BÖLÜM 11: GRİHAT'IN GİZİ "Bazı masalar dağılmaz, sadece karanlığa gömülür."

26 Haziran 2026

Merhaba! Canlarr 🤍
Nasılsınız? Ben yine heyecanla geldim. 😊
Romanımın yeni bölümünü web siteme ekledim. Yazarken en çok düşündüğüm şey, "Acaba bu bölümde ne hissedeceksiniz?" oldu.
Okuyunca bana mutlaka yazın olur mu? En sevdiğim an, sizin yorumlarınızı ve teorilerinizi okumak. Bazen öyle şeyler fark ediyorsunuz ki ben bile gülümseyerek okuyorum. 🤍
Şimdiden keyifli okumalar. İyi ki buradasınız. 🌸

BÖLÜM 11: GRİHAT'IN GİZİ "Bazı masalar dağılmaz, sadece karanlığa gömülür."

📍Gece – Üniversite Arşiv Binası, Üst Kat – Elçi’nin Odası

Oda karanlıktı. Sadece eski bir masa lambası yanıyordu. Sarı, loş ışık; Elçi’nin yüzüne değil, önündeki dosyalara düşüyordu. Mikrofilm tarayıcı cihazının ekranında harfler yanıp sönüyordu:

> “Erişim Kodu: GRIHAT- – Çocuk Mirasları”

Elçi, bir süre ekrana bakakaldı. Elini çenesine dayadı. Düşünceleri birbirine dolanmış, net bir cümleye dönüşemiyordu. Parmakları titreyerek bir tuşa bastı. Ekran yeniden tarandı. Karşısına çıkan ilk isim:

> Alaca

Gözlerini kısmadan baktı.

> “O… o hâlâ onunla birlikteyse…”Diye fısıldadı.

“Demek ki… Sessiz Baba hayatta. Ama neden onunla?”

Bir başka kayıt açtı. Ekranda Alaca’nın çocukluk görüntüsü belirdi. Arkasında, silinmiş bir güvenlik kaydında görünen figür: Sessiz Baba.

Elçi’nin kalbi sıkıştı. Yavaşça sandalyeye yaslandı. Parmakları arşiv masasının kenarını sıktı.

> “Ailesi yok edildi… Peki, neden şimdi ona hizmet ediyor? Yoksa… Hiçbir şey bilmiyor mu?”

Bir an… Tavana baktı. Zihni o karmaşık ağın içinde kıvranırken, boğuk bir cümle dolandı içinden:

> “Alaca… Ya sen de kurbansan?”

Sanki duvarlar geçmişin yankısıyla konuşuyordu. “O çocuk… Babasını yitirdi. Ama sonra... Aynı adamın peşinden yürümeye başladı. Bu çelişki… Ya acının körlüğü, ya da zihinsel mühür.”

Tam o anda—Kapının altından bir şey kaydı. Minik bir ses. Kâğıtla zeminin teması gibi hafif bir sürtünme. Elçi irkildi. Bir an hareketsiz kaldı. Gözleri kapıya çevrildi. Sonra yavaşça yerinden kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Yerde, ince bir kâğıt vardı. Katlanmış, ama üstüne daire içinde bir sembol çizilmişti. Bir işaret. Hatırladı… İskender’in yıllar önce fısıltıyla söylediği cümleyi:

> “Bir gün bir dairenin içinde bir işaret görürsen…

Ben dönmüşüm demektir.

Ama seni izleyecek kadar uzakta kalmışımdır.”

Elçi, dizleri hafif titreyerek kâğıdı aldı. İşaretin tam ortasında, üç iç içe geçmiş daire ve bir sembol: Ters çevrilmiş bir “Z”.Grihat içindeki özel haberleşme koduydu. Elçi kapıyı hızla açtı. Koridor boştu. Sadece loş ışıklar, sabit duvarları aydınlatıyordu.

Hiç ses yoktu.

Ama rüzgâr gibi bir şey geçmişti. Yavaşça kapıyı kapattı. Kâğıdı tekrar eline aldı. Uzun bir süre baktı. Gözleri buğulandı. Âmâ ağlamadı. Yalnızca tek bir cümle kurdu:

> “İskender… Döndü.”

Ve arkasını döndü. Mikrofilm tarayıcı hâlâ çalışıyordu. Âmâ artık Elçi yalnız değildi. Gölgelerin arasında bir nefes vardı. İskender’in bıraktığı işaret bir çağrıydı. Âmâ sadece bir kişi çözebilirdi.

> “Alaca'yı kaybetmeden, ona gerçeği göstermek zorundayım,” dedi kendi kendine.

Gözlerini, odanın köşesindeki eski bir çerçeveye çevirdi.

Üç kişi—bir zamanlar Grihat masasında yemin etmiş üç adam: Kayıt. Gölgeler. Ve… İskender. Elçi yavaşça ayağa kalktı. Işıkları söndürdü. Ve tek cümleyle geceyi mühürledi:

> “Grihat yeniden doğmadan önce, eski yaralar onarılmalı.”

Ve bu defa, geçmiş... Geri dönmüştü.

Gece – Eski Rasathane Binası / Terkedilmiş Arka Bahçe

Şehrin ışıklarından uzak, rüzgârın uğultusuna karışan eski taş binanın duvarları, geceye hafifçe yaslanmış gibiydi. Kapısı aralıktı. Âmâ içeride bekleyen yalnızca zaman değildi. Elçi adımlarını sessizce attı. İç cebinde hâlâ katladığı işaretli kâğıt duruyordu. Yıllardır kayıp olan bir gölgeye yürüyordu. Bir hatıraya. Bir dosta. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerideki loşlukta, bir siluet ayakta bekliyordu. Sırtı dönüktü. Âmâ omuzlarındaki tanıdık duruş. Bu, oyunu dışarıdan izlemekten sıkılmış bir satranç ustasının duruşuydu. Elçi nefesini tuttu. Gözlerini kaçırmadan konuştu:

> “Yıllar geçti, ama beklemeyi bırakmadım.”

 

Siluet döndü. Gözleriyle konuşan bir adamdı bu. Sesine gerek kalmadan, zaman durmuş gibiydi. Sonra İskender, alçak ve kararlı sesiyle konuştu:

> “Artık başlıyoruz, Elçi.

Sadece üç kelimeydi ama içinde bir kıta saklıydı. Elçi birkaç adım daha attı, mesafeyi kapattı. İskender gözlerini kırpmadan devam etti:

> “Ama önce çocuklar geçmişi öğrenmeli. Gerçeği bilmeden, yönlerini bulamazlar. Köklerinden koparlarsa… Sessiz Baba gibi biri onları istediği şekle sokar.”

Elçi başını hafifçe salladı.> “Peki ya biz? Açığa çıkarsak… Oyun bozulur.”

İskender bir süre sustu. Sonra, göğsünden çıkan o ağır sesiyle söyledi:

> “Bu yüzden plan sessizlikte yürüyecek. Onlar ilerleyecek… Biz iz bırakmadan yön vereceğiz. Sessiz Baba bizim gölgemizi görmemeli, satrançta sadece taş oynadığını sanıyor. Âmâ biz… Tahtayı yeniden çiziyoruz.”

Bir rüzgâr esti. Kapının menteşesi inceden inledi an, geçmişin iki adamı el sıkışmadan, kelimesiz bir anlaşma yaptı.> “Çocukları koruyacağız,” dedi Elçi. Gerekirse kendimizi feda ederek. İskender başını eğdi. Sadece bir cümleyle cevap verdi:> “Onlar bizim kalan son parçamız. Ve gecenin içinde, yeni bir masa kuruldu. Adı konulmamıştı. Âmâ ruhu belliydi: Grihat. Küllerinden doğuyordu.

 

GECE – “NOTLAR”

Gecenin içindeki şehir, uykuya değil, sükûta gömülmüştü. Zaman, sanki nefes almıyordu.

Üniversite kampüsünün üzerinde, yıldızlar bile mesafeli bir bekleyişteydi.

---

📍 Mehram – Evinin Önü

Ayakkabılarının altındaki taşlar hafifçe gıcırdadı. Bir günün daha sonunda, kafasının içi hâlâ susturulamayan seslerle doluydu. Sanki gün bitmemişti, sadece şekil değiştirmişti.

Evin ön kapısına geldiğinde... Paspasın hemen kenarında, solgun bir kâğıt duruyordu. Yalnız. Katlanmış. Ve üzerinde hiçbir isim yoktu. Eğildi. Parmakları, kâğıda değil, geçmişine dokunur gibi titredi. Kâğıdı açtı.> “Geçmiş seni susturdu. Artık seni konuşturma zamanı.”

Bir süre öylece kaldı. Göğsünde ağır bir şey büyüdü. Sanki bu cümle onun içini yıllardır izliyordu. Ve bu gece… Konuşmak istiyordu. Kim yazdı bunu?” diye fısıldadı. Fısıltısı bile ürkekti.

 

Etrafa baktı. Hiç kimse yoktu. Âmâ sessizlik artık huzur değil, iz bırakandı.

---

 

📍 Eflâl – Yurt Odası

Pencereden içeri dolan hava, ince bir perdenin kıvrımı gibi süzüldü. Nazlı uyuyordu. Âmâ Eflâl ‘in uykusu, saatlerdir gelmemişti. Camı kapatmak için yaklaşınca… Göz ucuyla fark etti. Pencere pervazına sıkıştırılmış, ucu kıvrılmış bir not. Titreyen elleriyle aldı, açtı.

> “Sen sadece söylediklerini hatırlıyorsun.

Ama asıl önemli olan… Sustuklarında gizli.”

Yutkundu. Notu sıkıca tuttu, kalbinin hizasına bastırdı. Kim... sen kim oluyorsun da bu kadar içimi biliyorsun? Cümle sessizdi ama içindeki çığlık kadar derindi. Camı kapatmadan önce gökyüzüne baktı. Yıldızlar bile şüpheli geliyordu artık.

 

 Alaca – Karanlık Oda

Saat 02.12.Alaca’nın göz kapakları ağır, ama zihni delik deşikti gün aldığı emir… Listede yazan isimler… Ve içinden çıkamadığı bir karanlık vardı. Bir ses. Kapıdan. Ayağa kalktı. Yavaşça yürüdü. Kapının altından içeriye zarfsız bir not süzülmüştü. Dizleri hafifçe titredi. Aldı. Açtı.

> “Sessizliğe çok alıştın, Alaca. Âmâ bu sefer susmak seni kurtarmaz. Geçmişin seni yanıltıyor olabilir… Ama dikkat et, gözyaşları bazen en büyük aldatmacadır. Gözleri doldu. Ama ağlamadı. Kapıyı açtı. Koridora baktı. Sadece floresan lambasının donuk ışığı. Ve… Hiç kimse. Yavaşça kapıyı kapattı. Sırtını yasladı. Kendine bile itiraf edemediği sorular yeniden büyümeye başladı:

> “Sessiz Baba... Gerçekten benim tarafımda mı?”

“Yoksa ben sadece başka birinin satranç taşım mıyım?”

 

 

 Aynı Anda – Elçi’nin Odası

Elçi, bilgisayar ekranında üç farklı güvenlik kamerasının kaydını izliyordu. Üç farklı lokasyon. Üç farklı genç. Âmâ aynı gecede… Aynı notlar. Parmakları, masadaki mikrofilm kutusunu döndürüyordu.

Ve kendi kendine, hiç duymayacakları bir cümle mırıldandı:> “Gözler açıldı. Artık sadece geçmiş değil, geleceği de korumalıyız.”

 

Gece – Eflâl ‘in Odası / "Havanın Yetmediği An"

Camın önünde öylece durmuştu Eflâl. Avuçlarındaki kâğıt terlemişti, ya da kendi avuçları mı terliyordu, ayırt edemedi. Gözleri satırların üzerinde sabitlenmişti ama beynine hiçbir kelime girmiyordu artık. Yalnızca bir his vardı. İçine işleyen… Soğuk, sıkışmış bir his.

> “Sen sadece söylediklerini hatırlıyorsun. Âmâ asıl önemli olan… Sustuklarında gizli. Kâğıt titredi. Sonra elleri. Sonra dizleri. Derin bir nefes almaya çalıştı. Âmâ hava gelmiyordu. Boğazı daraldı. Sanki içten içe bir el, gırtlağına çöreklenmişti. Eli istemsizce boğazına gitti. Parmaklarını oraya bastırdı, sanki baskıyla havaya yer açılacakmış gibi. Nefes, yoktu. Oda üzerine doğru çöktü. Tavan yaklaştı. Yastık, masa, halı… Hepsi üzerine yürüyordu sanki. Gözleri büyüdü. Yutkundu, ama yutamadı. Bir ses çıkarmak istedi ama sesi de kaybolmuştu. Sadece içindeki fırtına vardı. Ve kulaklarındaki uğultu: Kendi kalbinin çırpınışı. Aniden pencereye koştu. Camı açtı. Gece, bir tokat gibi çarptı yüzüne. Soğuk hava ciğerlerine doldu. İlk başta yakar gibi oldu. Sonra… Sonra bir nefes. Sadece bir tane. Ve ardından bir tane daha.

 

Parmakları hâlâ boğazındaydı. Âmâ gözleri gökyüzündeydi şimdi. Ay’a baktı. Ay bile ona donuk bakıyordu bu gece. Yalnızdı. Sadece kendi sesiyle ve kendi geçmişiyle. Sırtını duvara yasladı. Pencerenin kenarına oturdu. Dizlerini kendine çekti. Ve notu hâlâ bırakmadı elinden.> “Sustuklarım…” diye fısıldadı. Sustuklarım ne kadar çokmuş, Allah’ım…”

 

Gece – Eflâl ‘in Rüyası / "Vişne Kokusu"

Pencerenin kenarında dizlerini göğsüne çekmiş oturuyordu Eflâl. Nefesi normale dönmüştü ama kalbi hâlâ sessizce ağlıyordu. Gözlerini kapattığında, içindeki boşlukta bir ses yankılandı.

> “Eflâl…”

Yumuşak, titrek ve tanıdık bir sesti bu. Çocukluğunun sesiydi. Bir anne çağrısıydı. Gözlerini açtığında artık odasında değildi. Toprak bir zemin… Başının üstünde kocaman bir vişne ağacı… Dallarından sarkan kırmızı meyveler, gökyüzündeki yıldızlarla yarışıyor gibiydi. Ve ortada, ağacın altında bir salıncak. Ahşap tahtası hafifçe sallanıyordu. Küçük bir kız, saçlarında vişnelerden yapılmış taçla gülümsüyordu çocuk kendisiydi. Ve salıncağın önünde duran kadın. Tüm sıcaklığıyla annesiydi.

> “Kraliçem…” dedi kadın, elinde bir kavanoz tutarak.

“Bugün senin için vişne reçeli yaptım. Kokladın mı? Annem gibi kokuyor diyen kızım nerede?

 

Küçük Eflâl kahkaha attı.> “Anne! Sen hep vişne gibi kokuyorsun! Sonra kadın eğildi, kızının saçlarını düzeltti anda her şey dondu. Zaman, ses, rüzgâr… Ve annesi fısıldadı:> “Unutma… Geçmiş seni korkutmasın. Ama dalların gökyüzüne uzanmalı, Eflâl. Gökyüzünü unutma…”

---

📍Yurt Odası – Aynı Anda

Eflâl gözlerini açtı. Tüm vücudu titriyordu. Bir damla yaş yanağından aşağı süzüldü.

Tam o sırada Nazlı panikle yatağından doğruldu.> “Eflâl? Eflâl iyi misin? Yanına geldi, diz çöküp sarıldı ona. Eflâl bir an konuşamadı. Sonra boğuk bir sesle fısıldadı:> “Garip bir rüya gördüm sanırım… Annem yanımdaydı, vişne kokulum yanımdaydı Sanki… Annem bana sarıldı.”

Nazlı onu sıkıca sardı.> “Ah canım rüyası bile güzelmiş. Hadi, uyuyalım. Ben yanındayım.”

Eflâl gözlerini yeniden kapadı. Âmâ bu kez içindeki boşluk değil, annesinin sesi yankılanıyordu:> “Vişne Kraliçem…”

 

Sabah – Kampüs Yolu / “Yarına Kalanlar”

Güneş doğmuştu ama Eflâl ‘in içi hâlâ geceydi. Yurttan çıktığında rüzgâr saçlarını yana savurdu. Hafif nemli havada, gece gördüğü rüyanın kokusu kalmış gibiydi: Vişne ağacının altında annesinin sesi hâlâ kulaklarındaydı. İçinden bir parça hâlâ o salıncakta sallanıyordu. Kampüs yolu boştu, sessizdi. Âmâ karşıdan gelen adımları tanıyordu. Her adım, bir ritim gibi yaklaşıyordu.

Mehram.

Sırtında çantası, ama yüzünde alışılmadık bir ciddiyet vardı. Onu görünce bir an durdu, sonra gözleriyle yokladı Eflâl’i.

> “Dün gece hiç uyumadın değil mi?”

Eflâl gülümsedi ama gözleri gülmedi.

> “Sen de uykusuzsun. Gözlerin… Başka bir şey anlatıyor.”

Mehram bir an sustu. Cevap vermek istemedi belki de. Âmâ sonra onunla yürümesi gerektiğini hissetti. Yan yana yürümeye başladılar. Ağaçların altında sararmış birkaç yaprak, rüzgârla ayaklarına vuruyordu.

> “Sahneye hazır mısın?” diye sordu Mehram

Eflâl omuz silkti.

> “Sahne kolay. Ama kalbim her notaya direniyor sanki.”

Mehram durdu. Önünde durup gözlerinin içine baktı.

> “Kalbinin çarptığı her şey müzik zaten.”> “Ya korkuyorsam?” dedi Eflâl fısıltıyla.

“Ya annemin sesi aklımdayken ben hala onun eksikliğini şarkıya dönüştüremiyorsam?”

Mehram başını eğdi. Avucunu uzattı.

> “Bana ver. O korkunu. Tutayım biraz. Hem sahnede, hem yanında olayım.”

Eflâl elini uzatmadı ama başını hafifçe Mehram’ın omzuna yasladı.

> “Ben… Seni neden bu kadar çok duymak istiyorum?”

Mehram hafifçe gülümsedi.> “Çünkü ben… Hep senin sesinin peşindeydim. Nerede duyduğumu hatırlamadan, hep tanıyarak.”O an, kampüs gürültüsüzdü ama içleri kıyamet gibiydi. Eflâl fısıldadı:> “Yarın… Ya her şey değişirse?”> “Değişsin,” dedi Mehram.“Ama sen değişme. Vişne kraliçesi olarak kal.”

Bir süre sustular. Sonra Sayra uzaktan bağırdı:> “Yarışmaya bir gün kaldı! Siz hâlâ romantik yürüyüşte misiniz? Eflâl başını kaldırıp güldü. Mehram elini cebine soktu ama gözleri onun ellerindeydi. Ve yürümeye başladılar… Bir şarkının ilk notası gibi.

 

Kampüs – Tiyatro Binası Yakını / “Gölgede Kalan”

Ağaçların arasına gizlenmiş taş duvarın dibindeydi. Gözlerini kısmış, güneşin hafifçe aydınlattığı kampüs yoluna bakıyordu.

Alaca.

Onları görüyordu. Mehram ve Eflâl. Yavaş yürüyüş, birbirine değen omuzlar, gözlerdeki sıcaklık… Sanki her şey bir film karesiydi. Âmâ Alaca o karenin dışında kalmış, perde arkasında boğuluyordu. Gözleri kısılı, nefesi düzensizdi. Sağ elini yavaşça sırtına, montunun altına attı. Metal soğuktu. Silah yerindeydi.

> “Liste.”

Zihninde yankılanan kelimeydi bu. Sessiz Baba’nın fısıltısı kulaklarında hâlâ soğuktu.

> “Listeye odaklan. Önceliğin Mehram. Gerekirse Eflâl de.”

Alaca içinden tekrarladı.> “Mehram, Eflâl.”

Ama parmakları titredi. Silah kabzasında değildi sorun. Sorun, o isimleri dudaklarında taşıyamamasıydı. Mehram…” dedi alçak bir sesle. Sesinde öfke yoktu. Nefret de yoktu. Sadece… Bir yorgunluk.> “Senden nefret etmeliyim, değil mi?” diye fısıldadı. Benden Eflal' i aldığın için…”

Ama içinden bir ses daha vardı. Daha sessiz ama daha güçlü.

> “Ama seni vurmak?”

O an, gözleri Eflâl’e kaydı. Siyah saçlarının arasına düşen birkaç teli Mehram eliyle düzeltmişti. Kızın gülüşü… Yalın ve sahiciydi. Alaca başını çevirdi. Çünkü orada kalırsa… Bir şeylerin çökeceğini hissediyordu. Sırtındaki silaha tekrar dokundu. Âmâ bu sefer, bir görev için değil silah, artık sadece bir emir değil, bir sınavdı onun için. Arkasını döndü. Adımları hızlı ama sessizdi. Gidiyordu, ama emirden değil—Kendi içindeki yankıdan kaçıyordu. Ve sadece bir cümle yankılandı zihninde:

> “Ben bu oyunda piyon muyum, yoksa yavaş yavaş uyanan biri mi?”

 

Müzik Salonu – Final Provası / “Nefes Arası”

Kapı hafif aralıktı. İçeriden dışarıya sızan tek şey notaların huzuru değildi—kahkahalar, küçük atışmalar ve gençliğin yumuşak gürültüsüydü. Piyanonun başında Eflâl oturuyordu. Parmakları tuşlara dokunuyor ama ortaya çıkan şey bir melodi değil, arka fonda akıp giden eğlencenin kalp atışı gibiydi. Sayra yere dağılmış notaların tam ortasında, gitarının telleriyle uğraşıyor; onun hemen yanında ise Umay. Sayra, mikrofonu başına tutmuş halde hafifçe eğilmişti.

> "Şu notalardan biri kesin bana trip atıyor.

Umay, ayakta durmuş, mikrofonu eline almıştı. Saçlarını toplayan tokayı dişleriyle tutmaya çalışırken konuştu: Bence trip atan nota değil, evren. “Sayra kaşını kaldırdı, gülümsedi:

> "Evren benimle uğraşacak kadar boşsa, biraz da seninle ilgilensin.

Eflâl başını kaldırdı, hafif bir kahkaha ile: “Ben notalara değil, esprilere yetişemiyorum. Resmen stand-up provası yapıyoruz.”

Tam o anda kapı sessizce açıldı. Aral içeri girdi. Ceketini koluna atmış, yüzünde hem yorgun hem de memnun bir gülümseme vardı. Salonun havasını bir anda tartmış gibiydi.

“Merhaba sanatçılar,” dedi.

"Bakıyorum klasik üçlü yine müziği mizah gösterisine çevirmiş."

Sayra başını kaldırmadan söze girdi.

“Eksik olan sensin zaten. Sahnemize hoş geldin Aral—Kötü Mizah Şubesi Başkanı.”

Salon yeniden kahkahalarla doldu.

 

Köşede, sessizce gitarını akortlayan Mehram'ın dudaklarında hafif bir gülümseme vardı.

O konuşmadı ama gözleriyle herkesin temposunu izliyordu.

Sanki olan biteni içinden bir şarkıya çeviriyordu.

Eflâl başını kaldırıp ona döndü.

“Sen niye sessizsin?” dedi. “Yoksa hâlâ sahneye çıkınca ayakların mı titriyor?”

Mehram, gitarın tellerine nazikçe dokundu.

“Sahnede değilken de titriyorum,” dedi yavaşça.

Ama sesi ciddi değildi; içinde hafif bir oyun vardı.

Sonra ekledi, bakışları Eflâl’e takılarak:

“Ama nedeni müzik değil sanırım.”

Aralarında bir anlık sessizlik oldu.

Hiçbir kelime o anda kurdukları bağı anlatmaya yetmezdi.

Ama o boşlukta Sayra ellerini çırptı.

“Yok, artık!” dedi neşeyle. “Arada aşk cümleleri serpiştirmeyin. Sahneye çıkınca romantizm değil, şarkı söyleyeceksiniz!”

Aral, sahnede mikrofonu eline aldı.

Yüzünde ciddi bir ifade vardı ama gözlerinde yaramaz bir parıltı.

“Dikkat, şimdi başlıyoruz,” dedi tiyatral bir tonda. “Bu gece sizler için sahne alacak: Mikrofonsuz Sanatçılar Topluluğu'ndan, çok konuşan ama az nota basan Aral Bey!”

Sayra hemen araya girdi.

“Lütfen alkışlamayın, çünkü egosu zaten yeterince yüksek!”

Salon yeniden kahkahalarla doldu.

Ama o kahkahaların arasında, göz göze gelen bir çift vardı.

Eflâl ve Mehram.

Kahkahaların altında saklı kalan sessizliği, sadece ikisi duyuyordu.

Dışarıda karanlık bir dünya vardı.

Gölgelerin içinde büyüyen görevler, sırlar, yükler…

Ama şu anda…

Sadece bir grup genç, müzikle iç içe, kalpleriyle yan yana durmuştu.

Ve belki de bu prova, yalnızca bir yarışmaya değil—birbirlerini unutmamak için yapılan sessiz bir direnişti.

 

Ara Sahne – “Çantadaki Unutulmuş Şey” (Derin Versiyon)

Salon boştu. Sesini kaybetmiş bir zaman gibi. Biraz önce yankılanan kahkahalar, şimdi duvarların arasına sıkışmış eski bir ezgi gibiydi. Koltuklar dağınıktı. Âmâ Aral hâlâ oradaydı.

Ne yaptığını kendisi de bilmiyordu. Kalmak mıydı niyeti, yoksa gitmek için geç kalmak mı? Belki sadece bir sessizlikte kendini dinliyordu. Belki de fark edilmeden bir hatıra arıyordu.

Kapı yavaşça aralandı. Aral başını kaldırdı ama hemen çevirmedi gözlerini. Ayak seslerinden tanıdı geleni. Kokuya karışan telaşın sahibini biliyordu.

Umay. Saçları dağınık, soluğu aceleci.

“Ay yok artık! Çantamı unutmuşum.”

Sonra Aral’ı fark etti.

“Aa… Sen hâlâ burada mısın?”

Aral belli belirsiz bir tebessümle başını eğdi.

Ama gözlerinde çoktandır alışık olmadığı bir şey vardı.

İzlemekle yetinmeyen bir yankı.

 

> “Bazen unuttuklarımız, en çok döndüğümüz şeyler olur,” dedi sessizce.

Kendisi bile cümlenin içindeki kırığı tam çözemedi. Umay çantasını alırken yere düşürdüğü not kâğıtlarını toplamaya çalıştı. Bir tanesi Aral’ın ayaklarının yanına düştü. Aral eğildi. Kâğıdı aldı, ona uzattı. Kâğıdı aldı. Ve tam uzatırken… Parmakları değdi onun parmaklarına. Kısa. Âmâ bazı teması uzun yapan şey, zaman değil, anlamdır.

Umay gülümsedi.

> “Teşekkür ederim…” dedi.

Aral bir an konuşamadı. İlk kez kelimeler boğazına değil, zihnine takıldı. Ne vardı ki burada? Bir kız. Bir çanta. Unutulmuş bir kâğıt. Ve hâlâ anlamını taşıyan bir dokunuş. Âmâ Aral'ın içi… Sanki içinden geçen bir trenin izini hâlâ duyan terk edilmiş bir istasyon gibiydi. Sen… Ne yapıyorsun?” dedi içinden kendine. Umay başını eğdi, çantasını omzuna attı.

Çıkmak için arkasını döndü. Aral, arkasından uzun uzun baktı. Adını hiç söylemeden. Âmâ gözleri, ismini bin defa fısıldar gibiydi. Ve kapı kapanınca… Sadece kendine kalan tek gerçek şuydu:> Gözlemci, artık gözlemleniyordu. Ve bu, tüm oyunları bozan şeydi.

 

Gece – Mehram’ın Evi / “Saklı Tel”

Ev sessizdi. Sokaktan içeri sızan rüzgâr, perdeleri dalgalandırıyor, sanki zamanı da içeri taşıyordu. Mehram sessizce içeri süzüldü. Yarışma için döndüğü belli olmasın ister gibi, ayaklarının ucuna basa basa geçti koridoru. Aklında tek bir şey vardı: Gitar. Âmâ o sıradan bir enstrüman değildi. Babasıyla arasında kelimelerle kurulmamış tek bağ. Evde herkes odasındaydı. Kendi odasına gitmedi. Yavaşça, yıllardır açılmayan o eski dolaba yürüdü. Ahşap çekmeceyi sessizce açtı. Tozlu bezlerin altında, zamanın bile sesini kıstığı bir kutu duruyordu. Ellerini uzattı. Kutuyu açarken nefesi bile yavaşladı. Ve işte oradaydı. Parmakları hafifçe tellerin üzerine dokunduğunda, sanki kalbinde eski bir ezgi çalmaya başladı.

> “Baba…” ,dedi sessizce.

“Bu kez… Birlikte çıkıyoruz sahneye. Sesin değil ama gölgen benimle olsun.”

Mutfakta hafif kahkaha sesleri vardı. Mehram, gitarı yatağının altına saklamış, üzerine eski bir örtü örtmüştü. Yemek masasında annesi ve babası oturuyordu. Herkes alışılmış rutinlerde. Âmâ Mehram’ın içinde, kıpır kıpır bir telaş vardı.

> “Yarın yarışma varmış,” dedi annesi.

“Ne yapacaksın? Seyirci misin, jüri mi, yoksa yine kaçışta mısın?”

Babası hafifçe güldü. Mehram başını eğdi. Sonra beklenmedik bir dürüstlükle konuştu:

> “Katılıyorum. Solo olarak.”

Bir sessizlik oldu. Annesi elindekileri bıraktı.

> “Sen… Kendi isteğinle mi? Hani kalabalıklar, hani sahne korkun?”

> “Bu kez… Başka,” dedi Mehram.

“Bu kez içimden bir ses, ‘çık’ dedi.”

Babası göz ucuyla baktı ona.

O bakışta biraz merak, biraz tedirginlik, biraz da geçmişin yankısı vardı.> “Hangi gitarla çalacaksın?” diye sordu. Sesi yumuşaktı ama içinde test eden bir ton vardı.

 

 

Mehram bir an duraksadı> “Seninkini…” dedi sonra. Eğer izin verirsen. Bir başka sessizlik. Âmâ bu defa daha derin. Bir geçmişle, bir gururla, bir buruklukla örülmüş bir an. Babası sandalyesinden kalkmadı. Âmâ başını hafifçe salladı.> “Kırılmadıysa hala… Akortları bozulmuştur seni yarı yolda bırakır. "Annesi gözlerini kaçırdı, belki nemlenmesin diye. Ve o an Mehram biliyordu: Sadece bir yarışmaya değil… Kendine, geçmişine, babasına ve ilk defa korkmadan bir “Ben’e adım atıyordu.

 

Gece – Mehram’ın Odası / “Söylenmeyen Ezgi”

Yemekten sonra ev sessizleşmişti. Herkes kendi köşesine çekilmiş, günün yorgunluğunu bırakacak bir sessizlik arıyordu. Mehram odasına çekildiğinde gözleri hemen yatağın altına kaydı. Yavaşça diz çöktü. Örtüyü kaldırdı. Gitar hâlâ oradaydı. Tozlanmamıştı. Çizilmemişti. Sapasağlamdı. Avuçlarını tellerin üzerine bıraktı tanıdık tını, daha dokunmadan bile içine işliyordu. Ama zihninde hâlâ babasının birkaç dakika önce söylediği cümle çınlıyordu:

> “Akortları çoktan bozulmuştur… Seni yarı yolda bırakır. Mehram başını eğdi. Bakışlarını gitarın sapına odakladı.> "Neden? “Neden şimdi, neden böyle söyledi? “Bir sahtekârlık yoktu sesinde babasının… Ama bir kaçış vardı. Bir şeyi gizlemeye çalışan, bir şeyi korumaya çalışan o tanıdık ifade. Gitarı kucağına aldı. Telleri yokladı. Tını hâlâ aynıydı. Sanki hiçbir zaman çalınmamış, yıllardır onu beklemiş gibiydi.> “Senin gitarın,” diye fısıldadı. “Âmâ artık… Pencereden dışarı baktı. Gökyüzü siyaha sarılmıştı. Âmâ ay, onun göğsünde bir ışık gibi parlıyordu.> "Bu gece her şey sustu... Ama yarın… Seninle konuşacağım baba. Seyircinin önünde değil belki ama… Sahnede. İlk defa kendi sesimle… Kendi hikâyemi anlatacağım. “Ve Mehram ilk defa korkmadı. Gitarı yatağının üzerine bırakmadan önce son bir kez telleri titretti. Odada yankılanan o tek nota, yılların sessizliğini bozan ilk ezgiydi. Peki ya sen?

Sen, yıllar önce susturulan bir sesi yeniden duymaya cesaret edebilir misin? Bir yalanın içinde büyüyüp, gerçeği ezgiyle haykırmak ister miydin?

 

“Sahneye Çıkmadan Önce”

Sabah, perdenin arasından sızan ışıkla odaya adım attı. Âmâ ışığın bile fazla sesi vardı bu sabah. Çünkü içeride, sessizliğin yankısı çoktan başlamıştı. Mehram, yatağının ucunda oturuyordu. Eli, hâlâ babasının gitarının tellerinde. Gece boyunca tek bir nota bile basmamıştı. Sadece… Bakmıştı. Babasının, “Akortları bozulmuştur. Seni yarı yolda bırakır,” deyişi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu. Âmâ gitar... Gitar sapasağlamdı. Hatta telleri onun kalbi gibi… Hafifçe dokunulunca titriyordu.> Peki ya o sözler? Gerçekten akortlar mı bozuktu, yoksa geçmişin sesi mi susturulmak istenmişti? Mehram başını kaldırdı. Aynadaki yansımasına baktı yüz, bugüne kadar bin kere gölgelerin arasından geçmişti.

Ama şimdi ilk kez, ışığın karşısına çıkmaya hazırlanıyordu.

Gitarı aldı. Yavaşça çantasına yerleştirdi. Her telin üstünü bir sessizlikle örttü. Âmâ kalbinin içinde bir nota… hâlâ çalıyordu. Tam çantasını kapatacağı sırada durdu.

> “Bu sahneye... Sadece müzikle değil, cevaplarla çıkmalıyım,” dedi içinden.

Ayakkabılarını bağlarken bile düşünceleri uzaklardaydı. Âmâ sonra kapıdan çıkarken, gözleri pencereye takıldı an, sanki tüm gökyüzü sahne gibi açılmıştı. Bir an durdu.

> “Eğer bu sabah hayatın sana bir sahne veriyorsa…

Sen hangi şarkıyı seçerdin?”

Derin bir nefes aldı. Çünkü bugün, hem bir sahneye… Hem de geçmişine çıkıyordu.

 

Konferans Salonu – Müzik Yarışması Final Günü

Salon, sabahın erken saatlerinde bile bir kıpırtı içindeydi. Koltuklar boştu ama havası doluydu—heyecanla, beklentiyle, sahneye çıkacak isimlerin adlarıyla… Girişte büyük bir afiş asılıydı: “Yılın Genç Sesi – Final Gecesi”

Sahne perdeleri hâlâ kapalıydı ama sahne arkasında fısıltılar yükselmeye başlamıştı.

Bir anons yankılandı:

> “Finalist öğrenciler, lütfen kulise geçiniz. Hazırlıklar başlıyor.”

--

📍Kulisin İçinden – 09.14

Kulis, sabun köpüğü gibi telaşlıydı. Ayna önleri dolmuş, saç spreyi ve far paletleri arasında sesler yankılanıyordu. Kimi gülüyor, kimi susuyordu—ama herkes bir şeye hazırlanıyordu. Ve tam o anda, kapı hafifçe aralandı. Işık aralığından içeri adım atan kız, herkesi bir anlık sessizliğe boğdu.

Eflâl.

Saçları gevşek örgülerle arkaya alınmıştı. Yüzünde sade ama zarif bir makyaj vardı; elmacık kemiklerine vişne pembesi bir dokunuş... Üzerinde inci beyazı, hafif kabarık etekli, omuzdan zarifçe düşen, uçuş uçuş bir elbise. Belindeki ince vişne kurdelesi ve bileğinde, çocukluktan kalma, vişne figürlü bilekliği. Gözlerinde bir ışıltı vardı. Korkuyla karışık umut gibi. Ve elleri hafif titriyordu.

Sayra ağzı açık fısıldadı:

> “Biri şu sahneyi ona bırakmadan önce gözlerimi bağlasın... Göz kamaştırıyor.”

 

Nazlı koluna girdi Eflâl ‘in:> “Kraliçe gelmiş. Vişne Kraliçesi. Sonra hafifçe kulağına eğildi. Bu gece biri fena etkilenecek, hazır mısın?”

Aynı anda başka bir kapıdan içeri başka bir adım atıldı. Ayakkabılar sessiz, adımlar kararlıydı.

Mehram.

Üzerinde siyah dar kesim bir takım elbise vardı. Ceketinin yakasında küçük, gümüş bir nota rozeti. Gömleği gece laciverti; ama yakasına kadar iliklenmiş, kravat yerine yalnızca boynuna doladığı kadife bir fular. Ve saçları, alışıldık dağınıklığının dışında, geriye doğru hafifçe şekillendirilmişti. Gözlerinin altındaki yorgunluk gitmişti, ama o derinlik... O hâlâ oradaydı. Aral hafifçe mırıldandı:

> “Bu çocuk müziğe değil, podyuma çıkıyor sanki.”

Sayra fısıldadı:

> “Kızlar dikkat, sahnede biri gitar çalarken kalbinizi de akort edebilir.

Mehram’ın gözleri kalabalığın içinden Eflâl’i buldu.

Ve o an… Zaman, sanki kulisin ortasına çöktü. Kalabalık seslerin içinden iki sessizlik, birbirini buldu. Göz göze geldiler. Eflâl ‘in dudaklarında hafif bir gülümseme vardı. Ve Mehram, elindeki gitar çantasını biraz daha sıktı. Sanki o gitarla değil… O bakışla sahneye çıkacaktı. Âmâ Umay, bu sahneyi sürekli gözlerinin önünde yaşanmasından artık duyguları yorgundu. Mehram onun yüzüne dikkatle baktı. Sonra bir an durdu. Gözleri, Eflâl ‘in saçlarının arasından süzülen vişne figürlü tokaya ve bileğine düştü. Gülümsedi. Ve eğilerek alçak bir sesle konuştu:

> “Vişne kokun var ya…

Bir mevsimi değil, bir çocukluğu anlatıyor. Eflâl bir şey diyemedi. Yüzü kızardı. Âmâ gözlerinde beliren o ışık… Şarkıdan önce gelen melodiydi. Mehram arkasını döndü, sırtındaki gitar çantasına uzandı. Âmâ dönmeden önce bir cümle daha fısıldadı, neredeyse kendi kendine söyler gibi:

> “Ve sahneye çıktığımda…

Senin gülüşünü düşüneceğim.

Hazırlıklar tamamlanmıştı. Jüri yerini almış, salon dolmaya başlamıştı. Kapıların dışındaki uğultu gittikçe artıyor, içerideki sessizlik gittikçe yoğunlaşıyordu.

Eflâl ve Mehram yan yana, kulisin arka tarafındaki dar alanda bekliyorlardı. Aralarında yalnızca birkaç santim vardı. Âmâ o santimler, kalp atışlarının yankılandığı birer boşluk gibiydi. Eflâl ellerini birbirine kenetlemiş, gözlerini yere dikmişti.

Derin bir nefes aldı.

> “Korkuyorum,” dedi. Sesi bir fısıltıdan daha hafifti. Ya sesim titrerse? Mehram ona döndü. Yavaşça, sakin bir şekilde

"Korkma yanında ben varım bu hikâye mutlu bitecek güven bana"

Eflâl başını kaldırdı. Gözlerinde bir hayret, bir minnet vardı. Kulisteki son ışık söndüğünde, sahne perdesinin arkasında bir sessizlik doğdu. Her nefes, her kalp atışı, perdelerin hemen ardındaki o sonsuz an’a odaklandı. Eflâl ve Mehram, yan yana yürürken birbirlerine kısa bir bakış attılar. Sözcüklere gerek yoktu. Aralarında artık sadece müzik konuşacaktı. Sahneye ilk adım attıklarında salonu loş bir ışık doldurdu. Spot lambası, Eflâl ‘in vişne rengi elbisesinde yankılandı sanki. Gitar Mehram’ın omzunda, zamanın sesini taşıyan bir yadigâr gibi duruyordu. Alkışlar yükseldi. Çünkü herkes… Sadece dinlemek istiyordu. Ve o an başladı. Kulisteki ışıklar söndü. Geriye yalnızca kalp atışları kaldı—ve bir sahneye sığacak kadar kader.

Perde aralanmadan hemen önce, Eflâl başını hafifçe Mehram’a çevirdi. Gözleri, ışık gibi titreşiyordu.

> “Hazır mısın?” dedi neredeyse fısıltıyla.

“Ya sen?” diye sordu Mehram, sesi daha da düşük.

Ama gülümsemesi cevabın çoktan verildiğini söylüyordu Sahneye ilk adımı attıklarında, fonda sadece hafif piyano tınıları duyuluyordu.

"River Flows In You" melodisi salona yayılıyor, izleyiciler nefeslerini tutuyordu.

O an—zaman bile sessizliğe bürünmüştü. Spotlar yavaşça açıldı.

Eflâl ‘in vişne rengi elbisesi, ışığın içinde neredeyse şiir gibi parladı.

Kulaklarına iliştirdiği vişne figürleri hafifçe sallanırken, sahnede bir masal başlıyordu. Mehram gitarını omzundan indirdi. Parmaklarını tellerin üzerine koyduğunda, aralarında görünmeyen bir bağ kuruldu. Eflâl başını hafifçe eğdi, mikrofonun önüne geldi.

> “Bu şarkı... Geçmişin kırık parçalarına ve geleceğin en tatlı ihtimaline...” dedi usulca.

“Yani sana,” diye ekledi Mehram, ama sadece o duydu bunu. Ve sonra—müzik başladı. Gitarın ilk notasını çaldı. Eflâl gözlerini kapattı ve dudaklarından döküldü o ilk dizeler:

> “Vişne ağacının altına sakladım seni…

Kalbime en çok orası yakıştı.

Gülüşünle ferahlayan yaz rüzgârı,

Sesinle yeşeren bir ilkbahar gibi…”

Salon sessizdi. Her notada, her kelimede kalpler biraz daha birbirine yaklaşıyordu an, yalnızca müzik yoktu orada. Bir geçmişin izleri, bir geleceğin ihtimali ve şimdiki zamanın kalp atışı vardı.

 

Sahne Arkası – Salonun Üst Galerisi / “Gölgedeki Tetik”

Işıklar sadece sahneye odaklanmıştı. Âmâ o ışığın uzağında, kimsenin bakmadığı bir yükseklikte, bir karanlık izliyordu.

Alaca.

Siyah montunun iç cebinde küçük bir tabanca vardı. Ellerinin titrediğini hissediyordu ama silahı tuttuğu elindeki kararlılık korkunçtu.

Eflâl ‘in sesi salonda yankılanırken, o tını Alaca’nın kalbine çarptı.

Sanki ses, hedef alınmış bir yara gibi içine işliyordu. Sahnedeki o iki kişi… Onlar sahnede bir şarkıyı paylaşıyordu. Âmâ Alaca’nın içinde paylaşılmamış bir geçmiş yanıyordu. Gözleri sahneye odaklandı. Eflâl ‘in vişne figürlü tokası… Mehram’ın gitarı… Ve aralarındaki o görünmez bağ. Silahı yavaşça kaldırdı. Nefesi daraldı. Tetiğe parmağını koydu. Âmâ gözünden bir damla yaş süzüldü.

> “Vurursan… Sadece onları değil, kendini de yok edeceksin…”

İç sesi yankılandı içinde. Âmâ Sessiz Baba’nın sesiyle karıştı sonra:

“Onları yok et. Yeni düzen ancak eski hatalar silinirse başlar.”

Alaca'nın parmağı tetiğe bastırmadı. Sadece tuttu. Bekledi. Gözyaşları peş peşe indi. Ve sonra—şarkıdaki dizeler salonda yeniden yankılandı:

> "Vişne kokar hatıralar, sen tutunca ellerim titriyor..."

O an bir şey oldu. Parmak silahın üzerinden yavaşça kaydı. Bir adım geri attı. Gölgelerin içine karıştı. Sadece kendi kendine mırıldandı:

> “Ben… Bunu yapamam.”

Ama yüzünde hâlâ karar vermemiş bir boşluk vardı. Çünkü aşk… Çoğu zaman, hedefi tam ortasından vururdu. Ve Alaca, o hedefin ta kendisiydi.

 

Salonun Üst Katı – Teknik Alan / “Gölgelerin Gövdesi”

Salonun en üstündeki teknik bölme... Kimsenin çıkmadığı, yalnızca görevlilerin bildiği o dar koridorda, sessiz bir siluet vardı. Dışarıdan bakıldığında görünmezdi. Âmâ o, her şeyi görüyordu. Elçi Kulaklıkla bağlı olduğu sessiz bir iletişim hattı vardı. Gözleri bir an olsun Alaca’nın siluetinden ayrılmıyordu. Alaca’nın silahı yavaşça kaldırdığı o an… Elçi gözlerini kısmıştı. Sol elinde küçük bir cihaz, ekranında odaklı bir termal iz vardı:

Alaca. 36.5°C. Nabız artışı: %27.

> “Nefesin daraldı Alaca… .”

Kendi kendine fısıldadı. Elçi, elini cebine attı. Susturuculu küçük bir tabanca vardı. Âmâ amacı öldürmek değil, durdurmaktı. Çünkü Sessiz Baba’nın elinde tutmaya çalıştığı her şeyi—Elçi çoktan çözmüştü. Ve şimdi, içindeki hesaplaşmanın tek tanığı, bu sahnedeki sessizlikti. Bir an boyunca, sahneye değil, Alaca’nın gözyaşına odaklandı. Ve bir not daha düştü zihnine: “Ağlamak, teslim olmak değildi—insan kalabilmenin son isyanıydı. “Elçi geri çekilmedi. Tetiğe de dokunmadı. Sadece bekledi. Çünkü bazen, hiçbir şey yapmadan izlemek… En tehlikeli hamleydi. Alaca gözden kaybolduğunda, Elçi kulaklığındaki şifreli frekansa fısıldadı:

> “İzleme tamamlandı. Girişim olmadı. Duygular, görevden daha güçlüydü. ”Bir sonraki hamle için hazırız. Ama onlar henüz bilmiyor… Sahne daha yeni başladı. Ardından bulunduğu yerden ayrıldı. Gözden… Ama asla oyundan değil.

 

Gece / Elçi’nin Odası – “Grihat ‘ın İzleri”

Kapı yavaşça kapanırken, Elçi derin bir nefes aldı. Tüm günün yorgunluğu bir anda ona çökmüştü. Âmâ yorgunluğunun içindeki bir başka ağırlık vardı: Geçmişin yankıları. Dışarıda geceydi, ama odasında yalnızca bir masa lambasının solgun ışığı vardı.

Yavaşça masasına yürüdü ve kadife kaplı eski defteri açtı. Sayfalarını karıştırırken, derin bir sessizlik vardı. Âmâ bir ses vardı, her bir sayfada yankılanan. Bir söz, bir yemin, bir umut… Oysa şimdi, her şeyin bambaşka olduğunu biliyordu. İlk sayfada, sadece tek bir kelime vardı:

"GRİHAT "

Tozunu silerken gözleri doluyor gibi. Masada bir kayıt cihazı var. Parmakları düğmeye uzandı. Tıklama sesiyle birlikte geçmişin kapısı aralanıyordu

 

Kuruluş Gecesi

Yıl: 2001 / İstanbul dışındaki terk edilmiş bir marangoz atölyesi Yağmur, çatılara değil, zamanın kendisine yağıyordu sanki. Gece, gri bir örtü gibi tüm şehri kaplamış, gözle görülmeyen ama içten içe hissedilen bir kasvet her yere sinmişti. Dışarıda fırtına hüküm sürerken, içeride üç adam sessizliğe hükmediyordu.

Atölyenin ahşap duvarları eskimişti, tavanın köşesinden sızan damlalar ritmik bir şekilde zemini dövüyordu. Yerde, paslı bir sobanın etrafında yayılmış sandalyelerde oturan üç adamdan biri, parmaklarını birbirine kenetlemiş, gözlerini karşı duvardaki çatlağa dikmişti.

Adı Ferhan Karaca’ydı. Beline kadar inen siyah paltosunun içinden hâlâ tozlu gelen soluk bir dosya uzanıyordu. Gözleri suskun, ama içi yangın yeriydi. Sözler, dudaklarından değil, yılların içinden ağır ağır dökülüyordu.

> “Biz... Bu ülkenin gölgesinde büyüdük,” dedi.

Yanında oturan, gözlüklerinin ucundan aşağıya bakarak eski bir defteri çeviren adam, Tarık Özer’di. Sanki her sayfa, ona acıyı hatırlatıyor, ama vazgeçme şansı vermiyordu konuştuğunda sesi sabırlı ama keskin bir yara gibiydi:

“Sadece kendi çocuklarımızı değil... Bütün çocukları korumak zorundayız.”

Üçüncü adam ise, tesbihini yavaşça çeken, yüzü sert ama içinde gizli bir sızı taşıyan Nevzat Elvan’dı. Konuşurken bir baba gibi değil, yıllarca bastırdığı bir isyan gibi konuştu:

“Hayat hiçbir zaman siyah ya da beyaz olmadı. Biz griyi koruyacağız. Ne karanlığın adamı olacağız, ne sistemin kuklası. Biz... Yol olacağız. Gençleri o yolda yalnız bırakmayacağız. Biz çocuklarımıza gri bir hayat bıraktık yüzden... Adı da bu olacak:

Gri + Hayat = Grihat.”

Söz bittiğinde içeride yalnızca yağmurun ve sönmeye yüz tutmuş sobanın çıtırtısı vardı. Âmâ o sessizlik, bir şeyin başladığını söylüyordu. Sözle değil, kalple anlaşılmış bir kuruluştan doğan bir sessizlikti bu.

Ferhan ayağa kalktı. Yavaşça cebinden katlanmış bir kâğıt çıkardı. Tarık ve Nevzat da aynı anda yerinden doğruldu. Kâğıt, yalnızca bir beyaz zemin değildi. Üzerinde üç kalemin izini, üç adamın kaderini taşıyacak bir satır yazılıydı:

> “Karanlıkta kalana ışık ol. Karanlığı büyütene gölge ol. Üçü de adlarını yazdı. Âmâ tarih değil, niyet önemliydi. Kayıt altına alınan bir tarih değil, kalpte kazınan bir geceydi bu.

 

Günümüz / Elçi’nin Odası – Gece

Elçi, eski kayıt cihazını yavaşça durdurdu. Gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı. Yüzünde yaş değil, zamanın kendisi birikmiş gibiydi. Ellerini alnına dayadı, sessizce mırıldandı:

> “O çocuklar…

Şimdi karanlığın kıyısında. Üçü de… Farkında olmadan kendi babalarının izinden yürüyor. Arkasında bir harita vardı. Haritanın ortasına üç isim iğnelenmişti: Eflâl Özer. Mehram Karaca. Alaca Elvan. Ve hemen altında, gri renkle yazılmış tek bir kelime:

GRİHAT

 

Sahne – Sahne Dağıldıktan Sonra / “Soruların Gölgesi”

Salon boşalmaya yüz tutmuştu. Alkışlar sönmüş, ışıklar kısılmış, ses teknisyenleri kabloları toplamaya başlamıştı. Eflâl, hâlâ elinde tuttuğu plakete bakıyordu. Sayra ile Umay neşeli fısıltılarla yürürken, Aral ellerini cebine sokmuş, klasik o yarı alaycı tavrıyla söze girdi:> “İtiraf ediyorum, sahnede sizinle olmalıydım. Bir yanım oyunculuk, bir yanım müzik istiyor. Ortada kaldım. Sayra omzunun üzerinden dönüp gülümsedi:> “Yok, Aral, senin yanların çok karışık. En iyisi sen düz bir çizgide kal. Umay kahkahayı patlattı:> “O çizgi de zaten eğri. Ama seni seviyoruz. Aral gülümsedi. Sözleri espriliydi ama gözleri bir anlına Eflâl’e takıldı. Sonra çabucak kaçırdı bakışlarını. Birlikte yürürlerken, grubun içinde yalnızca biri sessizdi: Mehram. Gitarı hâlâ sırtında, ama omuzları ağır. Sanki sırtındaki sadece bir müzik aleti değil, geçmişin kendisiydi. Eflâl, yanına yaklaşıp fısıldadı:

> “Kutlama varmış, ister misin biraz kafamız dağılsın?”

Mehram yavaşça başını iki yana salladı.

> “Benim eve gitmem gerek. Özür dilerim ama bir şeyleri… Sormam gerek görüşürüz "

O an yüzündeki ifade, sadece yorgunluk değil; çözülmemiş bir bilmece gibiydi.

 

Mehram’ın Evi – Gece / “İsimsiz Soru”

Salon sessizdi. Televizyon açık ama sesi kısıktı. Mutfağın lambası yanıyor, annesi yavaşça yemek kaplarını kaldırıyordu. Mehram içeri girdiğinde gitarı sırtından çıkarıp kucağına aldı. Bakışları, odanın içinde gezmedi bile. Sadece gitarın üzerinde oyulmuş o iki şeye odaklanmıştı: Ferhan Karaca Ve hemen altında:

GRİHAT

Yavaşça odasına geçti. Kapıyı kapatmadan önce bir kez daha gitarın sapına baktı. İsim o kadar ustaca oyulmuştu ki, sanki bir mühür gibiydi. Bir imza gibi. Bir aidiyet.

Ama… Kime?

> “Ferhan Karaca,” diye fısıldadı kendi kendine. Kim bu? Neden bu gitarın içinde bu isim var? Ve bu... Grihat da ne? Gitarı yatağına koydu. Kapının aralığından mutfağı izledi. Annesinin omuzları aşağı sarkmıştı; yorgun görünüyordu. Bir an tereddüt etti. Âmâ artık geri adım atamazdı. Mutfağa gitti.

> “Anne,” dedi sessizce.

“Bu gitarın içinde bir isim yazıyor. Ferhan Karaca. Bir de başka bir kelime… Grihat.”

“Bunlar ne demek? Annesi o an elindeki bardağı yavaşça tezgâha bıraktı.

Ardından sırtını oğluna dönüp, ellerini kuruladı.

> “O gitar... Babanın eskiden çaldığı bir şeydi. Eski bir dosttan kalma.”

“İsim falan... O kadar önemli değil. Belki tamirci yazmıştır.”

Mehram gözlerini kıstı.

> “Ama neden sizinle ilgili hiçbir yerde böyle bir isim geçmedi? Benim soyadım Karaca ama... Ferhan ismi hiç duymadım. O adam kim? Annesi dönmedi. Yalnızca sustu. Sanki bu sustukça, daha çok şey anlatıyordu.

> “Ve Grihat? Bu ne demek? Bir marka mı? Bir grup mu? Hiçbir yerde böyle bir şey duymadım. Kadın sessizliğini bozmadan, bardağı raflara yerleştirdi.> “Eski... Çok eski bir şey,” dedi sonunda.

“Sana ait değil.”

Mehram, içinde bir şeyin düğümlendiğini hissetti.> “Ama belki… Tam da bana ait olan budur,” dedi fısıltıyla.

 

Mehram’ın Evi – Gecenin Derin Saati

“Artık Susmak Yetmiyor ”Odadaki hava ağırdı. Duvarda asılı saat tik tak demiyordu sanki—sorguluyordu. Mehram gitarı hâlâ elinde tutuyordu. Ona aitmiş gibi değil, sanki onun tarafından tutuluyormuş gibiydi isim, o yazı…“Ferhan Karaca”

“Grihat”

Bu sadece bir tesadüf olamazdı. Odasından çıktı. Salonun lambası loştu. Babası koltukta oturmuş, yarı uykulu bir halde televizyona bakıyordu ama gözleri başka bir âleme dalmış gibiydi. Mehram karşısına geçti. Bir şey söylemeden sadece gitarı gösterdi. Sonra gözlerinin içine baktı. Uzun uzun… Ve sustu. Babasının kaşları çatıldı. Bir anlık belirsizlik… Sonra bakışı gitarın sapındaki yazıya kaydı. Sanki bir hayalet görmüş gibi gözleri büyüdü.

> “Bu gitar…”Sesi titrekti. Bu gitarı nereden aldın sen? Mehram’ın sesi buz gibiydi:

> “Yarışmaya onunla çıktım. O gitar, senin sandığın yerden gelmedi. Müzik salonundan değil. O gitar bizim evden çıktı. Yatak altından. Üzerinde adın yok… Ama bu isim var: Ferhan Karaca. Ve altında bir kelime… Grihat. Babasının omuzları düştü. Bakışlarını kaçırdı.

> “Bak… Önce bir tebrik edeyim seni,” dedi zorlama bir gülümsemeyle.

“Birinci olmuşsun. Bütün okul konuşuyor. Gel otur. Hem annene de müjdeyi veririz. Bu geceyi unutulmaz yapalım, ha?”

Mehram bir adım geri çekildi. Gitarı göğsüne bastırdı. Sesi, her kelimesinde bir darbe gibi indi:

> “Yarışmayı umursamıyorum.

Birinci olmayı, alkışı, sahneyi… Hiçbirini.

Ben sadece bilmek istiyorum. Bu isim kim? Bu Grihat ne? Ve sen… Neden bu gitarı yıllarca benden sakladın? Babasının yüzü soldu. Eliyle alnını ovuşturdu. Sanki söylenmeyen yılların yorgunluğu o anda omzuna binmişti.

> “O gitar… O gitar geçmişin… Geçmişte kalması gereken şeylerin bir parçası,” dedi kısık bir sesle.

“Bazen bilmemek… Korur insanı, Mehram. Mehram başını iki yana salladı.> “Ama ben artık korunmak istemiyorum. Bu gitar, benim geçmişimden daha çok şey söylüyor bana… Senin kelimelerinden daha fazla.”

O an bir sessizlik daha indi salona. Sanki duvardaki saat bile durdu. Annesi kapı aralığında sessizce dinliyordu. Âmâ kimse konuşmadı. Mehram kapıya yöneldi. Gitmek üzereydi. Âmâ son kez durdu ve arkasını dönmeden sordu:> “Ferhan Karaca kim? ”Ben kimim baba? Ve kapıyı açıp çıktı.

 

Gece – Alparslan'ın Odası

Merdivenlerden çıkarken ceketini giymeye bile fırsat bulamadan telefonu cebinden çıkardı. Eli titriyordu. Birkaç kez tuşlara bastı. Hat çalarken odasına yürüdü.

> “Aç… Lütfen aç…”

Tam o sırada telefonun ekranına bir mesaj düştü. Gelen numara yoktu. Sadece bir sembol… Daire içine alınmış bir üç çizgi. Grihat ‘ın eski işareti. Alparslan’ın yüzü soldu. Gözleri büyüdü. Sanki yıllar önce gömdüğü bir mezar yerinden kalkmış gibi.

> “Kahretsin… İskender…”

Yıllardır duymadığı bir ismin ağırlığı çöküverdi üzerine. Hemen numarayı çevirdi.

----

Gece – Şehir Dışında Bir Mekân / İskender’in Evi

Alparslan, gece yarısı gibi varmıştı oraya. Karanlık bir sokağın köşesinde duran sade bir ev. Perdeleri kapalı. Âmâ içeriden sızan hafif bir ışık vardı. Kapıyı çaldı. İskender açtı. Gözleri yaşlanmıştı ama bakışı hâlâ keskin. Yalnızca başını salladı. İçeri geçmesini bekledi. Elçi de içerideydi. Sanki zaman durmuştu. Onlar üç kişiydi ama o anda geçmiş, şimdi ve gelecek aynı masadaydı. Alparslan oturdu. Bir süre kimse konuşmadı. Sonra İskender başladı:

> “Döndüm… Çünkü bir şeyler çoktan başladı.”

Alparslan gözlerini kaçırdı.

> “Mehram… Not bulmuş. Gitarda ismim… Grihat yazıyor. Elimde değil, telaşlandım. Ona bir şey olmasından korkuyorum.”

Elçi öne eğildi. Sesi ağırdı ama netti:

> “Korkmakta haklısın. Sessiz Baba hâlâ izliyor. Ama artık sadece izlemiyor…”

İskender lafa girdi:

> “Artık tehdit, kapımızın eşiğinde. Onlar geçmişi kurcaladıkça, Sessiz Baba kendince çözüm yollarına gidecek. Çocukları korumak zorundayız.”

Alparslan nefesini tuttu.

> “Ne yapacağız? Oğlumu bilmiyorum, gerçekleri öğrendiğinde ya onu kaybedersem… Onu neyin içine çektiğimizi bilmiyoruz…”

İskender gözlüklerini çıkardı. Masaya koydu. Ve bir cümleyle geçmişi hatırlattı:

> “Biz bu örgütü kurarken, gençler karanlıkta kaybolmasın diye yemin etmiştik. Âmâ biri – o adam – o yemini kirletti. Şimdi onu temizlemek bizim görevimiz. Elçi yavaşça bir zarf uzattı Alparslan’a.> “Bunu Mehram’a ver. Ama zamanı geldiğinde. Henüz değil… Çünkü geçmişi öğrenmek, sadece bilgi değil, bedel de ister. Alparslan zarfı aldı. Kalın bir mühür vardı üstünde. Göz ucuyla baktı. İçinde ne olduğunu bilmese de, kalbinin bir yanı çoktan ağırlığını hissetmişti.> “Onu koruyacağım. İskender başını salladı.> “Onu sadece koruma. Ona güven… Çünkü bazen en büyük savaşlar, gençlerin gözünde başlar. Ve o gece… Grihat yeniden kıpırdanmaya başladı.

Karanlık bir gölgenin içinden yükselen eski bir söz gibi:

“Gençleri korumak, geleceği onarmaktır.”

 

Deniz Kıyısı – “Zaman 5.13’te Durdu”

Ay, denizin üstünde titrek bir ışık gibi süzülüyordu. Dalgalar, taşlara dokunurken bir şey anlatmaya çalışıyor gibiydi. Âmâ Mehram, hiçbirini duymuyordu. Aklı… Paramparçaydı. Gitarındaki kazılı isim, zarf, grihat, o yabancı his… Her şey içini kemiriyordu. Ellerini cebine soktu, rüzgâr ceketinin yakasını havalandırdı. Yalnızdı. Sandığı kadar değilmiş, ama yine de yalnızdı an, ileride bir siluet gördü. Biri… Bankta oturuyordu. Yüzü denize dönüktü. Etrafında hiçbir ışık yoktu ama duruşunda bir huzur vardı. Sanki orada hep oturuyormuş gibi. Mehram yavaşladı, sonra adımlarını ona doğru yöneltti. Yanına yaklaştığında, adam başını çevirdi. Yüzü yaşlı değildi ama zamanın içinden geçmiş gibiydi. Gözlerinin kenarındaki çizgiler, bir ömürlük suskunluğun izleriydi.> “Gece yalnızları tanır,” dedi adam. Sesi hafifti, ama yankı gibi geldi Mehram’a.

“Sen de tanıdık geldin. Mehram şaşırdı. Hiç tanımadığı biri, nasıl bu kadar net konuşabilirdi?> “Tanıdık mı? Adam gülümsedi, ama gülümsemesi hüzünlüydü. Sonra bileğinden eski bir saat çıkardı. Paslı, çatlamış… Ve durmuş.> “Bu saat kazadan beri çalışmıyor. Zaman 5.13’te kaldı günden sonra hiçbir şey tam olmadı. Âmâ ben… Bu saatle yaşamayı öğrendim. Mehram bir şey demedi. Yalnızca ona baktı. Adam, saatini avcunun içine aldı.> “Bazı insanlar zamanı ileri sarmaya çalışır. Bazıları geri almak ister. Âmâ bazıları… Durduğu yerde anlam arar. Mehram bir taş aldı, denize attı. Su halkalanarak uzaklaştı.> “Bazen anlam bulmak çok yorucu.”> “Evet,” dedi adam. Çünkü bazen anlam dediğin şey, sadece doğru soruyu sormakta saklıdır.” “Bir taşın suya atıldığında çıkardığı halkalar gibi… Gerçek de bazen gecikir, ama daire daire seni bulur.”

> “Peki, doğru soru ne? Adam hafifçe başını eğdi. Gözleri, denizin ötesine bakıyordu.> “Gerçekten seni sen yapan ne? Mehram irkildi. Bu adam onu tanımıyor olmalıydı. Âmâ sanki onun ruhundaki çığlığı duymuştu.> “Siz kimsiniz? Adam ayağa kalktı. Üzerine bir rüzgâr esti, ceketinin eteği dalgalandı.> “Ben mi? Adım Rami. Rami Vefa. Sadece… Geçmişinde kaybolanlara eşlik ederim. Mehram, bir şey söylemek istedi ama dili dönmedi. Rami Vefa uzaklaştı. Sessizce, ay ışığında bir gölge gibi kayboldu.

Mehram, yalnız kaldığı o an bile yalnız hissetmedi. Âmâ zihninde daha çok ses vardı şimdi. Bilinmeyen bir ismin altına kazınmış bir “Grihat”,Ve… Cevapları hep başka cümlelere gizleyen insanlar. Elini cebine attı, el yordamıyla zarfı buldu. Parmaklarıyla kenarını yokladı, ama açmadı. Bir sır, açılmadan da ağır olurdu.

 

O an, kalbine saplanan bir düşünce geldi:

İskender.

O gözlerde bir şey vardı. Sakladığı, koruduğu, beklediği bir şey.

> “O bunu biliyor…” dedi kendi kendine. Belki de cevabın bir ucu onda. Âmâ sonra… Boğazında bir düğüm hissetti. İskender’in telefon numarası onda yoktu. Hatta yaşadığı yer bile bilinmiyordu.> “Nerede bulabilirim ki onu?” diye fısıldadı. Denize baktı. Dalgalar sanki susmuştu. Ona bile cevap vermiyorlardı. Kendini tanıyamadığı bir gecede, İlk defa kim olduğunu aramaya karar verdi. Ve belki de… O gece saat 5.13’te durmuştu onun için de. Âmâ sabah… Yeniden başlayacaktı.

 

“Aral ve Çekirdek Felaketi”

Aral, her zamanki rahat tavırlarıyla kamelyalardan birine kurulmuş, elinde bir paket çekirdek, büyük bir ciddiyetle kabukları ayıklıyordu.

 

Yanında Sayra, Umay ve Mehram vardı. Sayra, Aral’ın çekirdekle olan derin bağını anlayamıyordu. “Aral, çekirdek yemek ne zaman bu kadar stratejik bir eylem haline geldi?” diye sordu, gözlerini devirerek.

Aral, bir bilge edasıyla başını kaldırdı. “Çekirdek yemek bir sanattır Sayra. Önce doğru açmayı öğreneceksin, sonra kabukları etrafa saçmadan yemeyi. En önemlisi de, içindeki lezzeti gerçekten hissetmek için acele etmeyeceksin.”

Mehram gülerek, “Bu felsefi derinliği nerede öğrendin?” diye sordu.

Aral ciddi bir ifadeyle başını salladı. “Dedemden. Bana derdi ki, ‘Oğlum, insan çekirdeği nasıl yerse hayatı da öyle yaşar.’”

Umay, bu ciddi havayı bozmak için, “O zaman sen hayatı sürekli kabuk tükürerek mi yaşıyorsun?” diye sordu.

Tam o anda Aral, kendini savunmak için bir şey söyleyecekken yanlışlıkla elindeki çekirdekleri havaya savurdu. Küçük, minik tohumlar gökyüzüne doğru uçup hızla yere yağmur gibi yağdı. Ama problem şu ki, tam yanlarından geçen edebiyat öğretmenlerinin saçına da birkaç tanesi saplanmıştı.

Herkes dondu.

Öğretmen hafifçe başını salladı, saçından çekirdek kabuklarını temizledi ve gözlerini Aral’a dikti. “Demek hayatı kabukları saçarak yaşıyorsun, Aral?”

Aral gözlerini kaçırdı, ama Mehram ve Sayra kahkahalarına engel olamadılar. Umay ise gözlerini kocaman açarak kendini zor tutuyordu.

Öğretmen derin bir nefes aldı. “O zaman hayatının geri kalanını bahçeyi temizleyerek geçirebilirsin.”

Aral, çekirdek paketine bakarak iç çekti. “Bunu dedeme anlatamam.”

Sayra ona acıyan gözlerle baktı. “Hayat dersi olarak kabul et.”

Mehram, gülmemek için kendini zorlayarak, “Bence dedene anlatmalısın, belki yeni bir hayat felsefesi doğar.”

O gün Aral, bahçedeki çekirdek kabuklarını süpürürken, ‘çekirdek yemek bir sanattır’ sözünü sessizce gözden geçiriyordu.

“Aral! Çekirdeği öğretmenin gözüne atmak olimpik bir başarıydı!”

Sayra’nın kahkahası havada yankılandı, ama Aral’ın yüzü donuktu.

Çekirdek kabuğu saçılmıştı. Ama asıl dağınıklık, Mehram’ın zihnindeydi.

“Mehram?”

Eflâl ‘in sesi yumuşaktı ama içinde bir endişe saklıydı.

Kahkaha dolu onca andan sonra Mehram’ın aniden durulması, gözlerindeki uzaklık… Onu hemen fark etmişti.

Mehram başını hafifçe çevirdi, ama gözlerini kaçırdı.

Oysa biraz önce gülüyordu. Çekirdek fırlatmalarına bile gülmüştü. Şimdi ise sanki sesini duyan biri değil, içine çöken bir yük vardı.

— “Birinciliğimiz konuşuluyor hâlâ,” dedi Eflâl, onu konuşmaya çekmek ister gibi. “Adımız kulaktan kulağa yayılıyor. Sayra, Umay, Aral... Herkes seninle gurur duyuyor. Ben de. Mehram gözlerini kapadı. Sanki bu cümle bir hançerdi. Çünkü o anda içinde yalnızca bir isim yankılanıyordu: Ferhan Karaca. Ve gitarın sapındaki yazı:

GRİHAT.

— “Ben… Şey…”

Kelimeler boğazında sıkıştı.

Sesi normaldi, ama gözleri çoktan başka bir yere gitmişti.

“Özür dilerim... Ama bana biraz zaman ver. Düşünmem gereken şeyler var.”

Eflâl ‘in gülümsemesi soldu ama onu zorlamadı. Sadece başını eğdi.

> “Tamam... Ama yalnız kalmayı çok uzatma, olur mu?”

Mehram başını salladı ve sessizce uzaklaştı. Ayak sesleri çimenlerde kaybolurken, tek bir yönü vardı: Kütüphane.

 

Kütüphane – Sessiz Bir Buluşma

Kütüphane, öğle sonrası sessizliğine bürünmüş, kitap sayfalarının arasından sızan hikâyelerle doluydu. Mehram, cam kenarındaki masalardan birine oturmuş, notlarına göz gezdiriyordu. Yanına bırakılmış kalın bir kitap, başparmağıyla desteklenen alnı ve pencere camına yansıyan düşünceli yüzüyle, dünyadan kopmuş gibiydi.

 

Eflâl ağır adımlarla kütüphaneye girdi. Onu hemen fark etti. Bir an durup nefes aldı, sonra yürümeye devam etti . Mehram ne kadar yalnız kal istese de Eflal onu böyle görmeye dayanamıyordu. Sorun neydi merak ediyordu.

 

Tam yürürken, bir kitap hafifçe sarsıldı ve kendi kendine aşağıya düştü. Gürültü kütüphanedeki sessizliği bir anlığına bozdu. Eflâl eğildiğinde, kitabın arasından sararmış bir fotoğraf düştü. Avuçlarının arasına aldı.

 

“Mehram… Bunu görmen lazım,” dedi, sesi alçak ama kararlıydı.

 

Mehram başını kaldırdı. Eflâl ‘in elindeki fotoğrafa baktı, sonra uzanıp dikkatlice aldı. Kâğıdın dokusu bile bir şeyler fısıldıyordu. Renkler solmuştu, kenarlar yıpranmıştı. Ama asıl garip olan, yüzlerdi. Çoğu siyah kalemle karalanmıştı. Yalnızca birkaç tanesi netti. Gülümseyen bir kalabalık, belli ki eski bir okul grubu... Fakat neden bazı yüzler özellikle seçilip silinmişti?

 

“Kim yaptı bunu.” diye mırıldandı Mehram, sanki kendi kendine konuşuyordu.

Eflâl göz ucuyla ona baktı. “Raftan düşen bir kitabın içindeydi. Biri oraya gizlemiş olabilir. Rastgele değil.”

Mehram dikkatle fotoğrafa baktı. Bakışları, net kalan bir yüze takıldı. Gözleri hafifçe büyüdü ama yüzü ifadesizdi. Elini fotoğrafın köşesine götürüp parmağıyla o kişiyi işaret etti. Dudaklarından şaşkınlıkla bir kelime döküldü:

“İskender…”

Eflâl ‘in yüz ifadesi değişti. “Tanıdın mı?”

Mehram kısa bir duraksamayla başını salladı. “İnanamıyorum. Gençliğinde çekilmiş olmalı… Ama bu gerçekten o.”

Eflâl yavaşça fotoğrafın başka bir köşesine parmağını götürdü. Sonra sessizce, “Bu benim babam,” dedi. “Gençliği.  Aynısı evde bir sandığın içinde saklıydı.”

Mehram gözlerini ona çevirdi.

“Bu fotoğrafın buraya bırakılmasının bir sebebi var.”-

Eflâl endişeyle, “Kim bırakmış olabilir?” diye sordu.

Tam o anda, Mehram elini çenesine koyarak düşündü. “Eski mezunlar olabilir mi? Belki okulun eski kulüplerinden birine ait.”

Eflâl başını salladı. "Olabilir ama neden böyle bir şey bıraksınlar? Ve neden bazı yüzler silinmiş?”

Mehram bir an için sessiz kaldı. Sonra, gözlerini tekrar fotoğrafa dikerek mırıldandı:

“Çünkü bazıları unutulmak istenmiştir.”

Bu söz, Eflâl ‘in içinde garip bir ürperti uyandırdı.

“Mehram,” dedi, sesinde hafif bir titrek merak, “senin bu konuda bilmediğimiz bir şey bildiğine yemin edebilirim.”

Nasıldı?