordu. Aral ise duvara yaslanmış, güneşe gözlerini kısmış bir halde Sayra’yı seyrediyordu.

 

"Yani cidden, bu çantanın içi kara delik. Geçen gün içine tost düşürdüm, hâlâ bulamadım," dedi Sayra, homurdanarak.

 

"Bence o tost şu an başka bir evrende kahvaltı oluyor," dedi Aral gülerek.

 

"Aral, yine başka bir evrende , başka bir hayaldesin inan ki senin hayallerin bile pahalı," diye karşılık verdi Sayra göz devirmesiyle.

 

Tam bu sırada, okulun kapısında yan yana gelen Eflal ve Mehram göründü. Sessiz bir uyumla, sanki aynı rüyadan uyanmışlar gibi. Gülümseyişleri birbirine benziyordu.

 

Sayra, ilk fark eden oldu.

 

"Oo... Birlikte sabah yürüyüşü mü? Yoksa gizli görevden mi dönüyorsunuz?" dedi, sesi tatlı dokundurmalarla doluydu.

 

Aral hemen atıldı. "Yok, Sayra, bence bunlar gece gizli ajan olup sabah normal öğrenciye dönüyorlar."

 

Umay bir şey söylemedi. Gözleri Eflal’deydi. Ama aslında baktığı yer göz değil, derin bir hayal kırıklığıydı.

 

Eflal ‘in yanaklarındaki o pembelik... Mehram’ın ona bakarken hafifçe gülümsemesi...

 

Bir anlığına nefesi sıkıştı. Kalbinin içinde sert bir kıpırtı oldu.

Sanki biri içten içe "olamaz" demişti.

 

Ama yüzüne gülümsemeyi sürdürebilmek için çaba gösterdi.

 

"İyi sabahlar," dedi Umay sessizce.

Ama sesi, kalbi gibi çatlamıştı.

 

Eflal başını salladı. Gülümsedi.

Mehram ise bir bakış attı, sonra hemen gözlerini kaçırdı.

 

Ve sonra... O anın içinden geçip okulun kalabalığına karıştılar.

 

Kalabalık koridor, okulun sabah curcunasına karışmışken beklenmedik bir ses yankılandı.

 

“Vay Eflal Hanım! Okulda köşe kapmaca, sokakta el ele! Ne tatlı sahneler bunlar böyle!”

 

Ses, taş duvarlarda tok bir tokat gibi çınladı.

 

Herkes aynı anda döndü.

 

Alaca, saçlarını savurarak ilerliyordu. Gözleri öfke dolu, dudaklarında sinsi bir tebessüm.

 

Eflal bir an dona kaldı. Adımları geri kaçmak ister gibi tereddütle titredi. Kalabalık yavaş yavaş susmuştu. Herkesin gözleri artık ondaydı. Hatta nefesler bile tutulmuştu sanki.

 

Alaca sesini daha da yükseltti:

 

"Gece sabah yürüyüşleri, sıcak çay eşliğinde kalbe dokunuşlar... Eflal sen bayağı rolüne kaptırmışsın kendini! Neydi, gizli gizli yok oluyordun ya, o 'yokluk' kısmı biraz eksik olmuş sanki!"

 

Eflal ‘in yüzü bembeyaz kesildi. Gözleri nemlendi, ama ağlamadı. Sadece derin bir utançla, başını önüne eğdi. Kalabalığın içinden bir yol açıldı sanki adımlarını hızlandırdı. Koşmaya başladı.

 

Hiçbir yere bakmadan, sadece uzaklaşmak için koştu.

 

Ayak sesleri taş zeminde yankılanırken, yönünü biliyordu:

Kütüphane.

 

Sessizliğe sığınabileceği tek yer.

 

Arkasında yankılanan seslere aldırmadan kütüphaneye girdi, rafların arasına gizlendi, soluk soluğa kaldı. Kalbi, yerinden fırlayacak gibi atıyordu.

 

Tam o anda…

 

Mehram ilerledi. Kalabalığın önüne geçti. Alaca’yla göz göze geldi.

 

"Ne yapmak istiyorsun sen?" dedi sesi buz gibi.

 

Alaca kıkırdadı. "Senin oyununu bozmak ne zamandır suç?"

 

"Bu bir oyun değil. Bu benim hayatım."

 

"Hayat diyorsun yani. Güzelmiş," dedi Alaca, ardından alayla ekledi: "Senin için neyse artık. Ben sadece gerçekleri gösterdim. Dürüstlük seni niye bu kadar kızdırıyor?"

 

Mehram bir adım attı, gözlerinde parlayan öfke herkesin içine ürperti gibi indi.

 

“Sen... Sadece kıskanıyorsun. Herkesin içinde ona bunu yaşatmak, karakter değil acizliktir.”

 

Alaca’nın eli bir anlığına kıpırdadı. "Ne sanıyorsun kendini ha? Prens misin? Bütün kalplerin sahibi?"

 

Mehram’ın yumruğu önce sözlerden hızlı davrandı. Alaca’nın yanından geçen sert hava, anında gerilimi zirveye çıkardı.

 

Sonra… Yumruklar konuştu.

 

İlk vuruş, ikincisi ve aniden yükselen çığlıklar.

 

“Mehram dur!”

“Alaca yapma!”

 

Aral yetişti, kolunu araya soktu. Sayra, çığlık atarak iki tarafı ayırmaya çalıştı. Umay, donmuş bakışlarla sahneyi izledi, sonra kendine geldi ve koşup Mehram'ı geri çekti.

 

“Yeter!” dedi Umay, sesi titrekti ama gözleri kararlıydı. “Burada kavga ederek kimseyi koruyamazsın.”

 

Kalabalık gitgide büyüdü. Öğrenciler etraflarını sarmıştı, herkes olanı izliyordu.

 

Ama Mehram bir tek şeyi göremiyordu.

 

Eflal’i.

 

Kalabalığın içinde yoktu.

 

Ve bu eksiklik, kavganın sesinden daha derin bir sessizlik gibi Mehram’ın içinde yankılandı.

 

Eflal, kütüphanenin en arka rafına sığındı.

Kimsenin göremeyeceği, hatta belki de unuttuğu bir köşeye çömeldi.

 

Sırtını soğuk duvara yasladı.

Dizlerini karnına çekti.

Kollarıyla kendini sardı.

Gözlerini sımsıkı yumdu.

 

Ve sustu.

 

Ama kalbi sustu mu?

 

Hayır.

 

İçinden geçenleri tutamadı artık.

Sanki bütün kelimeler boğazına düğümlendi, sonra yavaş yavaş döküldü içine doğru:

 

> “Neden böyle oldu?

Ben sadece sakince yaşamak istemiştim.

Görünmeden, kimseye bulaşmadan…

Gizlice sevmek, gizlice iyileşmek, gizlice geçip gitmek istedim hayattan.

Ama olmadı.

Sen geldin.”

 

 

 

Gözlerinden yaşlar süzüldü.

 

> “Mehram…

Sen geldin ve her şeyi karıştırdın.

Kalbimin sessizliğine adını yazdın.

Yüzüme baktığında, içimde yıllardır dokunulmamış bir yer titredi.

Ben korktum.

Çünkü daha önce hiç kimse beni böyle görmemişti.”

 

 

 

Dizlerine başını koydu.

Sesi neredeyse fısıltıydı artık:

 

> “Senin yanında olmak istedim, evet…

Ama aynı zamanda senden kaçmak da…

Çünkü korkuyorum.

Birine güvenmenin, sonra da o güvenin ellerimden kayıp gitmesinin nasıl bir acı olduğunu biliyorum ben.”

 

 

 

Bir kitap düştü uzaktan. Ses yankılandı ama o hiç kıpırdamadı.

 

> “Ve şimdi…

Herkesin içinde paramparça oldum.

Alaca’nın sözleri gibi keskin bakışlar üzerime saplandı.

Beni yanlış anladılar.

Beni tanımadan yargıladılar.

Yine susmam gerekti.

Yine içime attım her şeyi.

Ama…

Bu kez içimde bir şey kırıldı.

Ve biliyor musun, o kırılan şey…

Benim çocukken bile koruduğum son yerdi.”

 

 

 

Gözyaşları kitaplara damladı.

 

> “Mehram…

Beni bulma.

Çünkü bulursan…

Gözlerimde seni ne kadar sevdiğimi görürsün.

Ve ben o bakışı kimsenin görmesini istemiyorum.

Çünkü bu kez…

Sevdiğim şey, benden çok daha fazlasını hak ediyor.

Ama ben...

Sadece susuyorum.”

Kitap düşerken çıkan tok ses, kütüphanenin derin sessizliğinde yankılandı. Eflal, başını kaldırmadı önce. Sadece gözleri irkildi.

Ama bir ses…

O an, raftan bir ses yükseldi.

 

Mehram’dı.

 

Sesi kısık, boğuk ve içten…

Tıpkı bastırılmış bir fırtına gibi:

 

> “Senin bu dünyada susarak söylediklerin, insanların bağırarak anlattıklarından daha gerçek Eflal.”

 

 

 

Eflal olduğu yere çakılı kaldı.

Başını yavaşça çevirdi.

 

Raftan, tam karşıdan, kitapların arasından Mehram’ın gözleriyle buluştu.

 

Onun gözleri…

Bir çocuğun, en sevdiği oyuncağı kaybettiğinde dolan gözlerine benziyordu.

Biraz kırgın, biraz kızgın…

Ama en çok da çaresiz.

 

Mehram raftan bir adım geri çekildi ve yavaşça kitap sırasının sonundan dönüp Eflal ‘in bulunduğu koridora girdi.

Adımları sessizdi, tıpkı kalbinin o an içinden geçirdiği cümleler gibi.

 

Karşısında dizlerini saran Eflal’e baktı.

 

Birkaç saniye sessizce izledi.

Sonra diz çöktü onunla aynı hizaya.

 

> “Sen kaçıyorsun Eflal…

Ama farkında mısın bilmiyorum; kaçtığın yere hep ben düşüyorum.”

 

 

 

Eflal gözlerini kaçırdı.

Ama Mehram devam etti:

 

> “Beni susturamazsın.

Senin ağlamaktan kaçırdığın o kelimeler var ya…

Ben onları tek tek topluyorum içimde.

Bir gün konuşmazsan, ben anlatayım diye.”

 

 

 

Eflal ‘in dudakları titredi. Gözleri dolmuştu ama hâlâ direniyordu.

 

> “Beni seviyorsan, söylemen gerekmiyor.

Ama beni sevip kendinden saklıyorsan…

İşte o zaman içim yanıyor.”

 

 

 

Sonra bileğine dokundu hafifçe.

Eflal ‘in o küçük bileği, onun kocaman ellerinin içinde kayboldu sanki.

 

> “Beni kimsenin görmediği gibi görüyorsun sen.

Ben bunu anladım.

Ama kimsenin seni ağlatmaya hakkı yok, Eflal.

Hele benim hiç yok.”

 

 

 

Göz göze geldiler.

Sanki dünya durmuştu o an.

 

> “Beni bırakman gerekiyorsa…

Sus.

Ama kalmamı istiyorsan…

Lütfen, sadece gözlerime bak.

Ve hiçbir şey söyleme.

Çünkü ben, gözlerinde sakladığın her şeyi çoktan öğrendim.”

 

 

 

Eflal ‘in gözyaşı süzüldü.

 

Ve sonra…

Bir kütüphanenin arka rafında, kelimelerin yetersiz kaldığı o yerde, iki yürek birbirine fısıldadı:

 

Birinin susarak, diğerinin bakarak söylediği bir aşk vardı ortada.

Ve hiçbir kelime, bu kadar dokunmamıştı daha önce.

Selaaam ilham perilerimmm 😍 nasılsınız? Umarım iyisinizdir . Çok duygulu bir bölümle geldim. Umarım bana kızmamışsınızdır. Ama ilerleyen bölümlerde toparlar mıyız bilmiyorum heyecan dorukta 🥹🤭Siz nasıl bir bölüm bekliyordunuz, en çok hangi sahne sizi etkiledi ? Yorumlarınızı heyecanla okuyor olacağımmm❤️🙏🏻

Nasıldı?