BÖLÜM 9: SESSİZ BABA "En tehlikeli ses, hiç duyulmayanıdır."

12 Haziran 2026

Selaamm Canlarım nasılsınız nasıl gidiyor bölümler ? Gerilimin içine serpiştirdiğim bu aşk, bu bölümde biraz canımızı yakacak gibi. Eflal’in ilk kalp sızısı yaralarını sarmaya bizi de davet ediyor🥹. Keyifli okumalar dilerim 🤩 Düşüncelerinizi merak ediyorum.


BÖLÜM 9: SESSİZ BABA "En tehlikeli ses, hiç duyulmayanıdır."

[Gece – Pencere Kenarı | Eflâl ’in İç Sesi] 

Bazı cümleler boğazda kalır.

Çığlık olmadan da can acırmış.

Ve insan, bazen tek kelime etmeden de rezil hissedermiş kendini.

 
Bugün sustum.

Beni yere seren sözlere karşılık veremedim.

Versem ne değişirdi ki?

Ben yine de incinmiş olacaktım.

Ve o, yine gülecekti.

 

Pencerenin kenarındayım şimdi.

Şehir, ışıklarıyla teselli etmeye çalışıyor beni ama bilmiyor…

Bazı karanlıklar içeriden başlar.

Hiçbir sokak lambası aydınlatamaz insanın içini.

 

Alaca'nın sesi hâlâ kulağımda:

“Aşk mı oynuyorsun? Gündüz arkadaş, gece sevgili gibi…”

Kalabalığın ortasında, içimdeki en sessiz yer paramparça oldu.

Yalnız kalmak istedim. Herkesten. Her şeyden.

Hatta Mehram’dan bile.

 

Oysa ben onunla hiçbir rol oynamadım.

Ben sevmenin ne olduğunu ondan öğrendim.

Ama bazen… Doğru duygular, yanlış zamanlarda bulur insanı.

Ve en çok da buna yanar kalbin.

 

Babamın bir sözü vardı:

"İnsan, söyleyemedikleriyle yaşlanır."

Ve ben bugün biraz daha büyüdüm.

Çünkü söyleyemedim.

Ne kendimi savunabildim,

Ne içimdeki o deli sevgiyi anlatabildim.

Kendimi izlerken sustum…

Sanki başkasıymışım gibi.

 

Belki de herkes bir uçurum taşır içinde.

Ve bazen insan, en çok kendi içine düşer.

 

O an anladım;

Bazı utançlar gürültülü değil.

Bazen bir bakış, bir alaycı gülüş…

İnsanı yere serer.

Ve insan, en çok sessizken dağılır.

 

Şimdi buradayım.

Pencerenin kenarında, gecenin en sessiz yerinde.

Ve bir daha gülüp geçemeyeceğim şeyler biriktiriyorum kalbimde.

 

Kendime bir söz verdim:

Kırıldığım yerden büyüyeceğim.

Ve bir gün…

Gözyaşlarımı yüzüme değil, yüreğime saklayacağım.

 

Saklanan Kalpler

Aforizma (giriş)

“İnsan en çok kendinden kaçarken yorulur…

Ve bazen en tehlikeli saklambaç, kalpten kalbe oynanır.”

---

Yurt Odası – Akşam

Perdeler sıkıca örtülmüştü. Dışarıdan sızmaya çalışan ışık, camda boğulmuştu. Havanın sessizliği, içerideki boşluğa karışmıştı. O boşluğun tam ortasında, Eflâl vardı. Yatağın köşesinde, dizlerini karnına çekmiş; başını hırkasının içine gömmüştü. Yalnızca gözleri açıktı. Ama o gözler çoktan içeriye kapanmıştı.

 

Üç gündür kimseyle konuşmamıştı. Üç gündür kendini anlatmamış, sormamış, duymamıştı. Zaman durmuş gibiydi; yalnızca acı birikiyordu.

 

“Bazen hiçbir kelime, bir bakış kadar incitmez.

Ve bazen, herkesin sustuğu yerde sen kendi iç sesinle boğuşursun.”

 

Telefonu bir kez daha titredi.

Mehram arıyor…

Ekrandaki isme bakmadı bile. Ekran, yüzünü bir anlığına aydınlattı. Sonra yine karanlık.

 

 

---

 

Okul Bahçesi – Gündüz

Güneş sıcaktı ama Mehram’ın yüzüne düşen gölge daha derindi. Sayra, Aral ve Umay’la birlikte oturuyordu ama gözleri hep bir noktadaydı; yurt binasının üst katındaki o küçük pencereye…

 

> “Sizce nereye gitti?”

Diye sordu Sayra fısıltıyla.

Aral omuz silkti.

“Bilmiyorum. Ama kaçıyor gibi…”

Mehram suskundu. Parmakları, cebindeki küçük vişne figürünü yokluyordu.

 

 

 

“Bazı insanlar görünmek istemez…

Ama merak eden bir kalp, en gizli sığınaklara kadar iz sürer.”

 

 

---

 

Geçmişin Sesi – Geri Dönüş

 

Sözler öylece havada kalmaz bazen.

Alaca'nın sesi kulaktan değil, doğrudan yüreğin tam ortasından geçip gider:

 

> “Aşk mı oynuyorsun? Gündüz arkadaş, gece sevgili gibi...”

 

 

 

Kalabalığın içinden yükselen o alaycı ton, Eflâl ‘in tüm damarlarında yankılanmıştı.

Gülüşmeler…

Arkasını dönen yüzler…

Sırtını dönen arkadaşlıklar…

Ve sessizce yere düşen kitaplar.

 

Kimse eğilip almadı.

Sanki Eflâl, o an yalnızca kitaplarını değil, kendini de yere bırakmıştı.

 

 

---

 

Yurt – Üçüncü Gece

 

Yine adım sesleri.

Eflâl ‘in gözleri aniden açıldı.

Kapının altından süzülen ışık titredi.

Mehram’dı.

Yavaş adımlarla yaklaşmıştı.

Eşiğe kadar gelip durmuştu.

> “Eflâl…”

Dedi.

“Biliyorum, buradasın.

> Mehram (fısıldayarak):

“Eflâl...

Eğer bu duvarlar konuşsa, ne hissettiğini bağırırdı.

Ama ben seni sessizlikten tanıyorum.

Bir gün tekrar çıkacaksın ya dışarı...

O zaman yanında ben olacağım.”

Sözleri kapının ardından ağır ağır süzüldü.

Sonra adımları uzaklaştı.

Eflâl yatağın altındaydı.

Küçülmüş, susmuş ama parçalanmamıştı.

Bir damla gözyaşı çenesinden yastığa süzüldü.

 

“En büyük yalnızlık, birileri seni ararken saklanmaktır.

Çünkü o an, hem bulunmak istersin… Hem de unutulmak.”

 

Vişne Gölgesinde

Hava bugün alışıldık serinliğinden daha sıcaktı. Rüzgâr yoktu ama zaman, sessizce yaprakların arasından süzülüyordu.

Vişne çarşısındaki vişne ağacı, yıllardır kimsenin dikkatini çekmemişti. Ama şimdi, birine ev sahipliği yapıyordu.

 

Eflâl, ağacın altına bağdaş kurmuştu.

Sırtı ağaca yaslıydı, gözleri yerde.

Çantasını yanı başına bırakmış, kimse onu bulmasın istercesine gölgenin en koyusuna saklanmıştı.

 

Ayak sesleri duyulduğunda başını kaldırmadı.

Ona yaklaşan kişiyi tanıyordu.

Ayaklarının ritmi bile ona özeldi.

 

Mehram.

Hiç konuşmadan yaklaştı. Yanına oturmadı, sadece birkaç adım ötede durdu.

Eflâl hâlâ gözlerini kaçırıyordu. Dudakları aralandı, sesi neredeyse fısıltıydı:

 

> “Ne işin var burada?”

Mehram cevap vermedi.

Sadece onu izledi.

Ona böyle yaklaştığı her an, Eflâl ‘in içinde bir şey çözülüyor, bir şey direniyordu.

Sonunda, sessizliği Mehram bozdu.

“Seni burada bulacağımı biliyordum. Okula dönmelisin.”

Eflâl gözlerini yere dikti. Ayakkabısının ucunu toprağa sürtüyordu.

 

> “Orası benim yerim değil. Bunu sen de biliyorsun.”

 

Mehram bir adım daha yaklaştı.

Ceketini çıkardı, yere serdi. Eflâl ‘in karşısına oturdu. Artık göz göze idiler.

 

> “Biliyorum. Ama belki… Orası benim yerimse, sen de eksiksin orada.”

Eflâl ‘in kaşları çatıldı.

 

> “Ben… Yetersizim. Korkağım. O sesi susturamadım bile. Yarışmadan bile çekildim. O kadar insan… Beni sadece bir etiket gibi gördü. Sen bile. ‘Gizemli ses’ diye…”

Mehram’ın sesi kararlıydı, ama yumuşaktı.

 

> “Ben seni gizemli ses olduğun için değil, sustuğunda bile çok şey söylediğin için fark ettim.”

 

Eflâl ‘in gözleri ıslandı. Hemen başını çevirdi. Vişne ağacının dallarına baktı.

Bir tanesi rüzgârla eğildi, neredeyse başına dokunacaktı.

> “Bu ağaç… Çocukken hep vişne kokusunu izlerdim. Hayatımda güzel olan az şey vardı. Vişne onlardan biriydi.”

 

Mehram gözlerini dalgınca ağacın dallarına çevirdi.

 

> “Vişne biraz senin gibi… Önce buruk, sonra tatlı.”

 

Eflâl hafifçe gülümsedi ama hemen o gülümsemeyi kaçırdı.

 

> “Neden geldin? Gerçek sebep?”

 

Mehram bakışlarını onunkine kilitledi. Sesi düşüktü, ama samimi:

 

> “Sana bir sürprizim var. Ama önce okula gelmen gerekiyor. Orada… Birlikte olacağız.”

Eflâl ‘in yutkunduğu duyuldu.

Bir an sessizlik oldu. Sadece uzaklarda bir zil çalıyordu.

Ve sonra, Eflâl çok hafifçe başını salladı. Sanki içindeki onca yükün altından bir “evet” çıkmaya çalışıyordu.

 

Mehram, başını eğdi.

Eflâl ‘in elini tutmadı. Hiçbir şeye zorlamadı.

Ama ayağa kalktı, ceketini tekrar omzuna aldı.

 

> “Seni orada bekliyor olacağım. Vişne Kraliçesi.”

Eflâl bir an gözlerini kapattı. O kelime, çocukluğundan bir parçayı sarar gibiydi.

 

Vişne Kraliçesi.

Mehram uzaklaşırken, Eflâl hâlâ ağacın altında oturuyordu.

Ama gökyüzü artık biraz daha açık, kalbi biraz daha yavaş çarpıyordu.

 

[Okul Bahçesi – Akşamüstü | Vişne Ağaçlarının Altı – Sürpriz Parti]

 

Bahçeye ilk adım attığında Eflâl, bir an durakladı.

Gözleri kocaman açıldı.

Burası… Bu kadar sessiz miydi hep?

Yoksa kalbindeki sesler mi susmuştu ilk defa?

 

Vişne ağacının altına iplerle sarkan küçük ışıklar dizilmişti.

Rüzgârda usulca salınan kırmızı kurdeleler, gökyüzüne uzanan dilekler gibiydi.

Ve yerde, hafif bir müzikle dans eden pembe ışıklar...

 

Kalabalık, kendi içine gömülmüş bir sessizlikteydi.

Sanki herkes bir anlığına nefesini tutmuş, bu âna şahit olmaya çağrılmıştı.

 

Mehram, yavaş adımlarla yürüdü ona doğru.

Üzerinde vişne tonlarında bir gömlek, elinde kırmızı küçük bir taç...

Gözleri, ilk defa hiçbir şeyi saklamıyordu.

 

> “Eflâl,” dedi, sesi bütün okulun üzerinde yankılandı,

“Ben bu sesi aradım.

Aylarca, haftalarca...

Ama bulduğum şey sadece sesin değildi.

Senin kalbinmiş benim ezberlemeye çalıştığım şey.

Ve ben… O kalpte kalmak istiyorum.

Kalabalıktan sessiz bir uğultu yükseldi.

Bazı fısıltılar araya karıştı:

 

— “Bu ne güzel bir sahne…”

— “Efsane bir çift oldular.”

— “Eflâl ne kadar şanslı…”

 

Umay’ın dudakları titredi.

Gözleri parladı ama bu parıltı ışık değildi.

O an yalnızca gözyaşı kadar gerçeği vardı.

 

> Fısıltılar sadece Eflâl ‘in değil, onun da kalbine dokunmuştu.

Ve bazı kalpler… En çok başkasının mutluluğunda kanardı.

Umay, hızla geri çekildi.

Kalabalığın arasından geçerken omzunu silkeleyen gözyaşlarını saklamaya çalıştı.

Aral, onu izliyordu.

Bir şeylerin kırıldığını hissetti.

Ama kelimeler, onun dudaklarında da yarım kaldı.

Ve o an, müzik başladı.

Mehram, Eflâl ‘in elini tuttu.

 

> “Benimle dans eder misin?

Artık herkesin önünde.

Artık utanmadan…”

Eflâl, bir an durdu.

Gözleri doldu.

Ama bu kez ağlamadı.

Çünkü ilk defa...

Kendisi olmak için bir neden vardı.

 

> “Evet,” dedi.

“Ben de artık saklanmak istemiyorum.”

Ve müzikle birlikte adımlar atıldı.

İlk defa… Herkesin önünde.

İlk defa… Kendilerini saklamadan.

Bir çift adım attı birbirine.

Arada kalan tüm kırıklar, o adımlarla tamamlandı sanki.

 

Geceye Saklanan Kalp

Okul bahçesi hâlâ ışıl ışıldı. Vişne süslemelerinin altında tebessümler uçuşuyordu; gülüşler birer baloncuk gibi havada asılı kalıyor, ardından patlayıp yok oluyordu. Herkesin yüreği dolup taşmış gibiydi ama bir tek yürek… Taş olmuştu.

 

Umay, onların dansına bakamadı. Eflâl ‘in gözlerindeki parıltı, Mehram’ın gülüşünde asılı kalan sonsuzluk… Herkes onların etrafında dönerken, Umay içten içe duruyordu. Zamanı bile kıramamıştı. Ne ileri gidebiliyordu ne geriye dönebiliyordu.

 

Birden, bedeninden bir parça kopar gibi hissetti. İçinden bir ağırlık değil, koca bir fırtına geçmişti sanki. Hiçbir şey söylemeden, hatta kendine bile bir cümle kuramadan oradan uzaklaştı. Adımlarının nereye gittiğini bilmiyordu. Bildiği tek şey, gözyaşlarının çoktan izin istediğiydi.

 

Okulun hemen yanındaki küçük parka vardı. Herkesin unuttuğu o köşeye. Ağaçların gölgeleri gibi karanlık, sessiz, korunaklı bir yere. Banklardan birine çöktü. Başını dizlerine yasladı, gözyaşlarını sessizce toprağa bıraktı.

 

O gece, sadece gözleri değil, içi de ıslanıyordu.

 

> “Ben de birinin şiiri olmak istiyordum.

Ama hep yanlış sayfalara yazıldım...”

 

Ay ışığı ağaçların arasından yere düşerken, Aral onun yokluğunu fark etti. Kalabalığın arasından çıkıp arkasından yürümeye başlamıştı. Bilinçli değildi belki ama kalbi onun izini sürmüştü. Umay’ın ağladığını ilk kez görüyordu. Ve ilk kez, o güçlü bakışların ardındaki kırılganlığı da.

 

Yavaşça yaklaştı. Sessizce… Yanına oturdu. Sadece orada olduğunu hissettirmek yetti bazen.

 

Umay başını kaldırmadı. Ama gözyaşları devam ediyordu. Gözlerini göremese bile, Aral o gözyaşlarının ne söylediğini duyuyordu.

 

> “Ben güzel olan hiçbir şeye dâhil olamadım Aral.

Hep kenardan izledim.

Hep bir adım geriden, bir bakış öteden…”

Aral hiçbir şey sormadı. Bu gece, soruların değil sessizliğin gecesiydi.

Bir an sonra, Umay başını usulca Aral’ın omzuna bıraktı.

İlk defa biri yanında susarken kendini bu kadar anlaşılmış hissetti.

Ve Aral, o an her şeyi anladı.

Kalbi Mehram’a dönüktü.

Ve bu aşk, ona ait değildi.

Ama yine de Umay’ın yanında kaldı.

Çünkü bazı hikâyeler, sonuyla değil, yanında kalanlarla iyileşir.

Aral, onun başını omzunda hissedince gözlerini kapattı bir an. Sessizlik, sanki iki kalbin arasına incecik bir köprü örmüştü. Uzun süre konuşmadı. Çünkü bazı geceler konuşmak değil, sadece var olmak gerekiyordu.

Ama sonra, sesi neredeyse rüzgâr kadar hafif çıktı:

> "Bazı insanlar vardır Umay…

Gözlerinin içine değil, kalbinin kıyısına dokunurlar.

Ve sen, tam da böyle birisin.

Yanından geçen kimse bunu fark etmez belki ama

Sen geçtikçe kalp yer değiştirir insanda."

Umay hâlâ başını kaldırmadı. Sadece gözyaşlarının ısısı arttı. Kalbine dokunan her cümle, başka bir kırığı sarıyor gibiydi.

 

Aral devam etti. Bu kez sesi biraz daha net, ama hâlâ sakin:

 

> "Bazen... Herkes bir şeyi izler.

Ama çok az insan gerçekten görür.

Görmek için göz değil, yara lazım çünkü.

Senin içini kimse görmedi Umay…

Ama ben gördüm.

Çünkü benzer yerlerden geçtim."

Umay usulca gözlerini kapadı. Artık konuşmadan bile anlaşılıyorlardı. Sessizlik, her cümleden daha gürültülüydü.

 

Ve Aral, son bir cümle bıraktı o geceye,

Karanlık göğe değil, Umay’ın kalbine:

 

> "Birine anlatamadığın şeyler varsa,

Belki de henüz seni anlayacak kişiyle karşılaşmamışsındır…

Ama anlatmaya hazır olunca,

Ben buradayım. Yargısız. Sessiz. Ve anlayan.

O an, hiçbir yıldız kaymadı.

Ama Umay’ın kalbinden bir yük düştü yere.

Sonsuz sessizlikte,

İlk defa biri onun içini,

Onun bile bilmediği kadar iyi biliyordu.

 

[Okul Bahçesi – Vişne Konsepti Parti Sonrası | Akşamın Solgun Işıkları Altında]

Umay, yüzündeki solgun tebessümle bir anda kalktı ve uzaklaştı. Parka uzanan patika yolun başında durdu, sonra arkaya dönüp son bir kez baktı. Eflâl ‘in gülüşü hâlâ kulaklarındaydı. Mehram’ın ona bakan gözleri…

Bir yabancı gibi hissetti kendini o kalabalığın ortasında.

Bir fazlalık gibi.

Bir fazlalık, fazlasıyla dolmuş bir kalbin ortasında…

 

— "Ben... Artık gitsem iyi olacak," dedi sessizce, Aral’a bakmadan.

 

Aral, onun ne hissettiğini çoktan anlamıştı. Gözlerinin kızarıklığında, dudaklarının titrek kenarında, taşıyamadığı onca şey yazıyordu.

Yine de soramadı.

Sormadı.

 

— “İstersen ben bırakayım,” dedi usulca. “Yalnız gitme şimdi.”

 

Umay başını iki yana salladı.

— “Yalnız kalmam lazım. Kendi içime yürümek istiyorum biraz…”

 

Gülümsedi, zorlama bir tebessümle. Sonra adımlarını hızlandırdı.

Aral bakakaldı arkasından.

Parkın loş ışıklarına karışan hıçkırıkları duyar gibi oldu.

Kalabalığa döndüğünde müzik hâlâ çalıyordu. Renkli ışıklar vişne ağacının dallarına yansıyordu.

Mehram, biraz ötede durmuş, sessizce partiyi izliyordu.

— “Oğlum nereye kayboldun sen ya!” diyerek birden koluna giren Mehram, onu dans alanına çekmeye çalıştı.

— “Hadi ama! Bugün mutluyum, hadi sen de mutlu ol!”

Mehram gülümsemeye çalıştı ama gözleri hâlâ uzak bir noktadaydı.

Sayra, Aral’ın yaklaştığını fark edince sevinçle ona döndü:

— “Ooo Aral Bey! Gelin siz de! Ama önce bana şunu söyleyin:

Sen ve şebeklik bir bütün değil miydiniz?

Şu hâline bak! Robot musun? Ne oldu da bu ‘şakacı prens’ sohbetimize katılmaz oldu?”

Aral gözlerini devirdi ama gülümseyemedi.

— “Şebeklik ara verdi… Güncelleme alıyor belki,” dedi, sesinde acıya saklanmış bir ironiyle.

Sayra kahkahayı patlattı ama Aral’ın gözlerindeki bulanıklığı fark edince sustu.

Bir şeyler sezmişti.

Ama sormadı.

Sormaması gerekmiş gibi hissetti.

Çünkü bazı hüzünler vardı ki, sorulunca büyürdü.

Ve Aral, o gece içinde bir şeylerin büyüdüğünü çok iyi biliyordu…

[Gece – Parti Sonrası / Okulun Arka Sokağı | Eflâl & Mehram]

 

Yollar ıssız, hava serin, ama ikisinin arasında öyle bir sıcaklık vardı ki…

Adımlar aynı ritimde ilerliyordu; ne hızlı ne yavaş…

Sanki dünya, sadece onların yürüdüğü bir yoldan ibaretti.

Eflâl ‘in elleri, gecenin koynunda ürperiyordu.

Mehram bir şey demedi. Sadece montunun fermuarını açtı, hiç konuşmadan montunun bir yarısını Eflâl ‘in omzuna sardı.

Eflâl bir an duraksadı. Ama suskunluk, bu sefer bir mesafe değil; güvenin ta kendisiydi.

 

"Bugün..." dedi Eflâl, gözleri yerde, sesi buhar gibi ince.

"Duyguların sesini bastırmak zor geldi bana."

Mehram başını çevirdi, onu izledi bir an.

"Gerek yok artık bastırmaya. Çünkü ben de uzun zamandır sustuklarımla yaşlanıyordum."

 

O an, adımlar durdu.

Eflâl dönüp ona baktı. Gözleri biraz buğulu, ama bu kez kaçmıyordu.

"Beni gerçekten seviyor musun?" diye sordu, sesi titrek bir fısıltıydı.

Mehram hiç düşünmeden cevapladı:

"Senin gözlerinin içi, bir ömrü anlatıyor. Ve ben o ömrün içinde kaybolmaya razıyım."

Eflâl ‘in dudakları kıvrıldı. Hafif bir gülümseme. Kırık ama umutlu.

O an, gece biraz daha güzelleşti.

Ama güzellik, bazen bir gözün kıskacında paramparça olur.

Köşedeki karanlığa yaslanan bir başka siluet vardı: Alaca.

Gözleri, sanki Eflâl ‘in omzuna düşen o mont parçasına saplanmış gibiydi.

Ellerini yumruk yaptı. Tırnakları avucuna battı.

Aşkı için değil, gururu için…

Ve fısıldadı kendi kendine:

“Ben senin gülüşünü izlemeye gelmedim. Şimdi sıra bende…”

 

– "Kapanan Kapılar, Açılan Sırlar"

 

Gece ağır ağır çekiliyordu üzerlerinden. Vişne ağaçlarının altında birbirine yaklaşan iki siluetin aksine, bir başka figür, gölgelerin içinden bir yabancı gibi yürüyordu. Alaca, uzakta süzülen Eflâl ile Mehram’ı seyrederken gözleri dalıyor, yumruk yaptığı elleri bembeyaz kesiliyordu. Yüzündeki duygular bulanıktı — kıskançlıktan öte, kaybolmuş bir çocukluğun çığlığı gibi.

 

Kendine engel olamadı. Sert bir adımla yürümeye başladı; gözleri dolmuş, dudakları titremişti. Parkın arka çıkışındaki toprak yola ulaştığında, derin bir nefes aldı.

[Gece – Okul Yolu | Alaca’nın İç Sesi ve Takip Hissi – UZUN GEÇİŞ]

 

Sokak lambaları birer birer arkasında kalıyordu.

Ama yürürken gölgeler büyüyordu sanki.

Ay, puslu bir örtüye bürünmüş, gökyüzünü seyretmeye bile ürker olmuştu.

Gecenin dili ağırdı, suskundu… Ama suskunluğun ardında gizlenen bir ses vardı.

Alaca farkındaydı.

 

Omzuna çöken o görünmez yük, bir suçluluk gibi değildi.

Bir iz gibi…

Takip edilenin içgüdüsüydü bu.

İçini önce küçücük bir ürperti kapladı. Sonra kalbini tırmalayan bir şüphe.

 

Yavaşladı.

 

Bir adım.

Bir nefes.

Arkasına dönmedi.

Ama bedeninin her hücresi “bak” diyordu.

“Orada biri var.”

 

Göz ucuyla çevreyi kolaçan etti.

Hiçbir şey yoktu.

Sadece rüzgâr.

Ama rüzgârın bile bir yolu olurdu.

Bu… Bu düzensizdi.

Telefonuna baktı.

Pil neredeyse bitmişti.

Ekranı karardı.

O da.

 

Bir sokak lambasının altına geldiğinde ayakları yavaşladı.

Orada durdu.

Derin bir nefes aldı.

Gözlerini kapattı.

 

“Ben korkmam.

Ben Alaca’yım.

Beni kimse susturamaz.

Kimse gölgelerden çıkıp üzerime çökecek kadar cesur değildir.”

 

Ama kalbindeki çırpınış başka bir şey söylüyordu.

 

Çantasını daha sıkı tuttu.

Dizlerinin titrediğini hissediyordu ama dik durmaya çalıştı.

Son bir bakış attı arkasına.

Ve yürümeye devam etti.

Kendine söylediği her cümle, gökyüzüne savrulan yapraklar gibiydi.

Tutunamıyordu.

 

Birden…

Arkasından bir ayak sesi duyuldu.

Bir değil, iki…

Sonra biri fısıldadı sanki. Anlayamadı.

Koşmaya başladı.

Ama nereye?

Sokaklar birbirinin aynısıydı.

Karanlık, kör bir labirent gibi.

Adımları ses veriyor, yankılanıyor, korkusunu ele veriyordu.

Ve sonra... Bir el.

Soğuk, ani, sert.

 

Ağzı kapatıldı.

Gözleri karardı.

Biri kolundan çekti.

Bir arabanın kapısı açıldı, metalin sert tokası duyuldu.

Ve dünya, Alaca’nın gözlerinin önünde bir boşluğa yuvarlandı.

Karanlık, sesini geri yutmuştu.

 

 

---

 

Gözlerini açtığında kımıldayamıyordu. Elleri bağlanmış, gözleri hâlâ ince bir kumaşla örtülmüştü. Burnuna gelen nemli beton kokusu, bir bodrumdaymış gibi hissettiriyordu. Kalbi gürültüyle atıyor, içindeki panik çığlığı sessizliğe çarpıp geri dönüyordu. Ta ki o sesi duyana dek:

 

> “Çok fazla ileri gittin, Alaca. Kendini kaptırdın. Bu sana göre değil.”

 

 

 

Soğuk ve tanıdık bir sesti. Tınısında otorite değil, yılların gölgesi vardı.

 

Alaca başını çevirdi, konuşmak istedi ama dudakları kuruydu. Kumaş bir anda gözlerinden çekildi. Loş ışıkta, gölgeler arasında bulanık bir siluet belirdi. Yüzünü tam seçemese de o sesi tanıyordu. Ruhunun ta içinden tanıyordu.

 

— “Sessiz Baba…”

 

İlk defa bu kadar yakındı. Ama yine de erişilemeyecek kadar uzakta. Yüzü gölgede kalıyordu, her zamanki gibi. İzin vermezdi duygularına; ne bir el, ne bir bakış… Sadece emirler.

 

Alaca’nın gözleri doldu, ama bu sefer öfke ile.

 

— “Ben sadece sevdim. Ben sadece biri gibi değil… Kendim gibi olmak istedim. Ama sen her şeyi yönetmek zorundasın, değil mi? Ben senin taşınan parçan mıyım sadece?”

 

Gölgelerden gelen adam kımıldamadı. Yalnızca sesi yankılandı duvarda:

 

> “Duygular, görevimizi kirletir. Unutma… Biz duygularla değil, hedeflerle var oluruz.”

 

 

 

Alaca başını eğdi. Kalbi, bir uçurumdan düşüyor gibiydi. O, hiçbir zaman sevilemeyen bir evlattı. Ama bu gece, ilk kez yüzleşiyordu bunu bu kadar çıplak bir gerçekle.

 

— “Beni Eflâl ’den uzak tutamazsın. Onu sevmeme engel olamazsın.”

 

Sessiz Baba, yalnızca bir cümle söyledi:

 

> “Ben seni koruyorum, Alaca. Tıpkı anneni koruyamadığım gibi…”

 

 

 

Ardından karanlık yeniden çöktü. Bir kapı gıcırtısı, sonra adımlar...

Yalnızlık, Alaca’nın üzerine bir örtü gibi düştü.

“Kendinle Yüzleşeceğin Yere Hoş Geldin”

 

Sabah, gri bir sessizlikle çöktü. Kuşlar ötüyordu belki ama Alaca için zaman durmuştu. Gözleri hâlâ bağlıydı, elleri hâlâ arkadan iple sıkıca sarılmıştı. Çığlıkları, metal duvarlara çarpıp yankılandı.

 

— “Bırakın beni! Duyuyor musunuz? Yeter!”

 

Ayaklarının altındaki zemin, taş toprak karışımıydı. Soğuktu. Çırpındı, yere düştü, dizleri acıdı. Fakat öfkesini bastıracak tek şey, onu buraya getiren korkuydu. Ve belirsizlik.

 

Bir süre sonra bir kapı açıldı. Ayak sesleri yaklaştı. Konuşan olmadı. Bir çift el, onu omuzlarından kaldırdı. Gözleri hâlâ bağlıydı, kulakları sadece motorun çalışmasını duyuyordu artık. Arabanın içine zorla oturtuldu. Her şey kontrol altındaydı. Sadece bir makinenin parçası gibiydi.

 

 

---

 

Araba durduğunda yumuşak bir el bileğine dokundu. Ellerindeki ip çözüldü, gözlerindeki kumaş yavaşça çıkarıldı. Gözleri karanlıktan sonra ışığa alışmakta zorlandı. Burası, şehir dışında terk edilmiş bir spor salonunun arka bahçesiydi. Çevresi dikenli tellerle çevriliydi, uzaklarda kimse yoktu.

 

Adamlar hiç konuşmadı. Yalnızca indi, bir not bıraktı. Kapıyı kapattılar.

 

Motor sesi uzaklaştı.

Alaca gözlerini kısmıştı. Elleriyle dizlerini sarmış, sessizliğin ortasında bir fırtına gibi titriyordu. Sonra notu açtı.

Kalın, baskılı bir harf düzeniyle yazılmıştı. Tüm cümle, sadece birkaç satırdan ibaretti.

Ama Alaca’nın gözleri satırlara kilitlendi. Kalbi, içine gömüldüğü o boşlukta daha da hızlandı:

 

> "Duygular, zayıflıktır.

Bu, ilk ve son uyarındı.

Kendine gel, Alaca.

— Sessiz Baba"

 

 

 

Eli titredi. Notun köşesini buruşturdu. Gözyaşları, gözlerinin kenarından sessizce aktı.

Bu sadece bir tehdit değil, aynı zamanda bir hatırlatmaydı:

O, özgür biri değildi.

Ve “sevme hakkı” ona tanınmamıştı.

 

Ama bu uyarı, Alaca’yı korkutmaktan çok… İçindeki ateşi harladı.

Dudakları arasından hıçkırıkla karışık bir fısıltı döküldü:

 

— “Beni unuttun… Ama ben seni yakacağım.”

 

Fısıltıların Göbeğinde

Okulun avlusuna bu sabah alışıldık uğultular değil, bir başka yankı hâkimdi. Sanki herkes aynı rüyadan uyanmış, aynı düşe uyanmış gibiydi. Duvarlara tutunmuş sabah güneşi bile daha bir anlamlı parlıyordu; çünkü bu sabah, herkesin konuşacak bir şeyi vardı.

 

Ve işte o an.

 

Kapıdan yavaşça giren iki figür…

Mehram ve Eflal.

 

Eflal’ in saçları, rüzgârla hafifçe savrulurken Mehram’ın parmakları onun elini sıkıca kavramıştı. Sessiz ama iddialıydı bu dokunuş. Tıpkı gözlerinin “biz artık buradayız” deyişi gibi.

 

Bir grup öğrenci fısıldadı: — “İnanamıyorum, gerçekten el ele mi giriyorlar?” — “Bir rüya mı bu? Mehram elini tutuyor… Hem de herkesin önünde…”

 

Başka bir köşeden: — “Bakışına bak! Eflal’e öyle bakan biri daha olmadı bu okulda…”

 

Övgüler büyüdü, yankılandı.

Kiminin kalbi kıskançlıktan sıkıştı, kimisi gerçek bir aşka tanık olmanın şaşkınlığıyla sustu. Fısıltılar koridorlara yayıldı. Merdivenlerden, sınıf aralıklarına kadar bu sahne konuşuldu.

 

Ama o an, Mehram ve Eflal yalnızca birbirine bakıyordu.

Gözlerinde tüm bu seslerin ötesinde bir sessizlik vardı.

Derin, kabullenmiş, artık saklamaktan yorulmuş bir sevdanın sade kabullenişi.

 

Ve o an, Umay orada değildi.

 

O sabah, onun yokluğu bile herkesin içini burktu belki.

Ama fark eden pek az kişi oldu.

Çünkü gözler, artık bir başka hikâyenin tanığıydı.

Kalabalık içinde hayranlıkla dönen bakışlar, fısıltıların hararetine eşlik ediyordu. Öğrencilerin çoğu, Eflal ve Mehram’ın el ele oluşuna şaşkınlıkla bakarken, Aral’ın gözleri kimsenin bakmadığı bir yeri arıyordu: kalabalığın içinden Umay’ı.

Ayağını yere bir kez vurdu. Kaşlarını çattı. Gözleri sınıf pencerelerine, kantin kapısına, avlunun köşelerine takıldı.

Yoktu.

 

— “Umay yok,” dedi neredeyse mırıldanır gibi.

 

Yanında beliriveren Sayra, gözünü Aral’ın yüzünden ayırmadan gülümsedi:

— “Bence bugün Eflal-Merham günü, Aral. Ama sen başka biriyle meşgulsün gibisin.”

Bir kaşını kaldırdı.

— “Hayırdır? Gözlerin birini kaybetmiş gibi bakıyor.”

 

Aral, başını hızla çevirdi. Kaçamak bir tebessüm, hemen ardından gelen suskunluk.

— “Yok, bir şey,” dedi kısaca. Ama Sayra'yı susturmak ne mümkün…

 

— “Bak hele bak! Umay gelmedi değil mi? Dün akşamdan beri bir sessizlik var sende. Konuşmayınca iyice belli oluyorsun Aral. Hem dün partide esprilere bile gülmedin… Bu sen misin gerçekten?”

 

Aral omzunu silkti.

— “Belki de herkesin değişmeye hakkı vardır.”

Gözlerini tekrar okulun girişine çevirdi, ama Umay hâlâ yoktu. İçinde bir kıpırtı vardı, anlam veremediği. Ya da anlamak istemediği.

 

Sayra’nın sesi bu kez daha yumuşaktı:

— “Umay’ın yüzünde dün gece bir şey vardı. Sessizdi. Gözleri de öyle… Senin gibi. O da senin gibi gülemiyordu. Aranızda ne oldu bilmiyorum ama… Bence o da seni arıyor şu an. Ama belki kendince bir yerlerde saklanıyor.”

Aral, iç çekti.

Sessizce yürüdü kalabalıktan uzaklaşarak.

Arkasından gelen Sayra, onun bu suskun yürüyüşünün her adımına anlam yüklüyordu. Aral ise sadece tek bir şey düşünüyordu:

 

> “Umay neredesin? Ve neden gitmeyi seçtin... Tam biz konuşmadan önce?”

 

Kimsenin Görmediği Yer

O geceyi hâlâ unutamamıştı. Partideki dans, fısıltılar, hayran bakışlar. Ve o son kırılma… Mehram’ın gözlerinde Eflal’e ait olan şey, Umay’ın içinde bir yankı gibi çoğalmıştı. O an oradan kaçmasaydı, kalbinin sesi herkesi susturabilirdi.

 

Ama kaçtı.

 

Şimdi okulda herkes onların el ele girişini konuşurken, Umay, şehrin sessiz bir köşesinde, soğuğa rağmen açık havayı tercih ediyordu. Aynı park. Aynı bank. Ama içinde başka bir fırtına…

 

> "Birileri parlıyorsa, birileri de gölgede kalmalı, öyle mi? O gölgede kalan hep ben oluyorum."

 

 

Eflal’ in adı yankılanıyordu kulaklarında. Herkesin dilinde aynı hayranlık. “Ne kadar yakışıyorlar...”, “Efsane çift olmuşlar...”

Umay gözlerini sıkıca yumdu. Her sözcük, kurşun gibi düşüyordu yüreğine.

 

> “Sadece bakıyorum. Hep uzaktan. Sanki hayat benden izin almadan başkalarının hikâyesine yazıyor onları.”

 

 

Omzunu kendine sarmıştı. Rüzgâr, ince bir saç telini alnına savururken parmaklarıyla düzeltti. Kalbini de böyle düzeltebilseydi keşke.

 

Tam o sırada, birkaç adım ötede duran bir siluet fark etti.

Aral.

 

Onu izliyordu. Tedirgin ama kararlı. Gözlerinde bir şey vardı…

Umay’ın gözleri doldu. Başını eğdi. Aral bir adım daha attı. Umay yavaşça gözlerini sildi.

 

Aral sadece sordu:

— "Burada olacağını biliyordum."

Umay cevap vermedi.

— "Okula gelmediğini görünce anladım... Ve seni merak ettim."

 

Umay başını çevirip ufka baktı.

— "Merak edilecek bir şey yok. Sadece biraz... Unutulmak istedim."

 

Aral yanına oturdu. Gözleri hâlâ Umay’daydı ama sesi yumuşaktı:

— "Unutulmak isteyen biri bu kadar görünür ağlamaz, Umay."

 

Bu cümle, bir şeyleri kırdı içinde. Ağlamaya direnmedi artık. Sessizce başını Aral’ın omzuna koydu.

Aral konuşmadı. Sadece orada kaldı. Yanında.

 

Bir şeyleri anlatmaya gücü yoktu Umay’ın, ama Aral anlamıştı.

Mehram’a dair olanı da… Kalbindeki diğer tüm susuşları da

 

Okul Bahçesi – Sabahın İkinci Dalgası

Kalabalığın ortasında hâlâ Eflal ile Mehram’ın el ele girişini konuşan öğrencilerin arasında koşturan biri vardı.

Sayra.

 

“Elini çabuk tut, yoksa tarihe tanıklık edemeyeceksin!” diye kendi kendine mırıldanarak etrafı kolaçan ediyordu. Kafasını soldan sağa çevirirken gözleri bir şey arıyordu ama bu ‘şey’, sabahki büyük aşk manzarası değil, bambaşka biriydi. Aral.

 

“Aral!” diye seslendi uzaktan. “Yine gizli görevdesin değil mi? Yoksa başrolünü mü çaldılar senin dizide?”

 

Yanına yaklaşan birkaç öğrenci ne olduğunu anlayamadan Sayra, iki eliyle alnını tutmuş, dramatik bir edayla bağırıyordu:

 

“Aral kayıp! Onu son gördüğümde simidini düşürmüştü ve gözleri boşluğa bakıyordu! Bence simitle duygusal bağ kurdu, sonra da kayboldu...”

 

Öğrencilerden biri güldü, diğeri başını iki yana salladı. Ama Sayra durmadı, etrafa bakınarak sürdürdü:

 

“Eğer bir gün aniden ortadan kaybolursam, bilin ki Aral’ın vicdanında hapsoldum. Çünkü bir dost kaybolurken onu yalnız bırakmak, simit kırıntılarına ihanet etmektir!”

 

Sonunda Aral’ı bulduğunda, Aral sessizce bir banka oturmuştu. Elinde ne telefon, ne kitap, sadece yere düşen sarı yapraklara dalmıştı. Sayra yavaşça yanına yaklaştı.

 

“Hey, dertli prens. Krallığın sustuysa, sen hâlâ taç mı taşıyorsun?”

 

Aral başını kaldırdı. Gülümsemedi ama dudaklarının kenarı kıpırdadı.

 

“Taç düştü, krallık yerini bir göz çiftine bıraktı.”

 

Sayra, ciddiydi bir an. Sonra gözlerini kısmış gibi yaptı:

 

“Bak işte! Bu şiir gibi cümlelerle beni korkutuyorsun. Sen ya çok âşık oldun ya da çok kitap okudun. İkisi de tehlikeli.”

 

Aral hafifçe başını salladı. “Bazen... Sadece bakmak bile çok şey anlatıyor Sayra. Ama kimse anlamıyor.”

 

Sayra başını yana eğdi. “Kimse mi, yoksa... Anlamasını istemediğin biri mi?”

 

Bir anlık sessizlik. Rüzgârın savurduğu yapraklar gibi düşünceler uçuştu Aral’ın zihninde.

 

Sayra yine o eski, hafif serseri gülümsemesiyle eğildi:

 

“Ne zaman konuşmak istersen... Ben seni bulurum. En olmadı, simitlerin peşinden gelirim.”

Aral, hafifçe başını eğdi. “İnsan bazen kelimelere ihtiyaç duymuyor. Sadece… Sessizliğe.”

 

Sayra gözlerini devirdi, ama hafif bir tebessümle:

 

“Sessizlik mi? Aral’dan bunu duymak, kardan dondurma istemek gibi bir şey. Olmaz yani. Ama biliyor musun? Sanırım… Bu sessizlik, birine ait.”

 

Aral başını kaldırdı. Sayra göz kırptı.

 

“Umay gelmedi bugün. Merak etmen normal. Ama merak etmiyormuş gibi yapman daha da normal senin için.”

 

Aral bir şey söylemedi. Sadece eliyle saçlarını geri attı ve başını gökyüzüne kaldırdı. Sayra ayağa kalkarken omzuna hafifçe dokundu.

“Seninle dalga geçmeye bayılıyorum ama... Bazen senin de kalbin olduğunu hatırlamak iyi geliyor. Çok uzatma bu hâli. Yoksa krallığın başsız kalacak.”

 

Karanlık Perde Açılıyor

Sokak lambalarının titrek ışığında, Alaca hâlâ dizlerinin üstündeydi.

Gözleri yeni açılmıştı ama ruhu hâlâ karanlıktaydı. Sabaha karşı terk edildiği eski, terkedilmiş binanın girişine çökmüş, cebindeki notu yüzlerce kez okumuştu.

 

> "Duygularını sustur. Görev sensin. Eğer yoldan saparsan, seni de sustururuz."

 

Sustu. Çünkü ağzında hâlâ metal tadı vardı. Çünkü yüzünde hâlâ göz bağının izi.

Ve çünkü içindeki fısıltı ona yalnızca bir şey söylüyordu:

 

“Sen artık bir kıza âşık olamayacak kadar derin bir oyunun içindesin.”

 

Bir adım attı. Tüm sokak karanlıktı. Ama o artık karanlığın neresinden yürünmesi gerektiğini bilen biri gibiydi. Omzuna aldığı ince ceketle ilerledi. Telefonunu açtı. Ekran ışıltısıyla birlikte parmakları titremeden yazdı:

Arka cep telefonunu çıkardı. Ekrandaki tek kelimeye baktı:

 

> “Hazır mısın?”

Parmakları titremedi. Yanıtladı:

> “Başlasın.”

(Akşamüstü – Eflal’ in yurt dönüşü)

Yurt Akşamı – Eflal’ in Endişesi

 

Yurda dönerken Eflal’ in kalbi sıkışıktı.

Sanki gölgeler peşinden yürüyordu.

Sanki birileri her adımını ezberliyordu.

Sanki sadece bakılmıyor, görülüyordu.

 

Nazlı içeride yoktu. Işıklar loştu.

Kapısını açtı, bir not düşmüştü eşiğe.

 

Aynı el yazısı. Aynı soğukluk.

 

> "Vişneler güzel kokar. Ama bazen kurtlu çıkar."

 

Eflal irkildi. Elinde titreyen notu yavaşça yatağına bıraktı. Dışarıyı izledi uzun uzun.

 

Ama göremedi.

 

Binanın çatısında biri vardı.

Biri, onun korkusunu izliyordu.

Biri, sabırla büyüyen bir öfkenin içinden sessizce sırıtarak fısıldıyordu:

“Bu sadece başlangıç, Vişne Kraliçesi.”

 

Sessizlikte Büyüyen Gölgeler

Gecenin ilerleyen saatlerinde, Alaca sessizce yürüyordu.

Yüzünde bir ifade yoktu. Ne öfke ne acı… Sadece bir karar vardı.

Ay ışığı yetersizdi ama yolu biliyordu.

Bir binanın arka kapısından girdi. İçerisi sessizdi ama soğuk bir nefes gibiydi orası.

 

İki kat indi. Parmak iziyle açılan metal bir kapıdan geçerken, yüzünde artık eski Alaca’dan bir iz kalmamıştı.

 

Karşısında bir masa ve masanın ardında bir gölge.

 

Sessiz Baba.

Nasıldı?